The Problematic Prince - 96. Bölüm (Türkçe Novel)

Erna’nın midesi bir kez daha altüst olmaya başladı. Gözlerini sıkıca yumdu ve içinden ona kadar saydı. Ona ulaştığında, mide bulantısı yavaşça hafifleyerek kayboldu.
Bugün yürüyüşe çıkmak için mükemmel bir gün olabilirdi ama kusma tehdidi kendini hissettirmeden ayakta durmakta bile güçlük çekiyordu.
“Ekselansları, belki de…” diye söze başladı Lisa.
“Hayır Lisa, sadece hafifçe... Kendimi pek iyi hissetmiyorum.” dedi Erna.
“Bir doktor çağırmak daha güvenli olmaz mıydı?”
“Doktora ihtiyacı yok.”
Arkasından usulca yaklaşan sesin tonuyla Lisa hızla arkasına döndü ve Prens’in tepesinde bittiğini gördü. Barones ile kahvaltı yapmaktan dönmüştü.
“Karım sadece fazla içmenin yan etkileriyle uğraşıyor.”
“Björn!” diye azarladı Erna.
İçinde bulunduğu durumdan ötürü utanıyordu ve Björn’ün etrafta dolaşıp bunu herkese ilan etmesini istemiyordu. Lisa gözlerini devirdi ve bir iç çekişle çifti odada yalnız bıraktı.
“Ona bunu neden söyledin?”
“Yalan mı söyledim?” diye sordu Björn, kayıtsızca yürüyüp yatağın ucuna otururken.
“Şey…” Anının getirdiği utançla Erna pencereye doğru baktı, gün ışığı çok parlaktı. “Neden bahsettiğini bilmiyorum.” Yalanın muhtemelen işe yaramayacağını biliyordu, her şeyi hatırlıyordu.
Erna, darmadağınık bir halde Björn’ün kendisini malikaneye geri taşımasını taşımak zorunda kaldığını çok net hatırlıyordu. Büyükannesinin, sızıp uyuması için onu yatağa gönderirken çok sarhoş bir torun görmenin yüzünde yarattığı şoku hatırlıyordu. Ne zaman gözlerini kapatsa odanın dönüp durduğunu ve uyumaya çalışırken başını döndürdüğünü hatırlıyordu. En kötüsü de ertesi sabah uyandığında başındaki o korkunç ağrıyı hatırlıyordu.
“Hey, iffetli hanımefendi, dürüst ol. Her şeyi hatırlıyorsun, değil mi?” dedi Björn alaycı bir tonla.
“Hayır, hayır hatırlamıyorum.”
“İnkar ettikçe daha da zavallı görünüyorsun.”
“Şey, sanırım bir kısmını hatırlıyorum.” diyerek Erna bir uzlaşma yolu sundu.
“Pekala, eğer bu seni daha rahat hissettirecekse.”
“Alkolün iyi bir şey olduğunu düşünmüştüm ama görünüşe göre fena halde yanılmışım.”
Björn, Erna’nın bu itirafına güldü. Erna, sanki şoke olmuş gibi duvar kağıdının desenine dik dik bakıyordu.
“Her içtiğinde böyle mi olur?” Erna, samimi bir merakla Björn’e sordu.
“Senin içtiğin kadar içtiğinde böyle olur.” Björn taze bir kahkaha koyuverdi.
“Sen nasıl iyi olabiliyorsun? Benden çok daha fazla içtin.”
“Senin aksine, içki konusunda yeni değilim.” Björn neşeyle Erna’nın saçlarını karıştırdı.
Erna darmadağınık olan saçlarını düzeltti. Dün gece ve bu sabah oldukça sarhoş olmasına rağmen, yavaş yavaş her zamanki sakin ve ağırbaşlı haline dönüyor gibiydi.
“Bu akşamki akşam yemeğine katılabilecek misin?”
“Akşam yemeği mi?”
“Evet, Barones bizim için bir veda yemeği veriyor.”
“Oh...” Erna’nın ağzından şaşkınlık dolu bir ses çıktı.
Yarın Buford’dan ayrılmak zorunda olma düşüncesi Erna’nın üzerine kâbus gibi çökmüştü; Buford’da kalmayı, o şehre bir daha asla dönmemeyi öyle çok istiyordu ki... Ancak Büyük Düşes olarak sorumlulukları vardı.
“Sadece biraz daha dinlenmeye ihtiyacım var, sonra iyi olacağım.” dedi Erna sakince, gidişini geciktirecek tüm bahaneleri zihninden sarsıp atarak.
Erna, her adımına eşlik eden o bitmek bilmez incelemeden ve eleştirilerden nefret ediyordu. Kendisini sürekli Prenses Gladys ile kıyaslayarak yayılan o küçümseyici dedikodular, istenmeyen kötü bir koku gibi şehirde onu takip edip duruyordu. Hor görüldüğü ve bir suçlu muamelesi gördüğü bir hayata geri dönmeye hiç hevesi yoktu. Buford’da kalmayı, yeniden bir çocukmuş gibi o harika günlerin tadını çıkarmayı diliyordu.
Erna zihnindeki o güzel dünyada gezinirken, hayal gücü onu hep dönüp dolaştırıp Björn’e getiriyordu. Her yerde onun yüzünü görebiliyordu; yine de eğer Buford’da kalırsa, o kibirli gülümsemesiyle hayatını kurtaran kraliyet giysileri içindeki şövalyesi, yani Prensi ondan uzaklaşmış olacaktı.
Erna, sıcacık battaniyenin altından, kabuğundan çıkan bir kaplumbağa gibi elini usulca uzattı ve Björn’ün elini tuttu. Pencerenin ötesindeki manzarayı seyreden gözleri, aşağıya, ona doğru baktı. Bakışları kenetlenirken Björn yumuşakça gülümsedi ve aniden Erna’nın içine, sanki birisi karnının derinliklerini gıdıklıyormuş gibi bir sıcaklık yayıldı. Bu, sonsuza dek bağrına basacağı bir andı.
Sabretmek zorundaydı.
Zihnindeki örümcek ağlarını dağıttıktan sonra, ona bakarak gülümsemeyi başardı. Onunla birlikte olduğu sürece her şeyin yolunda gideceğini düşündü; her ne kadar adam işleri onun için çok zorlaştırsa da, onu çok seviyordu.
“Bana neden öyle bakıyorsun? Eğer ters giden bir şey varsa sadece söyle.” dedi Björn, gözlerini Erna’ya dikerek. “Ne hissediyorsun? Kaba kelimeler kullanma ihtiyacı hissetsen bile benim için sorun değil, bir şeyler ters gittiğinde bana söylemeni tercih ederim.”
Erna nefesini tuttu ve Björn’ün bu sorgulamasından kaçmaya çalışarak gözlerini sıkıca yumdu.
“Neden bana söylemiyorsun? Dün sürekli konuşuyordun.” Björn parmağıyla karısının burnunun kenarına hafifçe vurdu.
“Ne? Şey, o kısım sanırım hafızamın hatırlamadığım diğer yarısına ait.”
Dün yaptıkları yüzünden utanç duysa da, bir yanı mutluydu ve Björn’e biraz olsun mutluluk getirebildiği için hoşnuttu. Adamı çok fazla güldürmüştü.
*.·:·.✧.·:·.*
“Üzgünüm ama bu biraz zor olacak.” dedi orta yaşlı yayıncı.
Gülümsemesi bir nebze mahcupçaydı ama yine de bu reddedişin getirdiği hayal kırıklığını açıkça aktarıyordu. Kadın bu ifadeyi çok iyi tanıyordu, zira daha önce pek çok kez karşılaşmıştı.
“Bu erkek kardeşimin el yazması, bundan emin olabilirsiniz. Bir kez daha...”
“Biliyorum.” diyerek Catherine Owen’ın ricasını kesti. “Bunlar güzel cümleler, evet, kesinlikle Gerald Owen’a ait, bundan şüphem yok. Fakat Bayan Owen, eğer bu eseri yayınlayacak olursam doğacak sonuçları anlamalısınız.”
“Yani? Bu gerçeklerle ilgili, gerçekler konuşulmalı.”
“Gerçeğin, kardeşinizin itibarına zarar vereceğini hiç düşünmediniz mi?” Yaşlı adam, sanki bir çocukmuş gibi Catherine’e azarlayan bir bakış fırlattı. “Kraliyet ailesi bu duruma sessiz kalmayacaktır; sadece Lars değil, Lechen de öyle. Evli bir Prenses ile ilişki yaşayan ve gayrimeşru bir çocuğu olan o dahi şair erkek kardeşiniz... Kardeşiniz mahvolur.”
“Biliyorum.” dedi Catherine üzüntüyle.
Derin bir nefes aldı ve başka seçeneği olmadığından gerçeği kabul etti. O kahredici el yazmasını keşfettiğinden beri kendisi de aynı şeyleri düşünmüştü. Pek çok kişi ona gerçeği saklamasının ve kardeşinin onurunu korumasının daha iyi olacağını söylemişti. Yine de zihnini bu görevden uzaklaştıramıyordu. Prenses Gladys, başkalarının acı ve kederini sömürerek spot ışıklarının altında parlıyordu.
“Kardeşimin istediği gerçekti, sahte bir onur değil. Onun vasiyetini yerine getirmekle yükümlüyüm. Eğer gerçeği yayınlayacak cesaretiniz yoksa, ben de omurgası olan birini bulurum.” Aynı sözleri tekrar etmiş olan Catherine arkasını döndü ve oradan ayrıldı. Lars’taki her yayıncıyı ziyaret etmiş olabilirdi ama bu, vazgeçme vaktinin geldiği anlamına gelmiyordu.
Öyleyse, şimdi sıra neredeydi?
Yayıncılık ofisinden çıkan merdivenlerin her bir basamağını inerken, Catherine’in zihni bir sonraki hamlesinin ne olacağına dair düşüncelerle yarışıyordu. Tam Lechen’e gitmeyi düşünmeye başlamışken, merdivenlerin sonunda aniden genç bir adam belirdi. Şaşırtıcı bir şekilde, bu adam daha önce bir araya geldiği genç bir yayıncıydı.
“Bayan Owen, sizi bulabildiğime sevindim; konuşmak için biraz vaktiniz var mı?”
*.·:·.✧.·:·.*
Devasa bir dişbudak ağacının gölgesine sığınmış olan bahçedeki masa, etrafındaki kırsal manzarayla kusursuz bir uyum içindeydi. Masadaki yemek takımları ve şamdanlar, köklü bir geçmişe göz kırpan zamansız bir zarafet yayıyordu. Masanın üzerindeki yemekler ise samimi ve gösterişten uzak, mükellef bir ziyafet sunuyordu.
Björn masada oturmuş, kadehindeki şaraptan yudumlarken Erna’nın büyükannesiyle her zamanki haliyle konuşmasını izledi. Özenli çiçek desenleriyle süslenmiş sade bir muslin elbisenin içinde bile çok güzel görünüyordu. İyi sunulmuş yemekten ötürü Barones’e övgüler yağdırırken, akşamdan kalmalığının nihayet geçip geçmediğini merak etti. Barones, mum ışığında parıldayan parlak ve hayranlık dolu gözlerle torununu izliyordu.
“Yaz sezonunda Schuber’de kalmaya ne dersiniz?” Björn anlık bir dürtüyle bir öneride bulundu.
En saygın soylu ailelerin tümü yaz tatilleri için Schuber’e akın ederdi. Erna hakkında fütursuzca konuşanlar bile buna itiraz edemezdi.
“Bu nazik teklifiniz için teşekkür ederim Ekselansları, ama ben burayı seviyorum. Büyük şehirler benim zevkime göre fazlasıyla kalabalık.” Ses tonu nazik ve sevecendi. “Ama ne zaman isterseniz burada kalmak için her zaman başımın üstünde yeriniz var; bu yaşlı kadın için bu kadarı kafi, değil mi Erna?”
'Hayır, hiç de öyle değil.' Erna’nın söylemek istediği buydu ancak gerçek duygularını ifade etmekte güçlük çekti ve bunun yerine peçetesini katlayıp sıkıca kavradı. Buford’da kalma arzusu, gerçek hislerini paylaşmaktaki isteksizliği kadar güçlüydü. Büyükannesi muhtemelen o acımasız dedikodulardan zaten haberdar olsa da, durumu kendi gözleriyle görmesi halinde neler olacağını bilmiyordu.
“Evet, büyükanne.” diyerek yalan söyledi Erna. “Yıl bitmeden önce yeniden geleceğim.”
Endişesine rağmen Erna, büyükannesine yakında geri döneceğine dair güvence vererek su götürmez bir samimiyetle konuştu. Yoğun yaz sezonu bitmeden olmasa bile, en azından kış ortası şenliklerinden önce mutlaka gelecekti.
“Evet ve ben de burada, seni bekliyor olacağım.” dedi Barones, sanki her şeyi anladığını belirtircesine gülümseyip başını sallayarak.
*.·:·.✧.·:·.*
Dük ve Düşes ertesi sabah Buford’dan ayrıldı. Erken bir saatte yola koyuldular ve Barones onları sıcak bir gülümsemeyle uğurladı. Erna, Barones’in beklediğinden daha kararlı bir duruş sergilediği için bu ayrılık teselli edici olmuştu.
Barones Baden’in Erna’ya söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki, ama torununun o güçlü duruşunu görünce hepsini bir gülümsemenin ardına gizlemeyi seçti. Ona bir yük olmak ve Erna’nın zaten ağır olan yüreğini daha da ağırlaştırmak istemiyordu.
Erna, sanki söylemek istediği daha başka şeyler de varmış gibi yeniden büyükannesine dönmeye yeltendi ancak Barones çoktan Björn’e sarılıyordu. Adamın Erna’nın elini tutarak arabaya doğru gelişi, artık kesinlikle bu ailenin bir parçası olduğu anlamına geliyordu. Kadının destek kaynağı o olmalıydı.
“Lütfen bizim Erna’mıza çok iyi bakın, Ekselansları.”
“Elbette bakacağım.” diyerek Björn bu içten sözleri hemen onayladı.
Dük ve Düşes’i taşıyan arabanın önderlik ettiği konvoy, arkasında küçük bir toz bulutu bırakarak köy yolunda yavaşça ilerledi. Araba gözden kaybolurken Erna elini pencereden dışarı çıkarıp salladı. O anda, bir hanımefendiye yakışmayan bu davranışının göğün yere inmesine sebep olup olmayacağı umurunda bile değildi.
Barones, son araba da gidene kadar malikanenin girişinde durdu, ardından nihayet içeriye doğru adımını attı. Onu, pencerelerden içeri süzülen sabahın altın rengi ışığı karşıladı.
“Hanımım,” dedi bir hizmetçi, Barones yatak odasına doğru geçerken. “Ekselansları bunu size vermemi istemişti.” diyerek hizmetçi kız küçük bir paket uzattı.
“Ne? Erna mı?”
Barones, yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesiyle paketi kabul etti. Onu dikkatlice açtığında, içinde bir kitap olduğunu gördü. Barones gülümsedi ve usulca kıkıradı, bu bir kare bulmaca kitabıydı.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder