The Forgotten Field - 92. Bölüm (Türkçe Novel)

Derin su kokusu ve nane esansının keskin rayihası akciğerlerine doldu.
Thalia titreyen gözlerle başını kaldırıp adama baktı.
Varkas başını kıza doğru eğdi ve alçak sesini kulağına doğru fısıldadı.
"Eğer Altesleri böyle bir patırtı koparmaya devam edecekse, aynı odayı paylaşmamızın hiçbir anlamı kalmaz."
Onun bu azarlayan tonu karşında Thalia aniden kendine geldi.
Adamın elini hışımla vurarak kenara itti ve bedenini aceleyle geriye doğru çekti.
Aralarına mesafe girdiğinde, adamın pürüzsüzce parıldayan heykelsi bedeni bir anda tüm haşmetiyle gözlerinin önüne serildi.
Thalia aceleyle bakışlarını aşağı indirdi.
"Üstüne bir şeyler giy! Hiç mi utanmıyorsun sen?"
Sanki onu azarlıyormuşçasına kısık ama sert bir sesle çıkıştığında, adamın kaşlarının arasında hafif bir çizgi belirdi.
Varkas sanki donakalmışçasına başını salladı, doğruldu ve tepkisizce konuştu.
"Eline geçen her fırsatta yarı çıplak giyinip İmparatorluk Sarayı'nda salınan bir insanın söyleyeceği laf değil bu."
"Ben ne zaman..!"
Thalia haksızlığa uğramış bir ifadeyle başını kaldırdı, ancak adamın temiz bir gömlek çıkarıp üzerine geçirdiğini görünce ağzını kapattı.
Varkas kollarını yenlerden içeri iterken, iğneleyici bir laf çarptı.
"Reşit olma törenine yaklaştığın dönemlerden itibaren, acemice İmparatoriçe'yi taklit etmeye başlamıştın, değil mi?"
Thalia'nın yüzü aşağılanmanın getirdiği bir utançla buruştu.
Onun ufacık da olsa dikkatini çekebilmek için çaresizce çabaladığı o günler zihninde canlanınca, içini derin bir keder kapladı.
Başının yanındaki yastığı kaptığı gibi var gücüyle adamın sırtına vurdu.
"Şimdi o kıyafetleri giymeyi hayal bile edemeyecek bir bedene sahibim ya, için rahat etmiştir artık!"
Gömleğinin düğmelerini iliklemekte olan Varkas, buz gibi gözlerle arkasına dönüp kıza baktı.
Öfkeden köpüren Thalia irkilerek kaskatı kesildi.
Kazadan beri Varkas, kızın kendisine savurduğu tüm o huysuzluklara ve öfke patlamalarına sessizce katlanmıştı.
Ancak görünüşe göre onun da sabrı yavaş yavaş tükeniyordu.
Adam kıza merhametsiz bir bakış fırlattı ve yatağa tırmandı.
Thalia adeta içgüdüsel bir refleksle yatağın diğer tarafına doğru yuvarlandı.
Tam kaçmaya çalışıyordu ki, beline dolanan güçlü bir kol onu durdurdu.
Bir anda yeniden yatağa sırtüstü yatırılan Thalia, donuk gözlerle adama baktı.
Bu adam, ne zaman kontrolünü kaybedip hırçınlaşsa, kendisini kaba kuvvetle bile olsa kararlılıkla bastıran bir adamdı.
Bu yüzden, onun bu sert davranışı pek de yabancı olmasa da kızın yüreği güm etti.
Varkas yüzünü kızın yüzüne iyice yaklaştırdı ve tehditkar bir tonla konuştu.
"Ellerini böyle rastgele kullanma alışkanlığını düzeltmeye başlasan iyi edersin."
Thalia korku dolu gözlerle başını kaldırıp ona baktı.
Adamın duygusuz bakışları, kızın ısırmaktan canını yaktığı kan oturmuş dudaklarına kaydı.
Ağır ağır ekledi.
"Ve kendi canını yakma alışkanlığını da."
Kızın gıcırdayan kalbi sanki patlayacakmışçasına gümbürdemeye başladı.
Bunun sebebinin korku mu yoksa başka bir duygu mu olduğunu kestiremiyordu.
Gözlerini sıkıca kapattı.
"Ç-çekil üzerimden."
"…"
"Çekil diyorum sana, duymuyor musun?"
Varkas kılını bile kıpırdatmadı.
Onun bu ısrarcı bakışları altında kızın dudakları kurudu.
Kabuk bağlamış dudaklarını ağzının içine doğru sakladı.
Varkas kısılan gözleriyle buna baktı, ardından kızın bileğini tutan elini serbest bıraktı.
Ancak Thalia özgür kalan eliyle bir şey yapamadan, adam kızın çenesini yakaladı.
Thalia derin bir nefes çekti.
Adamın nasırlı parmakları, içeri doğru kıvrılmış olan dudağı zorla dışarı çıkardı.
Nemli bir parmak ucu, şişmiş dokunun üzerinde hafifçe gezindi.
"Dudaklarına eziyet etmeyi kes."
Thalia endişe ve kafa karışıklığının harmanlandığı gözlerle ona baktı.
Başka biri kendisine bu şekilde dokunmuş olsaydı, bunu bir şehvet belirtisi olarak alırdı.
Senevier'in ziyafetlerinde bedenine dokunmak için can atan sayısız adamla karşılaşmamış mıydı sanki?
Fakat adamın en ufak bir arzu kırıntısının bile okunmadığı o ifadesiz yüzü, kızın muhakeme yeteneğini bulandırıyordu.
Kendi kalbini sıkıştırıyormuş gibi hissettiren bu temas, adam için gerçekten de hiçbir anlam taşımayan sıradan bir eylemden ibaret gibiydi.
Thalia bastırılmış bir nefes koyuverdi.
"A-anladım, o yüzden… git artık."
Yalvarış gibi dökülen bu ses karşısında, adamın gözlerindeki gümüş kırıntıları yukarı doğru yükseldi.
Dipsiz göz bebekleri sanki kızın tüm mantığını söküp alıyordu.
Thalia içgüdüsel olarak dudaklarını ıslatmak için dilini çıkardı.
Ancak dilinin ucu adamın başparmağına dokunduğunda, yüzü alev alev kıpkırmızı oldu.
Varkas onun bu reaksiyonunu dikkatle inceliyordu.
Sanki gerçekten hoşnutsuz olup olmadığını kontrol ediyor gibiydi.
Kızın alnında, sanki içindeki her şey ifşa edilmişçesine soğuk terler belirdi.
Bu sessizliğe daha fazla katlanamayan Thalia patladı.
"Bacaklarım ağrıyor."
Varkas duraksadı.
Kız başını yana çevirdi ve kenetlenmiş bir sesle tekrarladı.
"Canım yandığı için uyandım. Şifacıyı çağır."
Adam ancak o zaman nihayet geri çekildi.
Thalia, tuzaktan kurtulmuş bir hayvan gibi yatağın köşesine sindi.
Varkas düşünceli gözlerle ona baktı, ardından kısa bir iç çekişle arkasını döndü.
"İlacı önceden aldım."
"İlaç istemiyorum. Uyku otu bundan yüz kat daha iyi işe yarıyor. Şifacımı çağırırsan o…"
Kızın bu sert sözleri üzerine, dondurucu bir bakış bir kez daha ona doğru fırlatıldı.
Thalia lafını yarım bıraktı ve yorganı çenesine kadar çekti.
Varkas raftan cam bir şişe aldı, kapağını açtı ve kıza uzattı.
Thalia şişeye bir düşmana bakar gibi dik dik baktı, ardından isteksizce kabul etti.
Doğu'ya geldiği ilk gün zorla yutturulduktan sonra her seferinde saksıya döktüğü o ilaçtı bu.
Gözlerini sıkıca kapattı ve dilini yakıyormuş gibi hissettiren o acı sıvıyı zorla boğazından aşağı yuvarladı.
Varkas boş şişeyi doğal bir hareketle aldı ve kızı yeniden yatağa yatırdı.
On yaşındaki bir çocukla ilgileniyormuşçasına sergilediği bu dümdüz tavır, kızın kafasını daha da karıştırdı.
Az önceki davranışı neydi peki?
Korkutmaya mı çalışıyordu onu?
Yoksa…
"Şimdi uyu. Yarınki programa dayanabilmek için yeterince dinlenmen gerekecek."
Zihnindeki düşünce silsilesi, yorganı düzelten eller tarafından kesildi.
Thalia, her an üzerine atlayabilecek zehirli bir engerek yılanına bakar gibi ona baktı.
Onun tetikte olduğunu bilsin ya da bilmesin, Varkas lambayı ayarlayıp ışığı kıstı, ardından çadırın köşesine yürüdü.
Masanın başına oturup muhasebe defterine benzeyen bir şeyi açtı.
Görünüşe göre buranın finansal kayıtlarını inceliyordu.
Thalia nefesini tuttu ve ne zaman yanına uzanacağını merak ederek o kuruluktaki adamı izledi.
Ancak gece derinleşse bile adam masanın başından kalkmadı.
Sonunda ilk pes eden ve bitkin düşen kendisi oldu.
Bir noktada Thalia uykuya daldı ve ertesi gün boş çadırın içinde tek başına gözlerini açtı.
Onunla aynı yatakta yatmaktan endişelenip bütün gece kaskatı kesilmesinin ne kadar anlamsız olduğunu hissettiren bir sabahtı.
Thalia sabah ışığına bürünmüş loş çadıra hâlâ uyku mahmuru gözlerle baktı, ardından içi boş bir iç çekti.
Adam zaten en başından beri hiçbir şey olmayacağına dair söz vermemişti miydi?
Öyleyse neden bu kadar endişelenmişti ki?
"Küçük hanım, uyandınız mı?"
Yanındaki boşlukta adama dair en ufak bir iz kalıp kalmadığını dikkatle incelerken, mürebbiyenin sesi çadırın dışından geldi.
Thalia yatakta doğrularak sarsak adımlarla yere bastı.
"Uyandım…"
Çok geçmeden mürebbiye, başında büyük bir tepsiyle hızlı adımlarla çadıra girdi.
"Dün gece iyi uyuyabildiniz mi?"
Nadir görülen iyi bir ruh halinde gibiydi.
Dudaklarında parlak bir tebessümle, yiyecek dolu tepsiyi bıraktı ve gevezelik etmeye başladı.
"Kahvaltı getirdim. Bu sefer Küçük Hanım da sevecektir. Buradaki yönetici dün akşam bolca yiyecek hazırlatmış, hepsi de lezzetliydi."
Thalia kaşlarını çatarak yaldızlı tabaklara baktı.
Çeşitli tahıllarla kaynatılmış çorba, kaba görünümlü beyaz ekmek, küf kokulu peynir ve tepeleme yığılmış yapış yapış reçel vardı.
Sadece bakmak bile midesini bulandırmaya yetiyordu.
"Bırak bunları da bana sadece ballı şarap getir."
"Olmaz. Büyük Dük Hazretleri beni sertçe azarladı ve düzgünce yediğinizden emin olmamı söyledi. Büyük Dük Hazretleri tarafından cezalandırılmam sizin için sorun olmaz mı yani?"
Thalia, bir parça ekmeği alıp üzerinde minik bir sinek falan yapışıp yapışmadığını kontrol etmek için orasını burasını incelerken, şüpheyle kadına baktı.
Mürebbiye, İmparator'un kalbinin bir köşesinde gayrimeşru çocuk olarak doğan kızını hâlâ el üstünde tuttuğuna yürekten inanıyordu.
Bu sefer de muhtemelen öylesine söylenmiş bir söze aşırı anlam yüklüyordu.
Thalia ters bir edayla konuştu.
"O Büyük Dük Hazretleri dediğin adam sabahın bu köründe nereye gitti ki?"
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder