The Forgotten Field - 41. Bölüm (Türkçe Novel)

the-forgotten-field

Veliaht Prens’in kalın ensesindeki damarlar kabardı.


Her an yumruğunu savuracak gibi göründüğü sırada Edrick, Thalia’nın hemen yanında bitiverdi. Bir gölge gibi sessizce dikilmekte olan Varkas da bu tehlikeli işaretleri fark eden tek kişi olmamalıydı ki ikisinin arasına girdi.


"Program epey gecikti. Töreni artık başlatalım." Bir an için kaskatı kesilen İkinci Prenses, bakışlarını Sir Siarkan’a çevirdi.


Her şey sadece bir an sürmüştü ama tüm sinirleri diken üstünde olan Edrick, onun bedeninin nasıl gerildiğini açıkça görebiliyordu.


Görünüşe göre bu vahşi ve pervasız kadın bile, Sir Siarkan yüzüne o sert ifadeyi takındığında dikkatli olması gerektiğini biliyordu.


Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve bakışlarını kaçırdı.


Her an patlayacakmış gibi soluyup duran Veliaht Prens de dişlerini sıkarak yeniden sunağın önündeki yerini aldı.


Ortalık sakinleşmiş gibi görününce, bir kaplumbağa gibi boynunu içeri çekmiş halde sadece işaretleri kollayan görevli rahip, boğazını temizleyip törene kaldığı yerden devam etti.


Edrick biraz uzakta durup, İmparatorluk Ailesi’nin üç üyesinin birbiri ardına kutsama dualarını almasını izledi.


Veliaht Prens sunağın önüne ilk adımı atıp başını eğdiğinde görevli rahip gümüş bir kadehi kaldırdı, üzerine kutsal su döktü ve kadim dilde kutsama sözcükleri mırıldandı.


Ardından Birinci Prenses ve onun kocası olacak olan Sir Siarkan sunağın önüne geldiler ve son olarak Thalia, rahibin önünde eğildi.


Edrick, gözlerini yere indirmiş olan Thalia’ya sanki bir yabancıya bakıyormuş gibi dik dik baktı.


Yüzlerce mumdan sızan ışık, onun bronz sarısı saçlarına ve solgun tenine gizemli bir parıltı kattığında, başka bir boyuttan gelmiş bir varlık gibi görünüyordu.


Ona öylece boş gözlerle bakarken, rahip kutsal suyu onun da başından aşağı döktü.


Berrak su akıntısı, altın ipliği andıran saçlarını ıslattı; pürüzsüz alnından, yanaklarından ve dik burun köprüsünden süzülerek çenesinin ucunda toplandı.


Rahip elini başının üzerine koydu ve içine kutsal güç akıttı.


"Tanrı’nın lütfu sonsuza dek seninle olsun..."


Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen dua sonunda kesildi.


Rahip gümüş çanı çaldığında, cemaatin arasından ilk ayrılan ve yürüyen Veliaht Prens oldu.


Birinci Prenses ve Sir Siarkan onu arkasından takip ederken, Thalia Roem Ghirta da yavaşça doğruldu.


Ardından, çenesi dik bir şekilde, bir kraliçenin edasıyla cemaatin arasından büyük adımlarla geçti.


Kimse gözlerini bu vakur figürden alamıyordu.


Anlaşmazlığın somut hali. Huzursuz edici ve uğursuz bir varlık.


Sanki o ana kadar hep bu şekilde gördükleri kadının, aslında İmparatorluğun bir İmparatorluk Prensesi olduğunu ilk kez o an idrak ediyorlardı...


---


Rakım hızla yükseldiği için mi bilinmez, kaynayan bir banyo kadar sıcak olan hava artık serinlemişti.


Kuru ve buz gibi havayı içine çeken Thalia, batan güneşe doğru arabanın penceresinden gökyüzüne baktı.


Doğudan derin, mavi bir gece sökün ediyordu.


Bugün de gün, hiçbir şey olmadan bitmek üzereydi.


Sanki bir ateş topu yutmuş gibi boğazı yandı.


Thalia, arabanın köşesine tutturulmuş saklama bölmesini açtı ve manastırdan getirdiği küçük gümüş bıçağı çıkardı.


Solgunca parıldayan bıçak, sanki beklemekten sıkılmış gibi onunla konuşuyor gibiydi.


Bıçağı cebine tıkıştırdı ve dikkatlice arabadan aşağı indi, hareketli kamp alanı bir anda görüş alanına girdi.


Elbisesine bağlı kapüşonu başının üzerine çekti ve dikkatle etrafı kolaçan etti.


Gareth’ın berbat keyfini yerine getirmek için büyük bir ziyafet veriyorlar gibi görünüyordu.


Hizmetçiler her zamankinden daha meşguldü, çadırların arasında mekik dokuyarak içki ve yemek taşıyorlardı ve birkaç asker çoktan keyifle sarhoş olmuştu bile.


Thalia cebindeki bıçakla oynadı ve kuru dudaklarını ıslattı.


Bu gürültülü atmosferi memnuniyetle karşılıyordu.


Bu durum, meseleyi halletmesini kolaylaştırmaz mıydı?


Kamp alanını dikkatli adımlarla geçti.


Tam o sırada, onu fark eden bir muhafız şövalyesi neşeli bir ifadeyle koşarak yanına geldi.


"Ekselansları!"


Thalia kaşlarını çattı.


Bu adam neden onun peşinde böyle ısrarla kuyruk sallıyordu?


Açıklanamayan bu dost canlısı tavrı, onun huzursuz hissetmesine yetip de artıyordu bile.


Thalia, arkasında hiçbir art niyet yokmuş gibi duran bu zararsız yüzlü adama ters bir bakış attı, yüksek sesle homurdandı ve yanından hızla geçip gitti.


Ancak böyle soğuk bir tepki karşısında bile adam pes etmedi.


"Çok bunalmış olmalısınız, değil mi? Şöyle buyurun lütfen. Hizmetçiler yemek hazırlıyor. Pişirme sürecini izlerseniz, Ekselansları kendinizi daha rahat hissedeceksiniz, öyle değil mi?"


Durmaksızın dırdır eden şövalyeyi görmezden gelerek müzik sesinin geldiği yöne doğru ilerledi.


Çok geçmeden, önünde ateş yanmakta olan görkemli bir çadırın önünde ziyafetin tadını çıkaran Gareth’ı buldu.


Biraz mesafede durdu.


Asık bir suratla şarap kadehini diken Veliaht Prens’i teselli etmek için maiyeti her türlü çabayı gösteriyordu.


Gülünç soytarı kıyafetleri giymiş hizmetkarlar hançerlerle numaralar sergilerken, müzisyenler onun zevkine uygun yapış yapış bir melodi çalıyor, birkaç hizmetçi kız ise ona hizmet etme bahanesiyle cilveleşiyordu.


Thalia bu sahneyi küçümseyerek izlerken, muhafız şövalyesi yolunu kesti.


"Şu tarafa gitmeniz daha iyi olur."


Thalia sessizce onun ciddi yüzüne baktı.


Tapınakta da aynı ifadeyle onun yanında durmuştu.


Sanki onu tehlikelerden gerçekten koruyacakmış gibi.


Thalia içinden alay etti.


Sanki bu numarayı yutarmışım gibi.


"Gereksiz yere işime karışma."


Ona soğukça çıkıştıktan sonra Thalia yönünü değiştirdi ve nehir kıyısına dizilmiş çadırlara doğru yürüdü.


Başından beri hedefi Gareth değildi.


Mümkün olduğunca doğal görünmeye çalışarak, Thalia’nın gözleri Ayla’nın kampını bulmak için etrafta gezindi.


Sonunda üvey kız kardeşini, etrafı saraylı kadınlarla çevrili bir halde yemek yerken buldu.


Bir an için düşüncelere daldı.


Ayla’nın etrafında her yerde şövalyeler vardı.


Onlar için Ayla, özel dikkat gerektiren bir insandı, bu yüzden eğer pervasızca yaklaşmaya çalışırsa hemen durdurulurdu.


Endişeyle dudağını ısırdı.


Şüphe uyandırmadan üvey kız kardeşine nasıl yaklaşabilirdi?


O böyle bir kaygının içinde kaybolmuşken, durmaksızın konuşan muhafız şövalyesi aniden sessizleşti.


Thalia başını kaldırıp baktı.


Adam şüphe dolu gözlerle ona bakıyordu.


Görünüşe göre davranışlarının her zamankinden farklı olduğunu fark etmişti.


Kendini sakin bir ifade takınmaya zorladı ve yakındaki bir yemek masasına tünedi.


Ardından, şövalyenin dikkatini dağıtmak için aniden şöyle dedi:


"Açım. Bana yiyecek bir şeyler getir."


Bu sözlerden memnun kalmış gibi, şövalyenin yüzü hızla yeniden aydınlandı.


Aptallık derecesinde saf bir adamdı.


"Lütfen bir dakika bekleyin! Hemen hazırlatacağım."


O baş belası gözcü ortadan kaybolduğunda, Thalia başının üzerine iyice indirdiği kapüşonunun altından gözlerini fırıl fırıl döndürdü ve bir kez daha Ayla’nın hareketlerini inceledi.


Saraylı kadınların şakalarına sürekli gülüp duruyordu.


O iğrenç kadının nefesini gerçekten kesebilir miyim?


Ağzı kupkuru oldu.


Belki de daha doğru düzgün hamle bile yapamadan, şüpheli bir şeyler sezen bir şövalye onu etkisiz hale getirirdi.


O noktada, bu durum artık sadece kötü bir şaka denilerek geçiştirilebilecek bir mesele olmaktan çıkardı.


Cebindeki bıçakla oynarken, bu meselenin gerçekten hayatını feda etmeye değip değmeyeceğini düşündü.


Ayla bu dünyadan göçüp gitse bile, bu durum Varkas’ı elde edebileceği anlamına gelmiyordu.


Varkas hayatını her zamanki gibi yaşamaya devam edecek, kendisi ise idam meydanında bir çiy tanesi gibi yok olup gidecekti.


Bu aptalca eylemin sonucunda elde edebileceği tek şey sefil bir ölümdü.


'Yine de...'


Varkas’ın Ayla’nın kocası oluşunu izlemek, gerçekten ölümden daha mı iyi olacaktı?


Ayla, Siarkan’ın Büyük Düşesi olup ona varisler doğurup büyütürken, kendisi korkunç bir acı içinde eriyip gidecekti.


Belki de Senevier’in seçtiği bir adamla evlenmeye zorlanacaktı.


Eğer bu gerçekleşirse pis, iğrenç bir adamın pis ve iğrenç dokunuşlarına artık dayanamayacak hale gelene kadar katlandıktan sonra, kendini asacaktı.


Hayır, kesinlikle işler bu raddeye varırdı.


Öyle de ölse böyle de ölse, o eninde sonunda ölmeye mahkum bir bedendi.


Belki de Ayla’yı yanına yoldaş olarak alıp bu işi bugün temiz bir şekilde bitirmek daha iyiydi.


Kararlılığı sonunda kesinleştiğinde, Thalia oturduğu yerden kalktı.


Ardından, tam mümkün olduğunca doğal bir şekilde Ayla’nın yanına yaklaşmak üzereyken, tanıdık bir figür aniden görüş alanına girdi.


'Bu kadın...'

Yorumlar