The Problematic Prince - 133. Bölüm (Türkçe Novel)

Birdenbire, bir kurt beliriverdi.
Erna, her zaman yaptığı gibi posta arabasını bekliyordu fakat boşanma belgeleri yerine kocasının gelmesi, sarsıcı bir sürpriz olmuştu.
Issız köy yolundan yukarı doğru yaklaşan arabayı dikkatle inceleyen Lisa “Hey, bu bir posta arabası değil, bu bir kurt Ekselansları, bu bir kurt!” diye ilan etti.
Erna, “Bir kurt mu? Gerçekten mi, bir kurt mu?” diye karşılık verdi.
Çok geçmeden dört güzel atın çektiği bir araba Baden Caddesi’ne yanaştı. Arkasından takip eden iki küçük vagon daha vardı.
Erna ilk başta, kraliyet ailesi tarafından gönderilmiş bir avukat olmasını ummuştu fakat bu gelişin görkemli doğası düşünüldüğünde, bu umut oldukça çabuk söndü.
Ama neden? Hiçbir anlamı yoktu; Björn boşanmayı zaten kabul etmişken neden geri dönmüştü ki? Özellikle burada aralarında geçen son hadiseden sonra, böyle yeniden ziyarete gelmesi akıl karı değildi.
Artık sonsuza dek birbirlerine yabancılaştıklarının son derece açık olduğunu düşünmüştü. Elindeki o tokatın sızısını hâlâ hissedebiliyordu. Olay bittikten sonra uzun süre eline bakıp durmuştu. Zihni darmadağındı ve ertesi sabaha kadar gözüne uyku girmemişti.
Soğukkanlılığını yeniden kazanması ve olağan rutinine dönmesi günler sürmüştü ama en azından o adamı hayatından tamamen çıkarmayı nihayet başarmıştı. Yeni bir başlangıç yapabileceğine inanma cesaretini kendinde bulmuştu.
“Dünyada neler oluyor böyle Erna?”
Erna, Barones Baden’in sesiyle adeta sert bir şekilde silkelendi. İkili, açık kapıdan içeri giren arabayı izledi.
Erna’nın dudakları kıpırdadı ama tek bir kelime bile çıkmadı. İyi bir ev sahibi gibi arabayı karşılamak üzere yavaşça öne doğru ilerledi. Araba tam önünde durdu, göz kamaştırıcı kurt amblemi gözlerinin önünde tüm heybetiyle yükseliyordu.
Arabanın üzerindeki Kraliyet Amblemini —Dinyester kurdunu— tanıyan Barones Baden iç geçirerek “Olamaz...” dedi.
Açılan araba kapısının ardında, davetsiz misafir boy gösterdi.
Björn Dinyester.
Karşısında bir tebessümle kendisini selamlayan adamın kimliği konusunda hiçbir yanılma payı yoktu.
*.·:·.✧.·:·.*
Kapanan kapının çıkardığı gümleme sesi, malikanenin sessiz odasında büyük bir yankı uyandırdı. Erna, Björn’ün kolunu sımsıkı tutan ellerini gevşetmeden önce mandalın iyice kapandığından emin olmak için kontrol etti.
“En azından bu kez beni ahıra sürüklemiyorsun.” dedi Björn, takınabileceği en büyüleyici tebessümle.
Erna, içinde bulunduğu şaşkınlığa rağmen ona dik dik baktı, Björn ise gülümsemeye devam etti. Gözleri odada dolanıyor, çevresini hayranlıkla süzüyordu.
Büyük Dük’ün geliş haberi şimdiden Buford’da kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı. Aslında hiç dikkat çekmeden de gelebilecekken Björn normalde asla yapmayacağı bir şey yapmış ve buraya en üst düzey resmiyetle gelmeyi seçmişti.
Fakat Erna için, sırf bu özel insana geçmişteki o kaba davranışını telafi edebilmek adına, her türlü zahmete ve güçlüğe katlanmaya hazırdı. Elbette bu hamlenin taktiksel bir avantajı da vardı: Herkesin gözü önünde Erna’nın onu kapı dışarı etmesi pek kolay olmayacaktı.
Şimdilik Björn’ün bu stratejisi işe yarıyor gibiydi. Barones, yüzünde her ne kadar onaylamaz bir ifade olsa da Björn’ü çay içmeye içeri davet etmişti. Erna ise tüm bu süre boyunca memnuniyetsizliğini gizlemeye bile çalışmadan ona nefret dolu bakışlar fırlatmıştı.
Malikaneye adım atar atmaz Erna, hiçbir nezaket kuralına aldırış etmeden Björn’ü kolundan tutup yukardaki odasına sürüklemişti. Bir misafiri ağırlamak için pek de hoş bir yöntem olmasa da Björn bu muameleye seve seve katlanıyordu.
Erna içinde biriken tüm o öfke ve hüsranı kontrol altına almaya çalışarak kesik kesik nefes alırken Björn sanki zaten beklenen bir misafirmiş gibi rahat bir tavırla bir sandalyeye doğru ilerleyip oturdu. Eldivenlerini çıkardı ve bastonunu koltuğun kenarına yasladı.
“Neden böyle yapıyorsun?” diye bağırdı Erna, en sonunda öfkesi baskın çıkmıştı. “Boşanmak istediğini söylemiştin, öyleyse şimdi neden buradasın?”
Björn, başını kaldırıp Erna’ya bakarak “Şey,” dedi. fikrimi değiştirdim.”
Erna’nın öfkesi bir anlığına donakaldı. “Ne?”
Björn, dudakları hafif bir tebessümle kıvrılarak “Boşanmak istemiyorum Erna.” dedi. “Tekrar düşündüm de, neden boşanmamız gerektiğine dair bir sebep göremiyorum.”
“Neden sözünden dönüyorsun, korkak mısın sen?”
“Sanırım öyleyim.” diyen Björn, egosuna gelen bu darbe karşısında bile soğukkanlılığını korudu.
Erna şok içinde kalakalmıştı ve hayretle iç geçirdi. Kendini sanki ağaçtan düşüp kafasını vurmuş gibi hissediyordu. Birkaç gece önce gördüğü o adamın sadece bir hayal ürünü olup olmadığını sorgulamaya başladı.
Erna, “Ben boşanmak istiyorum.” dedi fakat bu kez sesinde o eski kararlılık yoktu. “Sen ne dersen de, benim kararım kesin.”
Björn “O halde, bana dava mı açacaksın?” dedi.
“Gerekirse evet, ne kadar gerekiyorsa o kadar.”
“En iyi kraliyet avukatlarını karşına çıkarsam bile mi?” Björn, Erna’ya yandan bir bakış fırlattı.
Erna “Beni boşanma davası açmak zorunda bırakmayı gerçekten istiyor musun?” dedi.
“Eğer bana dava açarsan kendimi savunmaya hakkım yok mu yani? Elbette bizim davamız için savaşacak en iyi kraliyet avukatlarını seçmek zorundayım.”
“Aman Tanrım.”
Erna, yüzünde büyük bir şok ifadesiyle geriye doğru bir adım attı. Öfkeden yanakları kızarmış, dudakları incecik ve sıkı bir çizgi halini almıştı. Björn ise onun bu halinin ne kadar sevimli olduğunu düşünerek sadece ona bakıyor ve hissettiklerinden ötürü onu hiç yargılamıyordu.
“Peki boşanma gerekçen mahkemede kabul görecek mi Erna? Kocanı artık sevmediğin gerekçesi~.”
Björn’ün bu dalga geçen tavrı karşısında Erna’nın yanakları, güçlükle zapt ettiği o öfke patlamasıyla daha da kızardı ve şişti. Kafasında çiçeklerle dolaşan o Buford’un yavru geyiği hatırası, o an Björn’ün yüzünde sadece sıcak bir tebessüm uyandırdı.
Kontrolünü zar zor elinde tutarak “Ne istiyorsun sen?” diye çıkıştı.
Björn gözlerini kısarak “Söylediğim gibi, boşanmak istemiyorum ve bunu ne mahkeme yoluyla ne de parayla elde edebilirsin.” dedi.
Erna, tüm çabasına rağmen artık öfkesini daha fazla zapt edemeyerek “Neden böyle yapıyorsun?” dedi.
Björn’ün boşanmayı reddedebileceği ihtimali hiçbir zaman aklına gelmemişti. Tanıdığı Björn Dinyester makul bir adamdı; bu tek taraflı kararı kabul etmek onun için her ne kadar zor olsa da, en nihayetinde bunu sineye çekeceğine inanmıştı.
“Neden bana bu şekilde işkence ediyorsun? Neden ta buralara kadar geldin?”
“Seni bir randevuya davet etmek istedim.”
Erna bir anlığına donakaldı. Adam son derece ciddiydi ve bu durum Erna’nın tüm yelkenlerini suya indirdi.
“Pardon, ne?”
“Tam olarak söylediğim şey; sen ve ben, bir randevu.”
Erna ciddi bir tavırla “Yine mi sarhoşsun sen?” dedi çünkü bu davranışın arkasında başka hiçbir mantıklı sebep göremiyordu.
“Hayır, aslına bakarsan buraya son gelişimden beri tek bir damla bile içmedim.” Björn, Erna’ya bir zamanlar onun kendisini sevdiğine inanmasını sağlayan o bildik tebessümü sundu. Erna ise şimdi bu gülüşten tiksiniyor ve karşısındaki güzel iblise nefretle bakıyordu.
Björn’ün yana taranmış platin rengi saçları sabah güneşinde ışıldıyordu. Erna için, geçen sefer buraya geldiğinde o darmadağınık ve sarhoş olan adamı bu haliyle bağdaştırmak çok zordu. Rahattı; o sıkılmış, bıkkın ifadesi karnı iyice doymuş bir aslanı andırıyordu. Zarif takım elbisesi, dik duruşu ve yukarıda tuttuğu çenesiyle tam bir asilzadeydi.
Bulvar gazetelerinin onun için uydurduğu “zehirli mantar” lakabı, şu an karşısında dikilen adamı tanımlamak için ne kadar da isabetliydi.
Erna soğukkanlılığını yeniden eline alarak “Fakat neden böyle yapıyorsun? Biz zaten evliyiz, Ekselansları.” dedi. “Zehirli mantarı yutup bedelini ödeyen o cahil köy kızı, artık onun etkilerine karşı bir bağışıklık geliştirdi. Belki de bunun bir lütuf olduğu söylenebilir.”
“Ne olmuş yani? Biz en başında hiç flört etmeyi denemeden evlendik, öyleyse neden şimdi bunu denemiyoruz? Beni artık sevmediğini biliyorum Erna. Sana hak ettiğin aşkı artık sunamayacak biri olduğumu anlıyorum. Eğer gerçekten böyle hissediyorsan bunu kabul ederim. Ancak en azından yeniden başlamak ve bizi bir araya getiren o aşkı yeniden alevlendirip alevlendiremeyeceğimizi görmek isterim.”
Erna burnunu kırıştırarak “Ne, gerçekten mi?” dedi, gerçi sesinde yine o eski inançtan eser yoktu.
“Pişman olmayacaksın, flört etme konusunda uzmanımdır.”
O zehirli mantar kahkaha atarken Erna boğazının düğümlendiğini hissetmekten kendini alamadı. Artık öfkeli bile değildi, sadece aptalca bir şaşkınlık içindeydi.
Bu adam delirmişti. Eğer sarhoş değilse, düpedüz deliydi.
“Şunu net bir şekilde ifade edeyim: Senden nefret ediyorum ve hemen şimdi geri dönmelisin.”
“Ah, söylemeyi unuttum; daha epey bir süre burada kalacağım.”
“Ne demek istiyorsun?”
Björn eldivenlerini tekrar giyerken rahat bir tavırla “Pekala, sen hâlâ benim karımsın ve ben de hâlâ senin kocanım.” dedi. “Ben Barones Baden’in damadıyım ve Lechen Prensi’yim.” Ayağa kalktı, takım elbisesini ve ceketini düzeltti. “Kendi cebimden ödeyip koruduğum bir evde kalmam için herhangi bir engel mi var?” Björn, tam bir beyefendi gibi Erna’nın önünde dikildi. “Öyle değil mi, Erna?”
“Beni... beni tehdit mi ediyorsun?”
“Hayır, seni seviyorum Erna.” diyerek gülümsedi Björn. “Bu yüzden hadi, bir randevuya çıkalım.”
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder