The Forgotten Field - 34. Bölüm (Türkçe Novel)

Ancak kapı yerinden bile kıpırdamadı.
Kapı kolunu defalarca zorladıktan sonra Thalia, kapının içeriden sürgülendiğini fark etti ve dişlerini sıktı.
‘Seni lanet olası Ayla...’
Bütün gece boyunca bastırdığı o öfke, her an patlayacakmış gibi yeniden alevlendi. Thalia kabuk bağlamış dudaklarını ısırdı, sımsıkı kapalı kapıya dik dik baktı ve çok geçmeden arkasını döndü.
Belki de böylesi en iyisiydi.
Hiçbir hazırlık yapmadan fevri bir şekilde hareket eder ve bir aksilik sonucu başarısız olursa, köpek gibi pisi pisine ölen tek kişi kendisi olacaktı. Bunu uygulamaya koymadan önce çok daha titiz bir şekilde hazırlanmalıydı. Önlerinde hâlâ uzun bir yol vardı, bu yüzden yakında elbet yeni bir fırsat yakalayabilirdi.
Düzensiz soluklarını düzene soktu ve hızla koridordan ayrıldı.
Tam merdivenlerden inip kendi odasına doğru yöneleceği sırada, bir yerlerden tıkırtı benzeri bir ses duydu. Aceleyle bir sütunun arkasına gizlendi.
Şafak ışığının yavaş yavaş sızmaya başladığı koridorda soluk bir gölge uzandı. Karanlığın içinde saklanan Thalia, başını dikkatlice uzatarak koridorun aşağısına baktı.
Kendi kaldığı odanın hemen yanındaki kapının önünde narin yapılı bir kadın duruyordu. Thalia gözlerini kısıp kadının yüzünü inceledi. Koyu kahverengi saçlı, sıradan hatlara sahip orta yaşlı bir kadındı. Thalia ancak bir süre sonra bu kadının, annesinin kendisine atadığı hizmetçilerden biri olduğunu fark etti.
Kadın kapıyı dikkatlice kapattı, koyu kahverengi kapüşonunu başına geçirdi ve hiç ses çıkarmadan koridordan süzülüp çıktı.
Thalia uzaklaşan siluetine dik dik baktı, ardından hemen peşine düştü.
Kadın binadan çıktı ve su birikintilerinin oluştuğu çamurlu yolda hızla yürüdü. Çevik hareketlerine bakılırsa, casusluk eğitimi almış gibi görünüyordu. Kadın etrafına dikkatlice bakındıktan sonra, ana salonun arkasındaki küçük arka bahçenin yakınında durdu.
Thalia kemerli bir sütunun arkasına saklanarak kadını gizlice izlemeye başladı.
Kadın, sanki birini bekliyormuş gibi uzun süre çardağın önünde ayakta bekledi. Ardından bir şey fark ederek hızla hareket etti. Bakışlarıyla kadının hareketlerini takip eden Thalia, karanlığın içinden yavaşça çıkan siyah rahip cübbeli birini görünce gözlerini kıstı. Yüzü tanıdık geliyordu, ziyafete katılan rahiplerden biri olmalıydı.
Kırk yaşlarında gösteren rahip, cübbesinden küçük bir ilaç şişesine benzer bir şey çıkarıp kadına uzattı. Kadın şişeyi kabul etti, kapağını açıp içindekini kontrol etti, ardından tıpasıyla tekrar kapatıp cübbesinin kolunun iç kısmına sakladı. Sonrasında arkasını döndü ve geldiği yoldan geri yürümeye başladı.
Thalia aceleyle kaldıkları binaya doğru koştu. Merdivenleri hızla tırmanıp yatak odasına daldığında bacaklarındaki tüm derman çekilmişti. Sırtını kapıya yaslayıp nefesini düzene sokmaya çalışırken dışarıdaki hareketliliği dinledi.
Birkaç dakika sonra bir kapının açılıp kapandığını duydu ve ardından etraf ölüm sessizliğine büründü.
Thalia yutkundu. Şahit olduğu bu sahnenin tam olarak ne anlama geldiğini bilemiyordu.
O rahip de kimdi?
Annesinin gizli bir işbirlikçisi miydi?
Öyleyse, kadına teslim ettiği şey neydi?
Yoksa zehirle yapılacak bir suikast mı planlıyorlardı?
Kupkuru kesilen boğazından tükürüğünü zorla yuttu.
Eğer mevzu zehir ise, bunu dışarıdan birinin yardımı olmadan da kolayca elde edebilirlerdi. Eğer bu kadar karmaşık bir yöntemle tedarik etmek zorunda kaldılarsa, bu durum, söz konusu şeyin başkente sokulmasının bile kesinlikle yasak olduğu anlamına geliyordu.
‘Dünyada neyin peşinde bu kadın?’
Kafasında her türlü tahmini yürüttü. Fakat net bir resim oluşmuyordu.
‘Kesin olan tek şey, çok büyük bir şeylerin patlamak üzere olduğu.’
Senevier, kafasına koyduğu her şeyi her zaman yerine getirirdi. Eğer uzun süredir önündeki engelleri kaldırmaya karar verdiyse, Veliaht Prens zaten çoktan ölmüş demekti. Şansları yaver giderse, Ayla da bu dünyadan silinip gidecekti.
Heyecandan kalbinin deli gibi çarptığını hisseden Thalia’nın yüzünde memnun bir gülümseme belirdi.
---
Uzun ve sıkıcı yolculuk yeniden başlamıştı.
Yüzlerce şövalye ve piyadeden oluşan eskort birliği, yakıcı güneşin altında sessizce ilerliyordu. Bu hızla giderlerse, on gün içinde eski Osiria Krallığı’nın sınırını geçebileceklerdi.
Haritayı açmış, kalan mesafeyi hesaplayan Edrick Lubon, başını çevirip bir tabut kadar sessiz olan arabaya baktı. Her zamanki gibi prenses, pencerelerdeki kalın perdeleri çekmiş ve içeriye kapanmıştı.
Atını arabanın yanında sürerken, perdeye yansıyan o belirsiz gölgeyi dikkatle inceledi. Kavurucu sıcak atları bile nefes nefese bırakıyordu. Kızın arabanın içinde sıcaktan boğulup öleceğinden endişe ediyordu.
"Altesleri, arabayı bir anlığına havalandırmaya ne dersiniz?"
"...Defol git."
Neyse ki hâlâ nefes alıyor gibi görünüyordu.
Edrick hafifçe iç çekti ve ön tarafa doğru ilerledi. Konvoyun en önünde, her zamanki gibi Nornec Dağı’nın altın sarısı atının üzerinde oturan Veliaht Prens vardı.
Edrick onun yüzünü dikkatle inceledi. Gareth’in yüzü sıcaktan kıpkırmızı kesilmişti ve Sör Siarkan’a öfkeli bir şekilde bir şeyler söyleyip duruyordu. Edrick’in duyabildiği kadarıyla, ne zaman dinleneceklerini öğrenmek istiyordu.
‘Zorlu bir yolculuk olacak.’
Önlerindeki birkaç gün boyunca, çorak arazilerden farksız engebeli düzlükler ve dağlık araziler devam edecekti. Bitmek bilmeyen kaprisleriyle Veliaht Prens, böylesine çetin bir yolculuğa nasıl dayanacaktı?
Edrick başını iki yana salladı ve Varkas’a yaklaştı. Üstü, Veliaht Prens’in şikayetlerini bir kulağından sokup diğerinden çıkarırken, yolu temkinli bakışlarla inceliyordu. Yanında İmparatorluğun müstakbel hükümdarı ne kadar bağırıp çağırırsa çağırsın, zerre umursuyor gibi görünmüyordu.
Üstünün bu sarsılmaz tavrından bir kez daha etkilenen Edrick, dikkatle konuştu.
"Sör Siarkan, askerler sıcaktan çok bitkin düşmüş görünüyor. Biraz erken ama uygun bir yer bulup dinlensek nasıl olur?"
Sadece önüne bakarak sessizce at süren Varkas ona döndü. Edrick gayriihtiyari vücudunu kastı. Bu adamın bir kez bile sinirlendiğini ya da sesini yükselttiğini görmemişti. Yine de Edrick, Varkas’ın karşısına her çıktığında üzerinde garip bir baskı hissediyordu.
Yutkundu ve aceleyle ekledi.
"Haddimi aşan bir öneride bulunduysam beni bağışlayın. Arka sıradakiler sürekli geride kalıyor gibi görünüyor da..."
"Yarım saat kadar daha gidersek bir göl olacak. Orada dinleneceğiz."
Varkas onun sözünü kesti. Edrick bir an için ona boş boş baktı, ardından hemen başını eğdi.
Bu manzarayı hoşnutsuzlukla izleyen Veliaht Prens öfkeyle homurdandı:
"Ben konuştuğumda dinliyormuş gibi bile yapmıyordun ama bu veledin lafına bakıyorsun ha?"
"Sadece Altesleri’nin bir cevaba ihtiyacı olduğunu düşünmediğim için sessiz kaldım. Söylediğiniz her kelimeyi ben de dikkatle dinliyordum."
"Bir cevaba ihtiyacım olmadığına karar verme hakkını sana kim verdi?!"
Veliaht Prens adeta çığlık attı. İri cüssesine yakışan o güçlü sesi Edrick’in kulak zarlarını titretti. Edrick dilini ısırma dürtüsünü zor bastırarak arkaya doğru çekildi.
Öfkeli mizacıyla nam salmış Veliaht Prens’in, Sör Siarkan’ın önünde şımarık bir çocuktan farksız hale gelmesi son derece tuhaf bir durumdu.
‘Sör Siarkan şövalye birliğinden ayrıldığında durum endişe verici olacak.’
Varkas Raedgo Siarkan Doğu’ya gittiğinde, onun taşkınlıklarını durdurabilecek hiç kimse kalmayacaktı. Birinci Prenses de Varkas’la birlikte Doğu’ya gideceği için imparatorluk ailesinde sadece Gareth ve Thalia Roem Ghirta kalacaktı.
Bu iki pervasız kraliyet üyesine katlanmak zorunda kalacak olan şövalye birliğinin geleceğini düşündüğünde, önü karanlık görünüyor gibiydi.
Ağır bir iç çekti ve Thalia’nın arabasına yaklaştı.
Kısa bir süre sonra, ön taraftan mola verildiğini bildiren bir ıslık sesi yükseldi. Edrick atını durdurdu ve astlarına uygun bir yere çadır kurmalarını emretti. Şövalyeler gölge yaratmak için hemen düz bir arazide basit bir sahra çadırı kurdular.
Arabayı çadırın yakınında durdurdu ve pencereye hafifçe vurdu.
"Dinlenme vakti geldi. Lütfen artık dışarı çıkın."
"..."
"Bu yararsız inatçılığınızı daha ne kadar sürdüreceksiniz? Bütün gün kendinizi oraya kilitlediniz. Eğer durmazsanız, bayılıp kalacaksınız."
Bir tokat yemeyi göze alarak, gerekirse onu dışarı zorla çekip çıkarmak amacıyla bilerek sert konuştu ama içeriden yine ses çıkmadı.
Edrick kaşlarını çattı. Gerçekten bayılmış olabilir miydi?
İçini kaplayan kötü bir hisle kapıyı biraz sertçe açtı. Tam o anda, bal ve süt karışımını andıran tatlı bir kokuyla birlikte, kaynar su kadar sıcak bir hava yüzüne hücum etti.
Edrick yüzünü buruşturarak loş arabanın içine baktı. Ardından, prensesin yerde hareketsiz bir şekilde yattığını gördüğünde kaskatı kesildi.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder