The Forgotten Field - 36. Bölüm (Türkçe Novel)

Kadın, her bir kelimeyi üzerine basa basa söylerken gözlerinden öfke kıvılcımları saçılıyordu.
"Benim sözlerim sana da mı komik geliyor?"
Kadının yaydığı o sert ve amansız aura karşısında Edrick, gayriihtiyari bir adım daha geri çekildi.
Prenses, o narin bedeni tir tir titrerken sesini keskin bir şekilde yükseltti.
"Beni rahat bırakmanı daha kaç kez söylemem gerekiyor anlaman için? Sözlerim senin için o kadar mı eğlenceli?"
"Ben sadece Altesleri bayılıp kalmasın diye endişelendiğim için yemek getirmiştim."
Bu laf bombardımanı karşısında irkilen Edrick, haksızlığa uğramış bir ifadeyle kendini savundu.
Prenses, açıkça adamın yüzüne karşı alayla tısladı.
"Senin gibi biri neden benim için endişelensin ki?"
"Ben Altesleri’nin koruma şövalyesiyim. Size yardımcı olmak benim görevim!.."
Kadın aniden kahkahayı bastı. Edrick’in yüzü kıpkırmızı kesildi. Hayatında ilk kez birisi onunla yüzüne karşı bu şekilde alay ediyordu ve nasıl tepki vermesi gerektiği hakkında en ufak bir fikri yoktu.
Kadın, sanki onu aşağılıyormuş gibi küçümseyen bir bakışla süzdü ve yavaşça konuşmaya devam etti.
"Beni tamamen aptal sanıyor olmalısın... Roem Şövalyeleri’nin, Veliaht Prens’in sadık köpeklerinden hiçbir farkı olmadığını bilmediğimi mi düşündün?"
Edrick’in yüzü taş kesildi.
Prenses, adamın elindeki sepete tiksintiyle bakarak soğukça ekledi.
"Bunun içinde ne olduğunu nereden bileceğim? Bana bunu yiyerek acı çekmemi sağlatacak ne tür bir pislik planlıyorsunuz?"
"Ben bir şövalyeyim!"
Artık dayanacak gücü kalmayan Edrick sesini yükseltti. Hayatındaki bu ilk ağır hakaret karşısında kulakları bile alev alev yanmıştı.
"Altesleri’nin sözleri sadece bana değil, tüm İmparatorluk Şövalyeleri’ne bir hakarettir! Biz Tanrı’nın huzurunda imparatorluk ailesini korumaya yemin ettik. Altesleri’ne zarar verecek hiçbir şeyi asla yapmayız!.."
"Buna inanacağımı mı sanıyorsun?"
Edrick sustu ve prensesin adeta bir buz kütlesini andıran yüzüne bakakaldı. Kadın dudaklarındaki o sahte tebessümü sildi ve soğukça tersledi.
"Eğer yaranmak istiyorsan, git bunu üvey kardeşlerime yap. Benim buna ihtiyacım yok."
Ardından kapıyı güm diye kapatarak konuşmaya son noktayı koydu.
Edrick elindeki sepeti daha da sıkı kavradı. Eğer bunu yapmasaydı, o kapıyı aniden tekmeleyip açacak ve kadına bu kadar inatçı olmayı bırakması için bağıracak gibi hissediyordu.
Edrick, kaynayan gözlerle arabanın kapısına dik dik baktı, ardından çok geçmeden arkasını döndü. Bu kadarı fazlaydı bile. Kendisine açıkça hakaret eden ve düşmanlık besleyen bir kadını ikna etmek için çabalamaya hiç niyeti yoktu.
Edrick, sepeti ortak çadırın önüne kurulmuş olan rafa neredeyse fırlatır gibi bıraktı, ardından yemek dağıtılan yere doğru yürüdü. Şövalyeler zaten alanda toplanmış yemek yiyorlardı. Edrick yoldaşlarının arasına oturdu, tabağına tepeleme yemek doldurdu ve kurbağa gibi yutarcasına yemeye başladı.
Tüm bunları yaparken, içinden o lanet kadının açlıktan ölüp ölmemesinin umurunda olmadığını defalarca tekrarlayıp duruyordu...
Karanlığın içinde yatağında durmadan dönüp duran Thalia, dikkatlice doğrulup oturdu.
Pencerenin perdesini geriye doğru çektiğinde, karanlıkta nöbet tutan şövalyelerin taşıdığı birkaç fenerin hafifçe parıldadığını gördü. Geri kalan her şey zifiri karanlık bir geceye gömülmüştü.
Thalia başını kaldırıp aysız, kapkara gökyüzüne baktı, ardından dikkatli adımlarla arabadan dışarı çıktı. Günlerdir sadece birkaç parça ekmek ve balda saklanmış meyvelerle hayatta kalmaya çalışıyordu, bu yüzden kollarında ve bacaklarında hiç derman kalmamıştı.
Belki de o aptal şövalyenin getirdiği yemeği yemek daha iyi olabilirdi. Bir komplo kuracak kadar zeki birine benzemiyordu, acaba gereğinden fazla mı temkinli davranmıştı?
Thalia, şövalyenin o saf ve basit yüzünü hatırladı, ardından hemen bu düşünceyi kafasından sildi. Zararsız bir yüzle yaklaşan insanların asla güvenilmemesi gereken asıl tipler olduğunu zaten çok iyi öğrenmemiş miydi? Belki de korkunç bir şey yapmadan önce onun gardını düşürmeyi planlıyordu.
Çitin yakınında nöbet tutan şövalyelere temkinli gözlerle baktı, ardından dikkatlice öne doğru ilerledi. Gözleri karanlığa alıştıkça, çadırların üçgen çatıları, yük arabalarının uzun sırası ve atların karaltıları yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Taşlara takılıp düşmemeye dikkat ederek çadırların arasında dikkatlice yürüdü.
Tepeden aşağı esen rüzgarın elbiselerinin kıvrımları arasından süzüldüğünü hissetti. Yoğun ve mayhoş bir ot kokusunun yanı sıra, yarı yanmış odunların kokusu da burnunu gıcıkladı.
Thalia duyularına güvenerek karanlığın içinde sinsice ilerledi. Sonunda, kendi hizmetçilerinin kaldığı yeri bulmayı başardı. Gözlerini kısıp doğru yeri bulduğundan uzun süre emin olduktan sonra, Thalia en yakındaki yük arabasına doğru el yordamıyla tırmandı.
Ardından, çadırın girişini dikkatle izlemek için denklerin ve eşya yığınlarının arasında büzülüp bir top halini aldı. Planı, annesinin içeri sızdırdığı istihbarat ajanının bu gece harekete geçip geçmeyeceğini gözlemlemekti.
Dizlerine sarıldı ve gözlerini bile kırpmadan karanlığı izledi. Zaman zaman askerlerin horlama ya da diş gıcırdatma sesleri duyuluyordu. Ayrıca atların kişnemelerini ve böceklerin cıvıltılarını da işitiyordu. Gecenin bu kadar gürültülü olabileceğini hiç bilmezdi.
Acı çekecek kadar gerilmiş olan sinirlerini yatıştırmaya çalışırken, her dakikayı ve her saniyeyi acı içinde saydı.
Bu şekilde nefesini tutarak ne kadar süre beklemişti? Kapkara gökyüzü yavaş yavaş laciverte dönerek aydınlanmaya başladı. Görünüşe göre bu gece sakin geçecekti.
Uyuşmuş bedenini dikkatlice hareket ettirdi ve eklemlerini esnetti. Her bir kemiği çatırdıyor ve çığlık atıyor gibiydi. Karıncalanan kollarını ve bacaklarını ovuştururken ve zar zor bir iniltiyi yutarken, çadırın içinden koyu bir gölgenin dışarı çıktığını gördü.
Gözlerini kıstı. Etraf karanlık olduğu için yüzünü göremiyordu ama bunun narin yapılı bir kadın olduğunu açıkça seçebiliyordu.
Thalia gıcırdayan bedenini zorla ayağa kaldırdı ve gölgeyi takip etti. Arabaların sırası boyunca uzun süre yürüdükten sonra, Ayla’nın arabası görüş alanına girdi. Soğuk terden nemlenmiş avuç içlerini elbiselerinin eteklerine sürttü.
O kadının o arabaya sızması ne kadar da harika olurdu. Eğer Thalia’nın yapması gereken şeyi onun yerine yapsaydı. Thalia, bu çaresiz arzuyla kadının sırtına dik dik baktı.
Ancak kadın, Ayla’nın arabasının önünden dümdüz geçip gitti ve uzun kamp alanının sonuna doğru ilerledi. Thalia bakışlarını oraya çevirdiğinde yüzü taş kesildi.
Üzerinde siyah bir at amblemi işlenmiş olan Siarkan Hanedanı’nın sancağı, bir çadırın önünde dalgalanıyordu.
Hızla oraya doğru koştu. Ancak kafasını çevirdiği o kısacık anda kadın çoktan iz bırakmadan ortadan kaybolmuştu. Thalia aceleyle çadırların arasını aradı, ardından içini kaplayan büyük bir korkuyla çadırın girişine baktı.
Oraya, içeri girmiş olabilir miydi?
Yüreği ağzına geldi. Eğer Ayla ve Varkas bu şekilde birleşirse, Gareth’ın konumu daha da sarsılmaz bir hal alacaktı. Siarkan Hanedanı, sadece Doğu’da değil, Kuzey’de de güçlü bir nüfusa sahip olan bir aileydi. Eğer Ayla, Siarkan Düşesi olursa, Gareth soyluların ittifakını arkasına almış olacaktı. Senevier’in bu durumu engellemek için Varkas’ı ortadan kaldırmaya karar vermiş olması her yönden ihtimal dahilindeydi.
Buraya kadar düşünen Thalia, sanki bir şey tarafından kovalanıyormuş gibi panikle Varkas’ın çadırına daldı. Mantıklı düşünemiyordu bile.
Thalia, karanlığın yoğun bir şekilde çöktüğü çadırın etrafına aceleyle bakındı, ardından merkezdeki bölmeyi geriye doğru çekti.
Yatak boştu. O, gün daha ağarmadan mesaisine başlayan biriydi, bu yüzden muhtemelen kamp alanını denetliyor ya da Tork’un durumunu kontrol ediyordur diye düşündü. Bu mantıklı çıkarım aklından geçti ama içindeki endişe kolayca yatışmadı. Boş yatağın üzerinde ellerini gezdirerek herhangi bir kan lekesi olup olmadığını kontrol etti.
Tam o sırada, ağır ayak sesleri duyarak aniden başını kaldırdı.
Çadırın girişinde devasa bir adam duruyordu. Varkas’ın geldiğini düşünen Thalia hızla ona doğru yöneldi, ardından irkilerek adımlarını durdurdu.
Üzerinde hafif giysiler olan Gareth, ona şaşkın gözlerle bakıyordu.
"Burada ne arıyorsun?"
Gareth gözlerinin kenarlarını keskin bir şekilde kaldırdı ve onu tepeden tırnağa süzdü.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder