The Problematic Prince - 131. Bölüm (Türkçe Novel)

“...Pislik.”
Björn, ancak yanağındaki acı tüm yüzüne yakıcı bir sıcaklık yaydığında ne olduğunu fark edebildi. Erna ona öyle sert bir tokat atmıştı ki, geri adım atmak zorunda kalmıştı.
“Aşk mı? En başta bana verebilecek hiçbir aşkın yok senin.”
Öfkesine rağmen Erna, sabretmek ve soğukkanlılığını korumak için elinden geleni yaptı. Karşısındaki adam düşünüldüğünde hiç de kolay olmasa da, içinde bulunduğu durumu yeniden teyit etme ihtiyacı hissediyordu. Björn’ün bu patlamasına zerre şaşırmamış olması, hüsranını daha da artırıyordu.
“Eğer aşkın bana sadece bir evcil hayvan gibi davranmak, işine geldiğinde beni şımartmak, bana hiç istemediğim pahalı hediyeler almak ve canın her çektiğinde benden faydalanmak olduğunu sanıyorsan, güldürme beni.” Erna’nın öfkesi elle tutulur raddede belirgindi.
O artık bir kumar oyununda kazanılmış bir kupa değildi, asla solup yok olmayacak yapyapay bir çiçek de değildi. O, Baden hanesinin hanımefendisiydi ve Erna, büyükannesinin değerlerini yaşatmakla kendini yükümlü hissediyordu. Yakında eski kocası olacak adamın karşısında, kışın ortasında ve pijamalarıyla bile olsa her an sakin ve zarif kalmalıydı.
“Ben bir insanım, Björn.”
Erna’nın sakin kelimeleri, geçmişin tüm anılarını silip süpürüyor, her şeyi hiç olmadığı kadar netleştiriyor gibiydi. Bu adamın aşkı için nasıl dilendiğini ve kendisine ne zaman küçük bir ilgi gösterse nasıl sevinçten havalara uçtuğunu fark etti. Dönüştüğü o hırpani kadın artık orada değildi.
“Senden hiçbir şey istemiyorum Björn, ne aşkını ne de ilgini. Bu yüzden Lechen’e geri dön ve kendine senin o mükemmel yapay çiçek buketin olmaya daha istekli birini bul.”
“Ciddi misin?”
Björn hâlâ kızarmış yanağını ovuşturuyordu. Mahcubiyet, öfke ve hayal kırıklığı yatışırken Erna nihayet Björn’ü net bir şekilde görebildi. Bakışları adamın tozlu ayakkabılarından ve kırışmış kıyafetlerinden koluna kaydı, bir şekilde kolunu yaralamış gibi görünüyordu.
Erna yumruğunu sıktı ve gözlerini adamın gözlerine dikti. Björn’ün çökmüş yüzü ve şimdiye kadar gördüğü en kötü haldeki darmadağınık saçları, onu tamamen farklı bir insan gibi gösteriyordu.
Peşinde tek bir görevli bile olmadan ve bu halde ta Schuber’den buralara kadar gelmiş olduğuna Erna inanamıyordu. Tanıdığı Björn asla böyle bir şey yapmazdı.
Bundan nefret ediyordu.
Erna, Björn’den ve o zalim, bencil adamın kendisine yaşatabileceği her türlü yeni acıdan uzak, güzel bir hayat yaşamaya kararlıydı. Hayatına devam edebilmesinin ve onu doya doya yaşayabilmesinin tek yolunun bu olduğuna inanıyordu.
“Evet, ciddiyim; artık senin o büyük aşkına ihtiyacım yok. Bunun ne anlama geldiğini anlamıyor musun? Bundan dolayı incindiğini ve tüm bunları anlamlandırmak için buralara kadar geldiğini anlıyorum; ama ben de incindim, bu yüzden ikimiz de birbirimize karşı dezavantajlı durumda değiliz. Her şeyi tarttığımızda, evliliğimiz oldukça adildi.”
“Ben mi incindim? Beni yanlış anlama Erna, sadece merak etmiştim.” Björn’ün tepkisi tuhaftı, gülümsüyordu. Ay ışığı yorgun, kül rengi gözlerinin derinliklerinde parıldayan bir ışıltı saçarken parmaklarını nazikçe saçlarının arasından geçirerek “Pekala, bana istediğin kadar vurabilirsin.” diye fısıldadı. “Çok iyi o halde. Boşanıyoruz.”
Björn’ün pürüzlü sesi, gecenin sessizliğini buzdan bir bıçak gibi kesip geçti. Erna’ya aradığı cevabı vermiş olmasına rağmen, kadın sessizliğini korudu.
Björn, kadını arkasında derin bir tiksintiyle bırakarak Erna’ya arkasını döndü. Erna, bahçe kapısının tıkırtıyla kapandığını duyana kadar kapı eşiğinde, duruşu dik ve sırtı dümdüz bir halde kalakaldı.
Björn arkasına tek bir kez bile bakmadan, ikinci bir kez düşünmeksizin Baden Caddesi’nden uzaklaştı. Yolun sonunda bekleyen atlı arabaya bindi; Erna, o donmuş kış gecesinde parke taşlı yolda ilerleyen tekerleklerin ve at toynaklarının sesini duyabiliyordu.
Arabanın sesi tamamen kesilene kadar orada öylece durdu.
*.·:·.✧.·:·.*
Eşi kendisini terk ettiğinden beri müzmin bir hırçınlık içinde olan kurt, nihayet sakinleşmişti.
İki gün boyunca kayıplara karıştıktan sonra geri dönen Prens Björn’deki bu değişim oldukça dramatikti. Son haftalarda diken üstünde olan hizmetçiler bile bu yeni gerçekliği kabul ederek rahat bir nefes aldılar. Yine de hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Karen kendi kendine “Bu kadarı bile insanın kanını dondurmaya yeter.” diye mırıldandı.
Bayan Fitz okumakta olduğu kitabı kapattı ve gözlüğünü burnunun ucundan indirdi. Karen ise Bayan Fitz’in masasının önünde huzursuzca bir aşağı bir yukarı yürüyordu.
“Prens... Ekselanslarını ziyarete gitmiş olmalı, değil mi?” Karen dudağını ısırdı.
“Prens’in bizzat bahsetmediği bu tür meseleler hakkında aceleci sonuçlara varamam.” Büyük Dük’ün malikanesindeki hizmetçiler arasında bu durum zaten açık bir sır haline gelmişti ancak Bayan Fitz bu tür dedikodulara asla prim vermezdi.
Prens bir gece eve dönmeyince saray adeta kaosa sürüklenmişti. Alkollü haldeki Björn’ü tren istasyonuna bırakan arabacı iki gün boyunca sert eleştirilere maruz kalmıştı; eğer Björn bir gün daha gecikmiş olsaydı, mesele tamamen polise intikal ettirilecekti.
Bayan Fitz, Björn’ün Buford’a kaçtığına dair güçlü bir sezgiye sahipti. Onu küçüklüğünden beri yetiştiren yaşlı dadı için adamın hamlelerini tahmin etmek her zaman kolay olmuştu.
“Eğer gerçekten Baden Caddesi’ni ziyaret ettiyse, o zaman neden yalnız döndü? Büyük Düşes Ekselanslarının bir daha hiç dönmeme kararı almış olması mümkün mü? Prens Björn itibarını henüz yeni geri kazanmışken, bu yüzden bir boşanma daha yaşanırsa...”
“Karen.” Bayan Fitz, sinir krizinin eşiğindeki kadının adını sertçe söyledi. Karen şaşkınlıkla donakaldı.
“Özür dilerim, sadece Prens için o kadar endişeleniyorum ki...”
“Duygularını anlıyorum ama böyle zamanlarda soğukkanlılığını korumalı ve kelimelerine dikkat etmelisin.”
Karen, yanakları mahcubiyetten kızararak “Haklısınız.” diye yanıtladı. “Bu arada Bayan Fitz, eğer Ekselansları Prenses Gladys karşısında uğradığı o alaycı muamele yüzünden geri dönmüyorsa... Tüm çalışanlar adına gidip kendisinden özür dilesem nasıl olur?”
“Özür mü?”
Bayan Fitz gözlerini indirip derin bir düşünceye daldı. Saray duvarlarının içindeki dünyanın, Büyük Düşes için hiçbir zaman sıcak bir yuva olmadığının gayet farkındaydı. Her ne kadar herkes onun etrafında dikkatli davransa da, bu kadar büyük bir mülkün her köşesinde dönen lafları kontrol etmek imkansızdı.
Büyük Düşes’in yeniden gerçek bir hanımefendi unvanını üstlenebilmesi için tekrar eğitilmesi gerektiği aşikardı. Ancak hizmetçileri cezalandırmak onun konumuna hiçbir fayda sağlamayacaktı. Bayan Fitz, geçmişte benimsediği o katı eğitim yönteminden ötürü pişmanlık duyuyordu. Şimdi geriye dönüp baktığında, meselelere biraz daha Erna’nın penceresinden bakmış olmayı diliyordu.
Bayan Fitz kararlarını hep Prens’in ihtiyaçlarına göre vermişti, en büyük hatası da buydu. Çünkü Erna kendi otoritesini bir türlü kuramamıştı ve hizmetçilere nasıl davranılırsa davranılsın, bakış açıları değişmeyecekti. Onlar Prens’e gönülden sadıktılar ve bu sadakat yüzünden Büyük Düşes’in kendi ağırlığını koyması her zaman zor olacaktı.
Bayan Fitz iç geçirerek oturduğu yerden kalktı ve “Ondan özür dilemesi gereken tek kişi benim.” dedi. “Ancak bunu başka bir zaman değerlendirelim, şimdilik sarayda hiçbir dağınıklık veya düzensizlik kalmadığından emin ol.”
Karen “Peki, Bayan Fitz.” diyerek odadan çıktı.
Bayan Fitz, Karen’ın gidişini izledikten sonra pencerelerin yanına gidip perdeleri çekti. Ayazın vurduğu berrak kış manzarası onu karşıladı.
Björn nihayet o sabahın erken saatlerinde geri dönmüştü. Kimseye tek bir kelime bile etmeden yıkanmış ve doğruca uyumaya gitmişti. Tam bir günlük dinlenmenin ardından olağan rutinine geri dönmüştü. Yeterince sağlıklı görünüyordu ve artık sosyal kulüpte sabahlara kadar süren içki seanslarına kapılmıyordu. Bu hali yaşlı kadına daha da tehlikeli görünüyordu ama yine de dili varıp da Büyük Düşes’in sıhhatini soramıyordu.
Uzun bir süre düşüncelere dalan Bayan Fitz, sonunda masasının üzerinde duran postaları da yanına alarak ofisinden çıktı.
*.·:·.✧.·:·.*
Hizmetçiler, Büyük Dük’ün dairesindeki perdeleri açarak içeriyi sabahın canlı ışığıyla doldurdu. Björn, sabah çayını içmek ve gazetesini okumak üzere masasına oturdu. Pencereden bakınca buz tutmuş Abit Nehri seçilebiliyordu.
Hizmetçiler çıkıp oda derin bir sessizliğe gömüldüğünde, Björn bilinçaltının dürtüsüyle bir puroya uzandı ama sonra tereddüt etti. İçinden bir tane bile almadan kutunun kapağını sertçe kapattı. Buford’dan döndüğünden beri ne puro içmiş ne de tek bir damla alkol almıştı.
Björn bakışlarını indirdi, ardından puro kutusunun altına düzgünce sıkıştırdığı mektubu eline aldı. Mektup “Sevgili Björn” diye son derece samimi bir ifadeyle başlıyordu ve bir zamanlar onu dünyadaki her şeyden çok sevmiş olan bir kadın tarafından yazılmıştı.
Björn, kağıt üzerindeki her bir cümleyi çoktan ezberlemiş olmasına rağmen mektubu baştan sona tekrar okudu. Bu mektubu kaçıncı kez okuduğunun sayısını artık unutmuştu.
Bu bir aşk mektubuydu, gerçi mektubun hiçbir yerinde açıkça “aşk” kelimesi geçmiyordu. Yine de her bir kelime ve aralarındaki her bir boşluk, aşkın özüyle yoğrulmuştu.
Ama artık o aşk bitmişti.
Mektubun içinde gizlenen o aşk üzerine kafa yorarken, Björn en alttaki imzayı okudu: “Karın, Erna Dniester.” Onun adını fısıldadığı sırada kapı çalındı.
“Ekselansları, ben Bayan Fitz.”
Björn, kaçak bir malı gizleyen bir çocuk gibi mektubu hızla zarfına geri tıktı ve puro kutusunun altına yerleştirdi.
“Evet, girin.”
Bayan Fitz içeri girdi ve masanın diğer ucunda durdu. Björn gözlerini pencereden dışarı dikmişken yaşlı kadın Schuber Sarayı’nın iç işleyişi hakkında raporunu sundu. Donmuş nehrin üzerinde biriken kar birikintilerinin görüntüsü, Björn’e ilk karın düşmeye başladığı o geceyi hatırlattı.
Kontrolünü kaybetmiş ve kendisini duygularının seline kaptırmıştı. Björn bunu ancak trendeki dönüş yolculuğunda fark edebilmişti. Boşanmayı durduramayacağı gerçeği ise kendisini her zamankinden daha çaresiz hissettiriyordu.
“Ekselansları?” Bayan Fitz’in sesi Björn’ü yeniden gerçekliğe döndürdü.
“Buford’daydım.” dedi Björn. “Erna boşanmak istiyor.”
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder