The Forgotten Field - 22. Bölüm (Türkçe Novel)

Ateş ışığında solukça parıldayan o güçlü bedeni görüş alanını doldurduğunda, Thalia’nın dili sanki yapıştırılmış gibi damağına yapıştı ve yerinden kıpırdayamadı.
Kuru bir şekilde yutkunarak, yavaşça onu süzdü. Muhtemelen yürüyüş sırasında üzerine binen tozu toprağı yeni yıkamıştı çünkü soluk sarı saçları her zamankinden daha koyu görünüyor ve uçlarından sular damlıyordu. Heykel gibi yontulmuş omuzlarına ve geniş sırtına da ıslaklık beyaz bir parıltıyla tutunmuştu. Thalia, gergin kaslarının sıkı kıvrımları boyunca aşağıya doğru süzülen su damlacıklarını gözleriyle takip etti, ardından yüzü kızararak alelacele başını kaldırdı.
Bol kesimli pantolonunun paçaları da sırılsıklam olmuş, uzun ve güçlü bacaklarına sımsıkı yapışmıştı. Thalia, ondört yaşına bastığı yıl sırf ona inat olsun diye göle girmesini emrettiği günden beri, adamı ilk kez bu kadar savunmasız görüyordu.
Thalia kuruyan dudaklarını ıslattı ve boğazının içinde paramparça olmuş kelimeleri bir araya getirmek için çabaladı. Tam o sırada, yakından kuru bir kahkaha yükseldi.
"Sizin ağzınızdan ‘hiyerarşi’ kelimesini duymak, köpekleri bile güldürmeye yeter."
Bu alaycı sesle birlikte Thalia'nın utancı bir gelgit gibi geri çekildi ve yerini öfkeye bıraktı. Keskin gözlerle adama dik dik baktı ve burnundan soludu.
"Hiyerarşi, üsttekilerin alttakilere karşı kullanması için vardır. Ve siz şövalyeler, imparatorluk ailesinin bir üyesi olan bana itaat etmek zorunda olduğunuz bir konumdasınız. Bu yüzden astlarının kafasına, kimin emirlerine öncelik vermeleri gerektiğini iyice kazı. Tabii saygısızlıktan ötürü kırbaçlanmak istemiyorlarsa."
Kollarını gömleğinin kollarına geçirmekte olan Varkas, ona buz gibi bir bakış fırlattı.
Thalia bedeninin gerildiğini hissetti. Genelde böyle ölümüne sessiz duran bu adamın, bir kez karar verdiğinde dilini ne kadar acımasızca bir silah gibi kullanabileceğini deneyimleriyle çok iyi öğrenmişti. Her an zehir püskürtebilecek bir engereği izler gibi dikkatle adamın ağzına baktı ancak Varkas duvarda asılı olan pelerini eline aldı. Ardından, kıza tek bir bakış bile atmadan, doğrudan çadırdan dışarı yürüdü.
Thalia arkasından boş gözlerle baktı, sonra hemen peşine düştü. Eğer adam bunun yerine kendisine acımasız sözler savursaydı ya da öfkeli bir bakış fırlatsaydı bu kadar hiddetlenmezdi. Ancak yol kenarında yuvarlanan bir çakıl taşıymış gibi görmezden gelinmeye kesinlikle dayanamıyordu.
Thalia bir anda ona yetişti ve sesini yükseltti.
"Söylediğim her kelimeyi görmezden gelince acayip tatmin oluyorsun, değil mi?"
Kızın çınlayan sesiyle birlikte, bagaj taşımakla meşgul olan askerler durup arkalarına baktılar. Ancak Varkas duymuş gibi bile yapmadı. Onun, kendisini muhatap alınmaya değer görmüyormuş gibi sessizce ileri doğru yürümesi, Thalia'nın tepesinden aşağı kaynar sular dökülmesine sebep oldu.
Thalia sertçe uzanıp adamın kıyafetinin eteğinden yakaladı ve çekiştirdi. Hizmetçilerin önünde kıyafetinin yırtılması gibi bir rezillik yaşamak istemediğinden olsa gerek, Varkas sonunda yürümeyi bıraktı.
Onun o kibirli yüz ifadesiyle karşı karşıya kalan Thalia, her bir kelimeyi çiğneyip tükürürcesine konuştu.
"Bunca zamandır bu anı ne kadar da can atarak bekliyordun, değil mi? Artık o bıktırıcı kızın emirlerini takip etmek zorunda kalmadığın için mutluluktan ölüyorsundur kesin. Sırf bu yüzden söylediğim hiçbir şeyi dinliyormuş gibi bile yapmıyorsun!"
"Eğer konuşma denmeye değer bir şey söyleseydiniz, en azından dinliyormuş gibi yapardım." diye soğukça yanıt verdi adam, kızın parmaklarını kıyafetinin eteğinden acımasızca ayırırken.
Thalia dişlerini sıktı. Adamın gömleğini, sanki pis bir şey dokunmuş gibi silkmesi onu derin bir aşağılanma hissiyle doldurdu. Belki de bu adamın bu dünyadan yok olup gitmesi çok daha iyi olurdu. O zaman kendisini asla bu kadar sefil hissetmek zorunda kalmazdı.
Ona düşmanca gözlerle bakan Thalia, aniden acı bir kahkaha attı.
"Söylediklerim sana konuşma gibi gelmiyor mu? O zaman senin o barbar atalarının yaptığı gibi vahşilerin dilinde mi konuşmalıyım? Onu anlar mısın?"
Bu haddini aşan hakaret karşısında dehşete düşen ve onları endişeyle izleyen hizmetçilerin yüzü bembeyaz kesildi. Ancak Varkas sadece sessizce ona tepeden bakmakla yetindi. Thalia o soğuk yüze karşı saçmalamaya devam etti.
"Eğer istersen senin için bir at gibi kişneme taklidi yapabilirim. Eminim bunu çok daha iyi anlarsın. Atları insanlardan daha çok seversin, değil mi?"
"Sizinle uğraşmaktansa bir atla konuşmak kesinlikle daha iyi olurdu." dedi Varkas alaycı bir tebessümle. "Benim aygırım sizinle kıyaslanamaz bile, o çok daha iyi iletişim kuruyor. Üstelik insanları kendinden tiksindirene kadar günlerce mızmızlanıp durmuyor."
Thalia’nın omuzları aşağılanmanın verdiği acıyla titredi. Bunu gören Varkas, sanki hayretler içinde kalmış gibi dudaklarının kenarını kıvırdı.
"Bu kadarlık bir karşı atakta bile yüzünüz kızarıyor ama yine de diğer insanların bam teline basmaktan hiç çekinmiyorsunuz... Bu şekilde çıldırmanın sebebi, başkalarının sizin kadar aşağılıklaşamayacağına inanmanız mı?"
Kız ona zehir zemberek bir bakış fırlattı. Boğazı, ona anında cevap verme arzusuyla düğümlendi.
‘Benim hakkımda ne biliyorsun ki? Bu dünyada insanın aşağılık taraflarını benden daha iyi kim bilebilir?’
İnsanoğlunun ne kadar acımasız olabileceğini iliğine kadar bildiği için kendisi de zalimleşmeye karar vermişti. Çünkü eğer önce o birilerini ezmezse, onlar kendisini ezecekti. Ancak bu tür şeyler hakkında uzun uzun konuşursa, sadece kendi zayıflığını açık etmiş olurdu.
Bir adım geri çekildi ve sanki az önce bağıran kendisi değilmiş gibi mesafeli bir ifade takındı.
"Buraya seninle bu gereksiz tartışmaya girmek için gelmedim. Daha önce de söylediğim gibi, kamp yerimi başka bir yere taşımak istiyorum. Şövalyelere söyle derhal bagajları toplasınlar."
Varkas sabrını toplamaya çalışıyormuş gibi derin bir nefes aldı.
"Sizin kaprislerinize göre dans etmeye hiç niyetim yok. Zamanımı boşa harcamayı bırakın ve dinlenmek için yerinize dönün."
"Bütün kampı taşıyalım demiyorum ya! Neden olmasın?!"
"Aldığım her kararı sizeaçıklamak zorunda değilim."
"Ben İmparator’un kızıyım! Eğer bunu talep ediyorsam, doğal olarak itaat etmelisin!.."
"Yeter artık."
Aniden başının üzerine derin bir gölge düştü. Thalia irkildi ve omuzlarını büktü. Varkas, resmi nezaketi bile bir kenara bırakarak, doğrudan kızın yüzüne doğru soğukça konuştu.
"Bugün senin için ayırdığım sabrın sınırını zaten tükettim. Bu kadar ileri gittikten sonra en azından yarını beklemeyi bilmelisin."
Bu sert üslubuna rağmen, ona tepeden bakan yüz sonsuz derecede zarifti. Öfke onu gaddarlaştırdığında bile asaletini kaybetmeyen bir adamdı. Onun bu yönü, Thalia’yı daha da sefil hissettiriyordu.
"Ekselânları Prenses’e odasına kadar eşlik edin."
Doğruldu ve yakınlarda bekleyen şövalyelere emri verdi. Onların bu yüzleşmesini sessizce izleyenler, bu komuta anında itaat ettiler.
"Bu taraftan, Ekselânları."
Thalia yolunu kesen şövalyelere keskin bir bakış fırlattı, ardından gözlerini yeniden Varkas’a çevirdi. Adam çoktan uzaklaşmıştı bile. Thalia, en ufak bir düzensizlik sergilemeden asilce yürüyüp giden sırtına saplantılı bir şekilde baktı ve dişlerini gıcırdattı.
‘O adam kamp yerini neden değiştirmek istediğimi sormadı bile. Düşüncelerimi zerre merak etmiyor olmalı.’
Gerçekten ölmesini umuyordu. Başına bir şey gelebilir diye endişelenip bu kadar yaygara kopardığı için kendini çok gülünç buldu. Nasılsa bu yolculuk bittiğinde, başka bir kadının erkeği olacaktı. Asla kendisinin olmayacak bir adam...
Yarın sabah onun cesedini görse ne fark ederdi ki?
Thalia sertçe arkasını döndü.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder