The Problematic Prince - 134. Bölüm (Türkçe Novel)

“Anlıyorum, Ekselansları.” dedi Barones Baden uzun bir sessizliğin ardından. Pencerenin ötesinde güneş batarken sesi havayı yarıp geçti.
“Gerçekten çok üzgünüm.” diyerek bir kez daha özür diledi Prens, Barones ile göz teması kurarak.
Batmakta olan güneşin kehribar rengi ışıltısıyla yıkanan sessiz bir odada oturuyorlardı. Barones Baden elini kaldırıp alnına dokundu; öğleden sonra boyunca kasıp kavuran o savaşın ardından, bekleneceği üzere, bir baş ağrısının yaklaşmakta olduğunu hissedebiliyordu.
Björn’ün ani ve beklenmedik gelişi, normalde sakin geçecek olan öğleden sonra üzerinde epey büyük bir etki yaratmıştı. Çalışanlar tam bir kargaşanın içine sürüklenmişti. Beklenmedik bir misafiri ağırlamaya her zaman hazırlıklı olsalar da, hiçbir zaman Lechen Prensi kadar yüksek mertebeden birini beklememişlerdi.
Barones ilk başta, Prens ve Erna’nın biraz yalnız kalıp düşüncelerini tartmak için ayrıldıklarını düşünmüştü. Gelgelelim zaman akıp giderken, Prens Erna ile hiç bir araya gelmemişti. Erna’nın yanına sadece tek bir bavul alarak tam olarak nereye gittiğini gayet iyi bilmesine rağmen, onun sıhhati konusunda nasıl bu kadar kayıtsız kalabildiği anlaşılır gibi değildi. Bu yüzden, boşanma kararnamesiyle birbirlerine sonsuza dek bağlanarak yollarını ayırmak gibi yürek burkan bir seçim yaptıklarına inanmıştı.
Erna da aynı derecede öfkeli ve şaşkındı. Her şeyi sakin ve medeni bir şekilde çözmeyi umarak Büyük Dük ile yüz yüze görüşmeyi sakince talep etmişti. Eğer Erna en ufak bir yıkım belirtisi gösterseydi, Barones onun fikrini değiştirmeye çalışırdı fakat Erna sadece her zamanki o dingin tavrıyla gülümsüyordu. Bu hal, Barones’e kızı Annette’in Walter Hardy’den boşandığı dönemi hatırlatmıştı.
Torununun cam kadar kırılgan görünen bu hali Barones’i kelimelerin tükendiği bir noktada bırakmıştı. Sadece Erna’nın da annesi gibi kırılıp gitmemesi için dua edebiliyordu. Neyse ki Lisa onunla biraz ilgilendikten sonra Erna eski canlılığını yeniden kazanmıştı.
Fakat şimdi Björn, damdan düşer gibi ortaya çıkarak Erna’ya büyük bir sıkıntı yaşatmıştı; her ne kadar zor olsa da Barones, Lechen Prensi’ne bir miktar nezaket göstermek zorundaydı. Planı, adama Erna’yı hiç göstermeden kibarca sepetlemekti.
Son günlerde Erna, dalgalı bir denize karşı mücadele eden bir çocuk gibi görünse de yine her zamanki kendisi gibi gülüyor ve konuşuyordu. Ancak öfkesini ve hüsranını Prens’e kustuğu o anda, hiç olmadığı kadar canlı görünmüştü.
Tartışmaları fiili bir arbede boyutuna varacak kadar büyümüştü ve ikisini ayırmak için Barones’in araya girmesi gerekmişti. Prens her zamanki gibi soğukkanlıyken, Erna tam anlamıyla bir öfke krizinin pençesindeydi. Kıpkırmızı kesilmişti ve yüzü öfkeli bir somurtmayla kasılmıştı.
Barones, Prens’i alıp kendi odasına götürdü. Onu kabul salonuna da götürebilirdi ama baş başa bir konuşma ihtiyacı, biraz daha mahrem bir yeri gerektiriyordu.
Şaşırtıcı bir şekilde Prens, bu konuşmaya son derece içten bir samimiyet ve tevazuyla karşılık verdi. Erna’nın varlığını hafife almış olduğuna dair pişmanlığını dile getiriyor ve af diliyordu. Kendine acıyan bir tavır sergilemiyor, davranışları için hiçbir bahane üretmiyordu. Hatta zaman zaman soğuk ve duygusuz bile görünebiliyordu.
“Bunu kavramak zor olabilir ama kendinizi Erna’nın yerine koyarsanız Ekselansları, neler yaşadığını belki anlayabilir ve yaralarının herhangi bir özrün iyileştirebileceğinden çok daha derin olduğunu görebilirsiniz.” dedi Barones, Björn’e karmaşık duygularla bakarak. “En önemlisi, bir mucize eseri durum çözülse bile, siz ve Erna birbirinizden çok fazla uzaklaştınız; durumun ümitsiz olduğunu görmüyor musunuz? Peki, planınız nedir?”
“Aslında bunu bilmiyorum ve hiçbir planım yok.” dedi Björn, gözlerinden bir anlık huzursuzluk dalgası geçerek. “Herhangi bir evliliğin bir yüzleşme olmadan bitmesinin mümkün olacağını düşünmemiştim. Sadece illüzyonlar, yalanlar ya da mektuplar olmadan, birbirimizin karşısına düzgünce çıkabilme fırsatını istiyorum.”
“Böyle bir yüzleşmenin yalnızca daha fazla acı vereceğini düşünmüyor musunuz?”
“Belki, ama çabalamaktan kalan yaraların, en başında hiç denememiş olmanın getireceği pişmanlıklardan daha iyi olduğuna inanıyorum.”
Björn çay fincanından başını kaldırdığında gözlerinde bir tutku vardı. Oda, yalnızca masanın üzerindeki şamdanların yumuşak parıltısıyla aydınlanan loş bir ışığa sahip olsa da, Barones Björn’deki değişimi görebiliyordu.
Barones Baden, Prens’i bir süre izledikten sonra, akşamın erken saatlerinin karanlığı çökerken servis zilini çaldı. Odaya, gerginliği her halinden belli olan genç bir hizmetçi girdi.
“Lütfen bana Erna’yı çağırır mısın, hayatım?”
Barones bu temkinli emri verirken bile bakışları Prens’in üzerinde çakılı kalmıştı.
*.·:·.✧.·:·.*
Erna güne her zamanki gibi başlamıştı. Şafak vakti, dışarısı henüz karanlıkken uyanmış; yüzünü yıkamak, giyinmek ve yatağını toplamak gibi olağan rutinlerini yerine getirmişti. Ardından kahvaltıya kadar kendini meşgul etmek üzere masasına oturmuştu. Parmak uçlarından filizlenen yapay çiçekler, en az diğerleri kadar güzel görünüyordu.
Erna’nın kalkıp kalkmadığını kontrol etmek için odaya giren Lisa, “Ekselansları.” dedi, onun zanaat masasının başında olduğunu fark ederek. “Yine şafaktan beri çalışıyor musunuz?”
“Sadece birazcık.”
Lisa “Ah, ben bunu kendinizi ölümüne çalıştırın diye önermemiştim.” dedi.
“Sorun değil, bu sabah yapacak başka hiçbir işim yok.” diyerek gülümsedi Erna. Bu kez atkısını da unutmayarak alelacele şapkasını ve paltosunu giymeye koyuldu. Endişeli bir bakışla Lisa’ya dönerek “Eğer istemiyorsan benimle dışarı çıkıp eziyet çekmek zorunda değilsin.” dedi.
“Eziyet mi? Eskiden Büyük Dük’ün malikanesinin etrafında sürekli birlikte yürüyüşe çıkardık.”
“Ama bugünlerde hava gerçekten çok soğuk, hem buralar o kadar güvenli ki insan gözü kapalı bile tek başına yürüyebilir. Bu yüzden benim için endişelenmene gerek yok, evde kal ve kendini sıcak tut.”
Lisa kararlı bir tonla “Öyle konuşmayın, ormanda kurtlar var, seslerini duydum. Sizi oraya asla tek başınıza gönderemem.” dedi.
Erna “Bu sessiz sakin yerde bir insanın gölgesini bile bulamazsın.” diye karşılık verdi.
“İnsan yok, doğru, ama hayvanlar var ve BİR CANAVAR var!”
O lanet canavar, Dinyester’in kurdu.
Lisa yumruğunu sıkarak öfkesini bastırmaya çalıştı. Büyük Dük’ün gelişiyle tüm köyü birbirine katmasının ve o beyaz kurdun Baden’in evine yerleşmesinin üzerinden beş gün geçmişti.
Erna’nın tüm itirazlarına rağmen Barones, Büyük Dük’ün malikanede kalmasına izin vermişti. Şimdiye dek bir anı paylaşmalarını gerektirecek hiçbir durum yaşanmamıştı. Eğer Björn, Erna’nın odasına girmeyi aklından bile geçirecek olursa, Lisa tarihe bir Kraliyet Prensini katleden hizmetçi olarak geçecekti.
Erna ve Lisa her zamanki gibi sabah yürüyüşlerine çıktılar. Normalde bu saatte herkes hâlâ uyuyor olurdu; fakat Björn geldiğinden beri, ne olur ne olmaz diye her şeyi hazır etmek adına herkes erkenden ayaktaydı. Prens hiçbir talepte bulunmasa bile, hizmetçiler çatılarının altında bir Prens’in yaşadığı gerçeğini göz ardı edemiyorlardı.
Tarihteki en az zahmet veren, en masrafsız davetsiz misafir oydu.
Lisa, işlerinin peşinde koşturan solgun yüzlü hizmetçilere şefkat dolu bir bakış fırlattı. Hava tüyleri ürpertecek kadar soğuktu ama gökyüzü kristal berraklığında bir parlaklıkla uzanıyor ve sabahın ilk ışıkları, ufuk çizgisi boyunca yayılarak nazik pırıltısını saçıyordu.
Lisa’nın konuşurken ağzından çıkan sözler beyaz bir sise dönüşüyordu. “Ah, bugün Bay Ale’in teslimat günü, neşemizi yerine getirmek için daha sonra benimle kasabaya gelmek ister misiniz?” Erna parlak bir şekilde gülümsedi ve başını salladı.
Prens, yanındayken Erna’ya bastonundan bile daha değersiz bir şekilde davranmıştı; öyleyse neden şimdi onun peşini bırakmamakta bu kadar ısrarcıydı? Prens’in pek çok konuda suçlu olduğu gün gibi ortadaydı.
“Merhaba, Hanımefendi.”
Lisa ve Erna verandadan dışarı adım atar atmaz biri onları selamladı. Başlarını kaldırıp baktıklarında ikinci kat penceresine kurulmuş, elinde purosuyla keyif çatan Prens’i gördüler. Saçları darmadağındı, üzerinde kırışık bir gömlek vardı ve henüz yeni uyanmış gibi görünüyordu.
Björn, sigarasından çıkan duman buklelerini üfleyerek “Benimle bir randevuya çıkmak ister misiniz?” diye sordu.
Erna ona dik dik baktı, son beş günde bu soruyu ona kaç kez sormuştu böyle? Lisa'ya bile artık bunu duymaktan gına gelmişti.
Björn’ün hafif ve alaycı tonu Lisa’yı irkiltti. “O halde belki de o pek hamarat, genç hizmetçinizin yerine yürüyüşünüzde size ben eşlik edebilirim.”
Erna ona dik dik bakmaya devam etti ve hiçbir cevap vermedi, reddettiğini belirtmek için başını öne çevirdi. Bahçe kapısını epey geride bırakıp tarlanın ortasına varana dek, ayak seslerinin çıkardığı o hışırtılı kıtırtılar daha sakin, sıradan bir tempoya evrilmedi.
Lisa, Prens onu oradan duyabilecekmiş gibi fısıldayarak “O bir zehirli mantar, biliyorsunuz değil mi?” dedi. “İkinci kez olması kesinlikle söz konusu bile olamaz, anlıyorsunuz ya? Eğer ondan bir kez daha yerseniz kesinlikle ölürsünüz. Tabii siz onu bir kez yediniz ve bunu herkesten iyi biliyorsunuz.”
Prens’in o güzel dış görünüşü ve büyüleyici tebessümüyle bezenmiş görüntüsü zihnine hücum ederken, en başta onun bu kadar harika olan yanı neydi ki? Rüzgarın o platin rengi buklelerinin arasından süzülüşü mü, yoksa purosunu o kadar alaycı bir tavırla tüttürüşü mü? Lisa, adamın bu yakışıklılığına öylece kapılıp az kalsın dengesini kaybedip düşüyordu.
Prens’e dair bu düşünceyi kafasından silip atan Lisa “Kesinlikle olmaz.” diye çıkıştı. “Ona bakmayın bile, böylesi muhtemelen çok daha iyi.”
“Ne?”
“Boş verin, sadece onunla asla göz teması kurmayın.”
Erna çocuksu bir kahkahaya boğuldu. Bu, bir akşam Erna yatağa girmeye hazırlanırken birlikte kafa kafaya verip düşündükleri bir plandı.
Lisa huzursuzca kıpırdanarak “Bana söz verin, tamam mı?” dedi.
Erna, sesine karışan bir kıkırtıyla “Şey, elbette.” diye yanıtladı.
Aşk acısı çeken o kurdun Buford’a gelişinin üzerinden beş gün geçmişti ve şimdilik her şey huzur içindeydi.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder