The Forgotten Field - 25. Bölüm (Türkçe Novel)

the-forgotten-field

"Ekselânlarına karşı her zaman dikkatliyimdir."


Varkas, kusur bulması oldukça zor, son derece kibar bir tonla konuştu.


"Sadece Prenses Ekselânlarının rahatça dinlendiğini, bu yüzden endişelenmenize gerek olmadığını belirtmek istemiştim. Lütfen kusuruma bakmayın."


Gareth öfkeyle Varkas’a dik dik baktı, ardından büyük salona doğru büyük adımlarla ilerledi. Bu taştan adamla uğraşmanın hiçbir alemi yoktu. Sadece kendisini gülünç duruma düşürürdü. Hafifçe dilini şaklattı ve herhangi bir soylunun ziyafet salonu kadar görkemli dekore edilmiş salondan geçti.


"Katılımınız için teşekkür ederim, Asil Veliaht Prensim."


Saf beyaz masa örtüsüyle kaplı uzun masaya yaklaştığında, başrahip hemen ayağa fırladı ve onu karşıladı.


"Şöyle buyurun, lütfen buraya oturun."


Gareth, başrahibin kenara çekilerek gösterdiği koltuğa oturdu ve masayı süzdü. Başrahibin yoksulluk içinde bir hayat sürüyormuş gibi davranmaya hiç mi hiç niyeti yoktu. Geniş masa gümüş takımlar, altın kadehler ve her çeşit baharatla tatlandırılmış lüks yemeklerle doluydu.


Gareth memnun bakışlarını hepsinin üzerinde gezdirdi, ardından masanın etrafında oturan on kadar rahibe başıyla selam verdi.


"Böyle bir karşılama için minnettarım. Şimdi, oturun."


Sözleri biter bitmez rahipler sandalyelerini çekip hep birlikte oturdular. Sadece onun muhafızı olarak katılan Varkas, arkasında bir gölge gibi sessizce dikiliyordu. Meraklı bakışlar ona doğru çevrildi. İmparatorluk Şövalyeleri Komutanı’nın bu sıra dışı görünümü karşısında şaşırmış gibiydiler.


Gareth hafifçe kaşlarını çattı. Varkas her zaman gerekenden fazla dikkat çekerdi, bu yüzden bu durum pek de şaşılacak bir şey değildi. Yine de Gareth, insanların kendisine değil de Varkas’a daha çok ilgi göstermesinden hafif bir rahatsızlık duydu. Bu adam ne zaman maiyetinde olsa sonsuz kez deneyimlediği bir şeydi bu ama duyduğu hoşnutsuzluk kolay kolay geçmiyordu.


Keyifsizliğini belli etmemeye çalışarak kadehini havaya kaldırdı.


"Böylesine keyifli bir ortam hazırladığı için başrahibe şükranlarımı sunarım."


Rahiplerin bakışları yeniden onun üzerinde toplandı. Gareth, bunun tadını çıkarırcasına bir an duraksadı, ardından yavaşça konuştu.


"Umarım bu an, herkes için anlamlı bir önem taşır..."


Tam kadeh kaldırma konuşmasını makul kelimelerle bitirmek üzereyken, aniden görüş alanına altın bir hayalet girdi. Gareth donakaldı ve boş gözlerle salonun girişine baktı. Bir an için o kâbus gibi kadın Senevier’in çıkageldiğini sandı. Kadehi sertçe kavradı ve üvey kız kardeşini tepeden tırnağa süzdü.


Bir manastırda sade giyinilmesi gerektiğine dair en temel kuralı bile bilmiyormuş gibi, Thalia Roem Ghirta, imparatorluk ziyafet salonunda bile anında göze çarpacak kadar görkemli giyinmişti. Hem de son derece bayağı ve dekolteli bir şekilde. Tiksintiyle dişlerini sıktı.


Henüz tamamen olgunlaşmamış tüm taze hatlarını gözler önüne seren ince elbisesiyle Thalia, yavaş adımlarla masaya doğru yürüdü. Rahipler her an bayılacakmış gibi görünüyorlardı. Hatta bazıları, büyülenmiş gibi ağızları açık bir şekilde kıza bakakalmıştı.


Öfkesine yenik düşen Gareth ayağa fırladı.


"Ne cüretle... buraya bu halde gelirsin!"


Küt diye masaya bıraktığı kadehten şarap fırladı. Islak elini silmeyi bile düşünmeden onu işaret etti.


"Gözümün önüne çıkmaman konusundaki uyarımı duymadın mı?"


"Ah, elbette duydum."


Doğal bir tavırla hemen yanındaki sandalyeyi çekip oturan kadının dudaklarında işveli bir gülümseme vardı.


"Ağabeyim beni görmek isterken nasıl yerimde durabilirdim ki? Yüce Veliaht Prens’in bu samimi ricasını kıramadığım için ben de böyle büyük bir özenle giyindim."


Sonra, nispet yaparcasına elini elbisesinin eteklerinde gezdirdi. İnanamayan bir ifadeyle üvey kız kardeşine dik dik baktı.


"Ne saçmalıyorsun sen..."


"Ağabeyim benim o eğri tabiatımı bilmiyor olamaz herhalde... Böyle bir mesajı iletmek için İmparatorluk Şövalyeleri Komutanı’nı bizzat gönderdiğine göre, küçük kız kardeşini görmek için can atıyor demek değil miydi bu?"


Hiçbir kusur barındırmayan saf kobalt rengi gözleri büyüleyici bir şekilde kısıldı.


"Asil Veliaht Prens Ekselânları böyle içten bir ricada bulunmuşken, bir kız kardeş olarak elbette onun beklentilerini boşa çıkaramazdım."


Kadının yüzünün ortasına bir tane patlatmamak için elindeki tüm otokontrolü toplamak zorunda kaldı. Thalia, onu daha da kışkırtmak istercesine yavaşça devam etti.


"Ah, ağabeyimin yüzünü böyle görmek ne güzel. Sen de keyif alıyor musun bari?"


"...Sen ortaya çıkana kadar keyif alıyordum."


Dişlerinin arasından tısladığı bu sözler üzerine Thalia kahkahayı bastı.


"O halde, yorgun bedenimi buralara kadar sürüklememe değmiş demektir."


Gareth dişlerini o kadar sert sıktı ki çenesi kırılacakmış gibi hissetti. Bu kadın ne zaman böyle gülse, o olağanüstü güzel yüzünü paramparça etme dürtüsüne karşı koymak zor oluyordu. Gareth yumruklarını o kadar sıktı ki omuzları titredi, ardından her kelimeyi çiğneyip tükürür gibi konuştu.


"Daha ne kadar böyle ileri gitmeyi düşünüyorsun? Seni ne kadar tolere edebileceğimi mi test etmek istiyorsun?"


"Ne kadar kırıcı bir söz..."


Kadın dirseğini masaya dayadı ve bedenini yana doğru eğdi. Avizenin ışığı, kızın acınası derecede ince omuzlarına ve belirgin köprücük kemiklerine vuruyordu. Rahiplerin bakışları da fildişinden yontulmuş gibi duran, zarifçe işlenmiş bu kadın bedenine kilitlenmişti.


Yılan kılıklı sürtük.


Yoğun bir tiksintinin esiri olan Gareth, dişlerinin arasından sertçe nefes aldı. Öfkesinin sınıra dayandığını hisseden Thalia’nın dudaklarının kenarı keskin bir şekilde kıvrıldı.


"Sadece davete icabet ettim. Büyük bir şey yapmışım gibi neden böyle soluyup duruyorsun anlamıyorum. Bu kadar sevimli en küçük kız kardeşine karşı biraz fazla acımasız davranmıyor musun?"


Kadın, onay beklercesine başını tam karşısında oturan başrahibe doğru çevirdi. Bu ani soru karşısında rahiben yüzü şaşkınlıkla gerildi. Bu masum tepkiyi eğlenceli bulmuş olacak ki kadının gözleri tuhaf, şehvetli bir hal aldı. Bir fahişe gibi fingirdemesini izlemek Gareth’ın midesini bulandırdı.


Sertçe kadının kolunu yakaladı.


"Kızışmış gibisin. Eğer yatacak birini arıyorsan, kendi hizmetkarlarından birini seç. Rahiplerle oynaşmayı aklından bile geçirme... Eğer kirli bir skandalla imparatorluk adına leke sürersen, hayatının geri kalanında o güzel yüzünle ortalıkta dolaşamamandan bizzat emin olurum."


Bu vahşi tehdit karşısında kadının gözleri çaktı.


"Tam olarak ne yapacaksın peki?"


Thalia kavga çıkarmak istercesine başını ona doğru yaklaştırdı ve sertçe konuştu.


"Ağabeyim böyle şeyler söyleyince, beklentilerini o kadar çok karşılamak istiyorum ki deliye dönüyorum."


Artık buna daha fazla dayanamazdı. Neredeyse bir avuç kadar olan o incecik boynunu sıkıp bükmek için elini uzattı. Tam o anda, omzuna ağır bir el yerleşti.


"Ekselânları."


Gareth irkilerek başını kaldırdı. Varkas Raedgo Siarkan, sakin bir yüzle ona tepeden bakıyordu. Görmekten bıktığı, en ufak bir duygu kırıntısı bile taşımayan o aynı ifadesiz yüzdü bu. Yine de bir an için Gareth, tehdit edilmiş gibi hissetti. Bunun mümkün olmasına imkan olmamasına rağmen.


"Herkes Ekselânlarının kadeh kaldırma konuşmasını bekliyor."


Varkas, Thalia’nın kışkırtmalarına kapılmamasını söylercesine omzunu sıkıca bastırdı. Gareth o eli kabaca savurdu. Parmak uçları, bastıramadığı şiddet arzusuyla titriyordu. Bunu gizlemek istercesine yumruğunu sıktı ve kadının büyüleyici yüzüne dik dik baktı.


Thalia Roem Ghirta onu bilerek damarından yakalıyordu. Buna alet olamazdı. İçinden bunu tekrarlayan Gareth, kaynayan öfkesini dindirdi ve kadının kolunu fırlatır gibi bıraktı. Ardından kadehini yeniden eline aldı ve bir tiyatro oyunundaymış gibi abartılı bir tonla haykırdı.


"Gereksiz bir atışmayla yeterince geciktik. Şimdi, yemeğe geçelim. Bu güzel ortamı hazırladığı için başrahibe bir kez daha şükranlarımı sunuyorum... Ve umarım bugün herkes için anlamlı bir gün olur."


Veliaht Prens, piç prenses ve arkalarında dimdik duran İmparatorluk Şövalyeleri Komutanı arasında mekik dokuyan rahipler, yüzleri kaskatı kesilmiş bir halde yapmacık bir şekilde kadehlerini kaldırdılar. Sadece Thalia Roem Ghirta bu manzarayı kollarını göğsünde kavuşturmuş, alay edercesine izliyordu.


Bu asi tavır öfkesini yeniden alevlendirmek üzereyken, Varkas Thalia’nın başının üzerine doğru eğildi.


"Lütfen bir misafirin sergilemesi gereken temel görgü kurallarına uyun, Prenses Ekselânları."


Ardından kadının elini nazikçe açtı ve içine gümüş bir kadeh yerleştirdi. Bu ani temasla irkilmiş gibi kaskatı kesilen Thalia, ona zehir zemberek bir bakış fırlattı.


Gareth, kadının kadehi anında fırlatacağını düşündü. Çocukluklarından beri her küçük şeyde çatıştıkları için, Thalia her zaman Varkas’ı canlı canlı yutmak için can atıyor gibi görünürdü. Ancak beklentilerinin aksine, zehirli bir kedi gibi dik dik bakan Thalia çok geçmeden kendini topladı.


Gareth gözlerini kıstı. Bu seviyedeki bir uyarı karşısında geri adım atmak Thalia Roem Ghirta’ya göre bir şey değildi. O, sınır tanımadan her zaman çılgınlar gibi saldıran bir kadın değil miydi? Varkas’ın baskısına uysalca boyun eğmek yerine, ağzından köpükler saçarak adamın üzerine atlaması ona daha çok yakışırdı.


‘Arkasına nasıl bir oyun saklıyor acaba?’

Yorumlar