The Problematic Prince - 132. Bölüm (Türkçe Novel)

Bayan Fitz duyduklarına inanamadı. Odanın ortasında öylece kalakalmış, koltuğuna yaslanmış sakince gülümseyen Björn’ü süzüyordu.
“Burada olduğu son zamanlara kıyasla çok daha iyi, sağlıklı ve hayat dolu görünüyordu. Büyük Düşeslik rolünden feragat etmeye karar verdiğinde en ufak bir pişmanlık duymuyor gibi bir hali vardı.”
“Peki, siz ne dediniz?”
“Kabul ettim.” Björn elindeki çay fincanını rahat bir tavırla masaya bıraktı. “Yapalım şu işi, dedim.”
Bayan Fitz yaşanan bu gelişmeleri anlamlandırmaya çalışırken Björn ayağa kalktı ve pencerenin yanına gitti. Elleri arkasında kenetlenmiş bir halde dikiliyordu, pencereden içeri süzülen güneş ışığı onu göz kamaştırıcı bir parlaklığa bürümüştü.
Prens karısını seviyor.
Bayan Fitz, Lechen Prensi hakkında kulaktan kulağa yayılan o aşk hikayesinin tamamen bir yalandan ibaret olmadığını herkesten iyi biliyordu. Zamanını tam olarak kestiremiyordu ama bir süredir böyle hissediyordu ve bu his, Büyük Düşes saraydan ayrıldığından beri yalnızca daha da güçlenmişti.
Björn, Prenses Gladys’ten boşandığı ve Veliaht Prenslikten feragat ettiği o çalkantılı günlerde bile sarsılmamıştı. Hayatı bir gecede değiştiğinde ve tüm ulusun eleştirileri üzerine yağdığında bile hiçbir şey olmamış gibi davranmış, keyifli hayatını sürdürmeye devam etmişti.
Prens, Prenses Gladys ile olan boşanmasının ardından gelen halk baskısı karşısında dimdik durmuştu. İnsanların o dur durak bilmeyen fısıltıları, onun bir kez olsun bocalamasına neden olmamıştı. Ancak narin bir kadının, yani karısının gidişiyle; arkasında aşktan başka hiçbir sebeple açıklanamayacak şekilde derinden sarsılmıştı.
“Gerçekten boşanmak istiyor musunuz?” Bayan Fitz, Björn’e doğru bir adım attı ve yanında yerini aldı. Adamın bakışları, gözlerini kısarak baktığı uzak gökyüzüne kilitlenmişti. Fakat kadının varlığını hisseder hissetmez bedenini ona doğru çevirdi. Bayan Fitz ona bakarak “Zihninizi bulandıran tüm unsurları bir kenara bırakın ve gerçekten neyi arzuladığınıza odaklanın, Ekselansları.” dedi.
Uçsuz bucaksız gökyüzüne, sanki kozmosun derinliklerini süzüyormuş gibi bakan Björn “Hayır.” dedi. “İstemiyorum.”
Björn, Bayan Fitz’e dönüp baktı. Bunu Buford’dan dönen tren yolculuğunda uzun uzun düşünmüştü. Tek bir damla alkol almamış, tek bir nefes bile puro içmemişti; zihni olabildiğince berraktı ve kararını vermişti.
Kocasını terk eden ve boşanma talep eden bir eş, artık zararsız bir kadın olarak kabul edilemezdi. Gladys hakkındaki gerçeklerin nihayet ortaya çıkmasıyla birlikte Björn’ün Lars Prensesi ile yeniden bir araya gelmesini isteyenlere karşı kalkan olarak kullanacağı bir Büyük Düşes’e de zaten ihtiyacı kalmamıştı.
Eğer bir şey artık işe yaramıyorsa, onu fırlatıp atarsın.
Bu hayat ilkesine sadık kalmak onun için her zaman çocuk oyuncağı olmuştu. Yine de, çıktığı bu zorlu yolculuğun ardından, ilk beklentileriyle taban tabana zıt düşen bir sonuca varmıştı.
“Sadece bir yıllık bir evliliğin ardından ikinci kez boşanan bir Prens olmak... Bunun itibarınızı nasıl etkileyeceği sizi hiç endişelendirmiyor mu?”
Bu soru Björn’ü güldürdü.
“Ne önemi var ki?”
“O halde neden?” diye sordu Bayan Fitz.
Björn, derin düşüncelere dalmış bir halde yeniden pencereden dışarı baktı. Erna ile evlenmişti çünkü onun, yanı başında kalıp hayatını huzurlu kılacak sessiz sakin bir eş olacağını düşünmüştü. Hayatının, kır çiçeklerinden oluşan rengarenk bir bukete —Erna’nın en sevdiği çiçek olan mügeye— sahipmiş gibi hissettiren bir dönemiydi bu.
Şimdi geriye dönüp baktığında, beklentileriyle uzaktan yakından alakası olmayan bir evlilikti. Björn, en başından beri karısı için çok yüksek bir bedel ödemişti.
“Erna benim karım.” dedi Björn bir iç çekişle. “Erna’nın karım olarak kalmasını istiyorum.”
Doğru ya da yanlış, bunu kim bilebilirdi ki ancak bunun kadının yapabileceği en kötü seçim olduğunu hissediyordu. Aşkları son bulmuş olsa bile, o Björn Dinyester’in karısıydı; onun yanında olması gereken tek kadındı, bundan başka bir gerçek yoktu.
“O halde hazırlanın Prensim.” dedi Bayan Fitz. “Buford’a gidin ve onu geri getirin.”
Kış mevsiminin o yumuşak güneş ışığıyla yıkanan yaşlı kadın, sarsılmaz bakışlarını Prens’e dikmiş bir halde dimdik duruyordu.
Prens’in hayatındaki ilk aşkı, ikinci karısıydı. Bayan Fitz, onun hayatında başka hiçbir aşk olmayacağından adı gibi emindi. Tüm bu yaşananlar bir tür mucizeydi, bu çok açıktı; eğer Erna Büyük Düşeslik makamından feragat ederse o makam sonsuza dek boş kalacaktı.
Tek umut Erna’ydı.
Bayan Fitz, Prens’in yakasını düzelterek “Başaracağınıza inanıyorum.” dedi. “Çünkü bir Dinyester asla kaybetmek için oynamaz.”
*.·:·.✧.·:·.*
Büyük Dük’ün malikanesi, Leonid’in hiç beklemediği bir hareketlilik ve kargaşayla çalkalanıyordu.
Resmiyetten uzak bir tavırla “Neler oluyor?” dedi.
Büyük Dük’ün dairesine girerek bu soruyu Björn’e yöneltti, Björn ise tüm o kargaşaya rağmen şapkasını veya paltosunu asla çıkarmayarak sanki her an yola çıkacağını belli edercesine tam bir resmiyetle karşılık verdi.
Leonid “Basit bir dışarı çıkma gibi görünmüyor, bir yolculuğa mı çıkıyorsun?” diye sordu.
“Pekala, öncelikle ziyaretinizin amacı nedir, Altesleri?” dedi Björn ve saatine baktı. “Ve lütfen kısa tutun, sıkışık bir programım var.”
Leonid, Björn’ün buz gibi bakışlarından onun hiç de şaka yapacak bir ruh halinde olmadığını anlayabiliyordu.
“Pekala, sadece Lars ile olan fikir birliği sürecinin tamamlandığını ve heyetin dün gece geç saatlerde evine uğurlandığını söylemek istemiştim.”
Leonid, Lechen’i suçlamalardan muaf tutacak herhangi bir açık bulabilmek adına yasanın her bir maddesini didik didik etme gibi çetin bir görevle baş başa kalmıştı, nitekim aradığı açığı da bulmuştu. Catherine Owen tarafından basılan kitap, sırf Lechen’de yayınlandı diye Lechen’i Bayan Owen’ın eylemlerinden ötürü sorumlu tutamazdı.
Prens Alexander ne zaman köşeye sıkışsa kendini içkiye vururdu. Björn de bu meseleyle herhangi bir ilişiği olmadığını kanıtlayıp kenara çekildiği için, Prens sarhoş olurken onunla ilgilenme işi tamamen Leonid’e kalmıştı. Leonid kesinlikle her şeyin üzerine yığıldığını hissediyordu.
Yine de kardeşine kendi sorunlarını çözmesi için zaman tanımak adına bu sorumluluğu memnuniyetle üstlendi. Alexander ne zaman bir içkiye uzanacak olsa, yabancı Prens’in tüm hoşnutsuzluğuna rağmen her defasında önüne bir çay fincanı yerleştirilmesini bizzat sağlardı.
“Sessiz Kuduz Köpek~” O günden sonra Leonid bu lakapla anılmaya başlandı. Unvan her ne kadar kaba olsa da, bunu pek de üzerine alınmadı.
“Lechen Kraliyet Ailesi’nin meseleye dair resmi bir duruş sergilemediği veya somut bir kanıt sunmadığı kararına varıldı. Bunun makul olduğunu düşündüm, yani...”
Björn kardeşinin sözünü keserek “Leonid.” dedi. “Sen benim temsilcim değilsin, yalnızca kendi muhakemene göre hareket edebilir ve kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebilirsin.”
Björn, dudakları zar zor hareket ederek hafifçe gülümsedi. Leonid ise odanın içinde tıpkı bir an önce yola çıkmaya can atan bir çocuk gibi volta atan kardeşini süzüyordu. Björn yüzünü Leonid’e döndüğünde, parlak güneş ışığı iki kardeşi de sarıp sarmaladı.
Björn kardeşine doğru bir adım atarak “Geri dönmüyorum.” dedi. “Sen artık Lechen’in Veliaht Prensisin, şimdi ve sonsuza dek; bu asla değişmeyecek, Leo.” Dudaklarındaki o tebessüm bir an bile solmadı ama gözleri son derece ciddiydi. “Bu makam sana yakışıyor. Sıkıcı, geleneksel ve her türlü görkem duygusundan yoksun. Geleneksel değerleri somutlaştıran ve heyecandan uzak gelecekteki bir kral için mükemmel bir uyum.”
“Babamıza hakaret etmeye mi çalışıyorsun?”
“Eğer bunu ona gidip söylemek istiyorsan, tabii, durma yap. Bunu yapmakta tamamen özgürsün.”
İkili kendilerini bir kahkahaya bıraktı ve bu anlamsız şakaların tadını çıkardı. Veliaht Prens unvanı, Björn’e bazen kendisini tahta zincirlenmiş gibi hissettirirdi fakat bu düşünce üzerinde çok fazla durmamaya çalışırdı. Ardından, Prenses Gladys’i korumak için bu makamdan feragat edip boşanmadan da önemli avantajlar elde ettiğinde, tacın getirdiği tüm o yüklerden kurtulduğunu, adeta hafiflediğini hissetmişti. Kendini yeniden özgür hissediyordu; çocukluğundan beri, Leonid ile birlikte yaramazlıklar yaptıkları o günlerden beri hissetmediği bir duyguydu bu.
Björn, yedi yaşındayken babalarının ofisine gizlice sızıp nasıl büyük bir patırtı kopardıklarını hatırlamaktan kendini alamadı. Zararsız bir şaka olması planlanmıştı ama babalarından ilk kez fiziksel bir ceza almalarıyla son bulmuştu. Leonid iki değnek yemişti, ancak Björn üç değnek almıştı; o fazladan bir değnek, Veliaht Prens olarak sorumluluklarını yerine getirmedeki başarısızlığının sembolik bir hatırlatıcısı işlevini görüyordu.
Björn, Leo’nun alametifarikası olan o tarzı anımsatan zarif, altın çerçeveli gözlüklerde kendi yansımasını sakince seyretti. Güneş ışığı gözlüklerin üzerinde dans ediyor, büyüleyici bir parıltı ve kıvılcımlı bir cazibe yayıyordu.
Leonid, kendisini ikiz kardeşinden ayırabilmek ve insanların aralarındaki farkı anlamasını kolaylaştırmak adına on yaşından itibaren gözlük takmaya başlamıştı.
Kusursuz bir görüşe sahip olmasına rağmen, kraliyet ailesi onun bu gözlük takma kararını tamamen desteklemişti. İkizler arasında net bir ayrım çizgisinin oluşturulmasının hayati önem taşıdığı bilinciyle bu karar alınmıştı. Eğer ikisinden birinin bir rahatsızlığa katlanması gerekiyorsa, bunun tayin edilmiş Veliaht Prens Björn yerine Leonid olması çok daha makbul görülmüştü.
İçinde bulundukları dönemin doğası tam olarak böyleydi. İki prens de tıpatıp aynı gün ve aynı saatte doğmuştu fakat içlerinden sadece biri o saygın Veliaht Prenslik makamına yükselebilirdi. Björn bu yüce konum için seçilmiş, bu da ona Leo’ya kıyasla çok daha geniş bir ayrıcalıklar silsilesi sunmuştu.
“Artık bu gözlükleri takmana gerek yok.” diyen Björn, Leo’ya doğru yaklaştı ve aniden gözlükleri çekip aldı. “Bunları takmayı bırakmanın vakti geldi.” Gözlükleri nazikçe masanın üzerine bıraktı. “Bundan sonra, o makamın meşru sahibi olarak yaşamalısın.”
“Hey, Björn.”
Björn bir anlık duraksamanın ardından “Kıçına bir değnek daha yediğin için tebrik ederim, Altesleri.” dedi. “Sen, Lechen’in şu anda tam da ihtiyacı olan kralsın.”
“Peki ya sen?”
“Ben kendi çıkarlarımın peşinden koştuğum bir hayatın tadını çıkarmakla fazlasıyla meşgulüm, ayrıca görünüşe göre Erna da kraliçe olmaktansa kendi kurabiye kavanozuyla ilgilenmeyi daha çok tercih ediyor.”
Tam o sırada kapı çalınıp bir hizmetçi Prens’e tüm hazırlıkların tamamlandığını bildirdiğinde, Björn saatini bir kez daha kontrol etti.
“Görünüşe göre artık size ayıracak vaktim kalmadı, Altesleri.”
“Nereye gidiyorsun? Bana söylemek zorundasın.”
“Karımın aşkını kazanmaya.”
Bu hızlı cevabın ardından Björn gitmek üzere arkasını döndü. O odadan çıkarken Leonid kendini tutamayarak bir kahkahaya boğuldu. “Sizin için geriye kalan tek seçenek boşanmak değil miydi?”
Björn başını çevirdi. “Oh, kes sesini artık, Altesleri.”
Büyük Dük’ün bir tebessüm eşliğinde verdiği bu karşılık, şüphe götürmez bir biçimde sadakatten uzaktı.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder