The Problematic Prince - 98. Bölüm (Türkçe Novel)

“Üzgünüm ama bu konuda söyleyeceklerimiz bu kadar.” nazik tavrına rağmen müdürün yüz ifadesi güçlü bir kararlılık barındırıyordu.
Walter Hardy işittiklerine inanamıyordu ve müdüre şaşkınlık içinde bakakaldı. Ne de olsa banka damadına aitti ve kendisi de Lechen Prensesi’nin babasıydı. Müdür ona nasıl para vermeyi, tek bir kuruş bile borç vermeyi reddedebilirdi?
“Benim kim olduğumu unuttunuz mu?” dedi Walter.
“Hayır, son kontrol ettiğimde Vikont Hardy’diniz.”
“Öyleyse, burada bir tür hata var gibi görünüyor.”
“Üzgünüm Vikont Hardy, bu bizzat Prens, yani Büyük Dük Dniester’ın başkanlık ettiği bir toplantıda alınmış bir yönetim kurulu kararıdır. Ortada kesin bir teminat yok, belgeler eksik ve hepsinden önemlisi, bunun karsız bir girişim olduğu sonucuna oy birliğiyle varıldı. Bu konuda yapmaya istekli olduğumuz hiçbir şey yok.”
“Teminat mı? O benim kızım. Daha ne teminatına ihtiyacım var?” Walter Hardy’nin yüzü kıpkırmızı kesildi.
İnsanlar yakın zamana kadar Büyük Düşes’in babasına yaranmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Görünüşe göre sadece geçen bir hafta içinde herkes fikrini değiştirmişti. Walter, itibarını sarsan kişinin bizzat Prens olmasından ötürü daha da sersemlemişti.
Birkaç kuruş vermeye gücü yetebilecek tek adamın tamamen bencilce davrandığını hissediyordu. Kendisini aptal yerine koyduğu için Erna’ya karşı içinde bir öfkenin yükseldiğini hissetti. Walter, Büyük Düşes’in herkesçe bilinen itibarı göz önüne alındığında, Prens’in ikinci karısına olan ilgisini kaybetmiş olma ihtimalini bile düşündü. Bir çocuk haberinin olmadığı da düşünülürse, sorunlu Prens’in ilgisini kaybetmiş olması şaşırtıcı değildi.
“Üzgünüm.” dedi müdür samimiyetsizce.
Walter müdüre tokat atmamak için kendini zor tuttu ve Freyr Bankası’nın VIP odasından ayrıldı. Binanın önünde bekleyen arabaya bindi ve hüsranı anlık küfürler halinde dışarı döküldü.
Prens, Hardy ailesinin saygınlığını korumak adına onun dolandırıldığı tüm borçlarını ödemişti. Yani ondan hiçbir şey almamış değildi.
Ayağa kalkmasına yardımcı olmak için sadece en asgari düzeyde olanı sağlamıştı. Bu yardım etse de, Björn Dniester ile olan bağlarını daha fazla finansal kazanç için kullanabilmeyi umuyordu. Ondan hibe para istemiyordu, bunu yasal yollardan borç almaya dünden razıydı; öyleyse neden hâlâ kendisine böyle bir utanç yaşatılıyordu?
Gergin bir şekilde dudağını ısıran Walter, arabasının onu malikaneye götürmesini endişeyle bekledi. Erna’nın Büyük Düşes olarak ömrünün çok daha uzun sürmeyebileceğinden korkuyordu.
Malikaneye vardığında Walter, aceleyle karısının yatak odasına doğru adımlarını savurdu.
“Brenda, ya o ilaç? Erna’ya o ilaçtan bahsettin mi?”
Brenda, Walter’ın kapıyı çalma nezaketi bile göstermeden odasına dalmasına iç geçirdi.
“Sağır mısın nesin, sana daha önce de söyledim, çocuk kesin bir dille reddediyor.”
“Tıpkı lanet olası annesi gibi, öyle inatçı ki; bu kesinlikle Baden ailesinin bir laneti. Düzgünce hamile bile kalamıyor.”
Walter’ın sözleri öylesine ham bir nefretle doluydu ki, Brenda bu kelimelerdeki zehir karşısında şaşkına döndü. Bir adam kendi öz kızı hakkında nasıl böyle şeyler söyleyebilirdi? İlişkilerinin ancak onuncu yılından sonra doğum yapabilen Barones Baden’i düşündü. Annette ise doğum sırasında ölmüştü. Adamın sözleri ne kadar ağır olsa da haklı bir yanı var gibi görünüyordu, Baden soyu çocuk doğurma konusunda gerçekten zorlanıyordu.
“Belki de sadece zamana ihtiyacı vardır.” dedi Brenda.
“Neden, yine aldattığını mı düşünüyorsun?” dedi Walter.
“Ondan değil ama eğer Erna da diğer Baden’lar gibiyse, hamile kalmayı başaramadan Büyük Düşeslik makamından sepetlenmesi çok uzun sürmez.”
“Şey, Prenses Gladys’e baksana. Bu yüzden o zamana kadar işimi bitirmeliyim ama bununla ne yapacağım? Yatırımcılara şimdiden kar payı sözü verdik. Hatta onlara, açığı Prens’in kapatacağını bile söyledim.”
Walter’ın odanın içinde dolanırken attığı adımların sesi malikanenin içinde yankılanıyordu. Brenda, dolabına doğru ilerleyip derinliklerinden bir kutu çıkarmadan önce kocasını sessizce izledi. Yüzünde kararlı bir ifade vardı.
“Bu ne?” Brenda kutudaki mücevherleri açığa çıkardığında Walter’ın gözleri ardına kadar açıldı.
“Bu benim koleksiyonum.” diye fısıldadı Brenda gizemli bir tavırla. “Büyük Düşes sosyete dünyasında hor görülen bir taşralı olsa da, dünyada henüz hiçbir deneyimi olmayan gençler arasında popülarite kazanıyor. Bu dereceye gelmişken, bu kalabalıkların arasına girmek ve hediyelerimi onlara kabul ettirmek için sabırsızlanıyorum.”
“Ama bununla bile, yeterli olacak mı?”
“Daha fazlasına sahip olsaydık daha iyi olurdu.” Brenda hafifçe omuz silkti, gözleri neşeyle parlıyordu. “Çok ilgimi çeken bir tüccar var, onunla tanışmak ister misin? Aşağılık bir geçmişten geliyor ama cüzdanı Lechen’deki herhangi bir aristokrat aile kadar derin.”
*.·:·.✧.·:·.*
Björn, Walter Hardy’nin bir hırsı ve azmi olduğunu kabul etmeye başlamıştı, eğer bu özellikler düzgünce yontulabilseydi dişli bir iş adamı olabilirdi ama Walter dikkatini her zaman berbat ve önemsiz meselelere yönlendiriyordu.
Björn küvetten çıkarken güldü. Walter Hardy’nin iş planları daha en başından beri her zaman başarısızlığa mahkumdu ve Björn’ün talimatıyla Greg’in de yardımı sayesinde, Walter’ın o berbat fikirlerinin hiçbirinin gün yüzü görmesine izin verilmiyordu.
Walter’ın, Björn’ün ona hakkını verdiğinden çok daha ısrarcı olması gibi bir sorun vardı; öyle ki Björn, Walter’ın bu inadı karşısında hayranlık duymaktan kendini alamıyordu. Bu konuda ondan daha beter olan tek bir kişi vardı: Björn’ün tanıdığı en kararlı insan olan Gladys Hartford.
Walter bir bakıma zekiydi. Bir planı başarıyla somutlaştırmayı ve hatta bankaya kadar getirmeyi başarmıştı. İflas etmiş bir ticari birliği devralıp onu bir anonim şirkete dönüştürmüştü. Bu, sıfırdan bir anonim şirket olarak kaydolmaktan çok daha kolaydı; oldukça zekice bir hamleydi.
Björn sahte finansal belgelere baktığında bile takdirini gizleyemedi. Walter dolandırılmaktan kurtulup bizzat dolandırıcıya dönüşmüştü, bu gerçekten etkileyici bir gelişmeydi. Björn, bir dolandırıcı olarak yetenekleri tam anlamıyla filizlenmeden önce bu adamı ezmek zorunda kalacağı için neredeyse üzülüyordu.
Björn komodinin üzerindeki lambayı söndürdü ve yatakta karısının yanına sokuldu. Böylesine muazzam bir kadın, nasıl olur da o kadar aşağılık bir adamdan gelebilirdi? Karısına hayranlıkla bakarken, yastığın üzerinde darmadağın olmuş kahverengi saçlarını usulca okşadı.
Zihninde, güneşin kavurucu ışınları altında yıkanan ve babasının üzerindeki etkisini silmeye çalışan küçük bir kız çocuğunun resmi belirdi. Hayatın sırlarını çok erken öğrenmiş olan bu çocuk acınası ama bir o kadar da sevilesi görünüyordu. Saçlarının, içinde yıkandığı güneşin o altın rengi ışınlarına benzemesini ne çok arzulamıştı.
O küçük kızı daha önce hiç görmemiş olsa da Björn, o dönüm noktası olan günde Erna’yı gözlerinin önünde çok net canlandırabiliyordu. Görünüşe göre Barones’in anlattığı hikaye, üzerinde ilk başta düşündüğünden çok daha büyük bir etki bırakmıştı.
Saçları gerçekten Walter Hardy’ninkilere benziyor muydu?
Geriye dönüp baktığında Björn bunu hiç fark etmemişti. Bir şeylerin birbirine benzeyip benzemediğine pek kafa yormazdı. Onun için saçlarının sarı, kumral, kızıl, hatta pembe ya da mor olmasının hiçbir önemi yoktu. Kendisi için asıl önemli olan içeride ne olduğuydu, bir insanın dürüstlüğüydü; Erna ise sadece Erna’ydı. Çok fazla önemseyen, en tatlı, en saf ve en güzel genç kadın... Kahverengi saçların ona aslında çok daha fazla yakıştığını düşünmekten kendini alamadı.
Ona doğru eğildi ve uyuyan karısının yanağına bir öpücük kondurdu. Saçlarında tatlı bir koku alabiliyordu. Yanağına kondurduğu o öpücük, üzerinde hafif bir güneş yanığının izi olan alnına doğru kaydı.
“Björn?” diye mırıldandı Erna, Björn onun dudaklarını öperken.
Kirpikleri titredi, gözlerini düzgünce açmakta zorlanıyordu; uykudan mahmurlanmış sulu boya misali gözleri açığa çıktı.
Björn, kendini Erna’nın üzerine gelecek şekilde konumlandırmadan önce, kadını dudaklarından bir kez daha öptü. Erna buna izin verse de, Björn geceliğini çıkarmaya çalıştığında omuzlarını silkti.
“Björn, bu gece olmaz, yorgunum.”
“Dinlen öyleyse.” dedi Björn yumuşak bir gülümsemeyle, bir yandan da kadının geceliğinin düğmelerini açmaya devam ediyordu.
Kulaklarının arkasını ve boynunun kenarını öpmeye başladı. Erna ilk başta onu kabul etti ama Björn boynunun arkasını öpüp emmeye başladığında ifadesi değişti.
“Orası olmaz.” diyerek Erna aniden çıkıştı ve Björn’ü eliyle itti.
Björn karısının isteğine saygı duydu ve pişmanlıkla geri çekildi. Teselliyi yüzünü Erna’nın göğsüne gömmekte buldu. Björn onun göğüs uçlarıyla oynarken, Erna daha derin nefesler almaya başladı ve uykulu, boğuk bir sesle mırıldandı. Ortamda haz ve acı seslerinin bir karışımı vardı. Her zamankinden daha hassas görünüyordu.
“Canın mı yanıyor?”
Erna hafifçe başını sallayarak kızardı. Her ne kadar biraz rahatsız, her zamankinden biraz daha solgun görünse de, Björn artık geri dönüşü olmayan bir noktaya gelmişti ve kendini durduramıyordu. Ya da o öyle sanıyordu. İçindeki şehvetin ateşini söndüren serin bir utanç duygusu belirdi. Björn başını kaldırıp Erna’ya baktığında, kadın boynuna sarılarak ona gülümsedi.
Björn, tutkunun alevlerini yeniden körükleyebileceğini düşünerek hareketlerini tekrarlayarak yavaşça ilerledi. Daha fazlasını istemenin açgözlülük olacağını biliyordu; sormak da istemiyordu, bunu eğlenceli buluyordu.
Hafif ateşi yüzünden Erna’nın içini çok daha yumuşak ve çok daha sıcak buldu. Bu durum onun kontrolünü elinden alıp götürmekle tehdit ediyordu ama elinden gelenin en iyisini yaparak olabildiğince yavaş ve nazikçe hareket etmeye çalıştı. Yumuşak ve yavaş ilerlemekte hâlâ ayrı bir keyif buluyordu. Ne zaman başını kaldırıp baksa, Erna’yı bu nazik hazzın büyüsüne kapılmış halde görüyor ve sıcak bir şekilde gülümsüyordu.
Björn arzusunun kontrolü ele almaya başladığını hissettiği anda Erna, onun hareket etmesini kolaylaştıracak şekilde bacaklarını biraz daha araladı.
Yatakta doğruldu ve sevmeyecek tek bir şey bile bulamadığı o kadına yukarıdan baktı. Göğsünde sertçe çarpan kalbi sadece arzuyla değil, aşkla doluydu ve bu, taşınması çok daha ağır bir yüktü.
Gözleri kapalı, Björn’ün hipnotize edici hareketleri içinde kaybolan Erna’dan hafif bir inilti döküldü. Önünde uzanmış haliyle öyle güzeldi ki, bedeni adeta kusursuzluğun bir simgesiydi. Björn, ellerinin kadının hatlarının ve kıvrımlarının üzerinde gezinmesine izin vermekten kendini alamadı.
Sanki Tanrı, Walter Hardy gibi bir adamı dünyaya sırf bu meleği onun kollarına itmek için göndermiş gibi hissettiriyordu. Bu içi boş bir düşünceydi ve Björn bunu zihninden sarsıp attı.
Kendisini Erna’ya odaklanmaya zorladı ve onu öpmek için yeniden öne doğru eğildiğinde, kadın ona içine akıttığı hazzın içinde kaybolmuş, dalgın gözlerle baktı. Şaşırtıcı bir şekilde Erna onu kendine doğru çekti ve köprücük kemiğini ısırdı. Onun bu ısırışı bile adama iyi hissettirmişti.
*.·:·.✧.·:·.*
Björn, karısıyla paylaştığı bu yakınlığın getirdiği tam bir tatmin duygusuyla rahat bir uykuya daldı.
Daha sonra bir rüyayla uyandı, bir yaz gecesine özgü o berrak karanlığa doğru bakarken rüya hızla dağılıp gitti. Rüya solup gitmesine rağmen, içindeki o sıcaklık ve huzur hissi hâlâ varlığını koruyordu.
Björn bir süre sırtüstü yattı, ardından başını karısına doğru çevirdi ancak o yerin boş olduğunu gördü. Görünüşe göre karısının yokluğu yüzünden uyanmıştı. Kaşlarını çatarak yatakta doğruldu ve karanlık odaya bakındı. Erna hiçbir yerde yoktu.
Onun buralarda bir yerde olması gerektiğini biliyordu ama içindeki endişe yine de geçmedi. Yeniden yatağa uzandı fakat bir türlü huzur bulamadı. Yataktan kalktı ve tam o anda oturma odasının kapısının altından süzülen ince bir ışık çizgisi gördü. Björn bir iç geçirdi ve ışığa doğru yürüdü.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder