The Problematic Prince - 128. Bölüm (Türkçe Novel)

Peter, Björn’ün masadan bir deste çipi daha süpürüşünü izlerken dilini dışarı çıkardı. Bu galibiyet ancak mucizevi olarak nitelendirilebilirdi, bir insanın Björn kadar çok kazanması neredeyse imkansızdı.
İskambil masasının etrafındakiler Björn’ün nasıl kazanmaya devam ettiğinden ziyade, Büyük Düşes’in ne zaman döneceğiyle ilgileniyorlardı. İnsanlar giderek geriliyor ve bu gerilim sosyal kulübü her an ortasından ikiye bölmekle tehdit ediyordu.
Leonid saatine bakarak, “Oh, saat o kadar olmuş mu?” dedi.
Saat henüz yeni on olmuştu ve sosyal kulüp hâlâ insanlarla dolup taşıyordu ancak Leonid bu gece kendini pek şanslı hissetmiyordu ve eğer bu durum bütün gece böyle devam ederse servetine elveda diyebilirdi.
Björn, Leonid’e çelik gibi sert bir bakış fırlattı. O soğuk gözler, masadan kalkan Leonid’i süzdü. Leonid’in tek düşünebildiği, neredeyse ölesiye dövülen o zavallı pislik Robin Heinz’dı.
Leonid, kendini yeniden sandalyeye doğru bırakırken gergin bir kıkırtıyla “Ahaha, bir sonraki tura başlayalım mı, ne dersiniz?” dedi.
Björn sessiz kaldı ve bardağında kalan yarı yarıya dolu konyağı tek dikişte bitirdi. Alnına doğru bitkince dökülen bakımsız saçları, onun bu tehditkar çehresine yalnızca daha da karanlık bir hava katıyordu. Björn yüzünü başka tarafa çevirdi ve odanın etrafında bekleyen hizmetçilerden yeni bir içki ile başka bir puro istedi.
Peter, Leonid’e doğru fısıldayarak “Bu adamın burada ne işi var?” dedi.
Leonid de aynı şekilde fısıldayarak “Eğer merak ediyorsan neden gidip kendisine sormuyorsun?” diye karşılık verdi.
“Ne? Sonumun Heinz gibi olması için mi? Hayır, almayayım, teşekkürler.”
Björn vaktinin çoğunu sosyal kulüpte geçiriyordu, kağıt oynamadığı ve sarhoş olmadığı zamanlarda koltuklardan birinin üzerinde sızıp kalıyordu. Hiçbir zaman örnek bir vatandaşın timsali olmamıştı ama kendini daha önce hiç bu kadar koyuvermemişti. Artık sorunlu bir prensten ziyade, düpedüz bir baş belasıydı.
İnsanlar, Prenses Gladys hakkındaki gerçekleri öğrendikten sonra onun daha önce neden böyle bir problem olduğunu artık anlayabiliyorlardı fakat görebildikleri kadarıyla, bu yeni Björn’ün arkasında yatan hiçbir mantıklı sebep yoktu. Bir sonraki Robin Heinz olma korkusundan ötürü hiç kimse buna dair bir soru sormaya da cesaret edemiyordu. Björn Dinyester’i bir şeylerin tükettiği çok açıktı.
Yeni oyun ilerledikçe kazananın kim olacağı zaten şimdiden belli olmuştu. Açıkça görülen sarhoşluğuna rağmen, eğer işler bu şekilde gitmeye devam ederse gecenin sonunda hepsinin beş parasız kalacağı kesindi.
Sonra, Björn’ün zaferi neredeyse kesinleşmişken, tamamen beklenmedik bir şey oldu. Björn dudaklarından bir kahkaha koyuverdi. Adeta pes ediyormuş gibi kartlarını masaya bıraktığında tüm gözler ona kilitlendi.
Peter, “Hey, Björn, ne oldu, gerçekten bırakmak mı istiyorsun?” dedi.
Björn oturduğu yerden kalktı ve elini saçlarının arasından geçirdi. Masadan arkasını döndüğünde herkes onun koltuğunda dağ gibi biriken çiplere baktı.
Björn yürüyüp giderken sadece “Paylaşın.” dedi.
Hepsi Björn’ün sosyal kulüpten ayrılışını izledi, ardından bu ani ruh hali değişiminin cevabı sanki birinde varmış gibi birbirlerinin gözlerinin içine baktılar.
Peter, Björn’ün oturduğu yere doğru geçerken “Oyunu böylece bırakıp gitmesi için nasıl bir kart çekmiş olabilir ki?” dedi.
Kartları tek tek tersine çevirdi ve her bir yüz ortaya çıktıkça, oyuncuların kendi çehreleri de kireç gibi bembeyaz oldu. Son kart da açıldığında odadaki mırıltılar neredeyse sağır edici bir raddeye ulaştı. Björn, elindeki sıralı floşla oyunu öylece bırakıp gitmişti.
*.·:·.✧.·:·.*
Kar yağıyordu. Björn arabasına doğru sendeleyerek ilerlerken başını kaldırdı ve yumuşak kar tanelerinin yanaklarına düşüşünü hissetti. Bu, kışın ilk karıydı.
Björn, sanki uçuşan kar taneleriyle dolu bir uçurumun içindeymiş gibi hissederek olduğu yerde öylece durdu, karanlık gökyüzünü seyretti; kendi kendine küfürler mırıldanıp güldü.
Sıralı floş; o bahse girmesine neden olan o lanetli el, alt edemediği tek eldi ve yine de bir şekilde bu durumdan kazanan olarak çıkmıştı. Çok geç olana kadar fark edemediği bir gerçekti bu.
Arabacı “İyi misiniz Ekselansları?” dedi.
Björn izlendiğinin farkında değildi. Sarhoşluğuna rağmen çevresinde olup bitenlerin bilincinde olduğunu sanıyordu ama görünüşe göre değildi.
Björn, “Neden?” diye sordu.
Boşanma belgelerini aldığından beri bu soru Björn’ün yakasını bırakmıyordu. Soru, görünürde net bir cevap olmaksızın etrafındaki kar fırtınası gibi zihninde dönüp duruyordu.
Sonsuza dek süreceğini sandığı o aşkı neden ortadan kaybolmuştu?
Bu soru onu tamamen tüketiyordu ve cevabı öğrenmek için yanıp tutuşuyordu. Gladys yüzünden miydi? Yoksa düşük yapması mı? Kendi davranışları da buna yol açmış olabilir miydi? Muhtemelen her şeyin bir kombinasyonuydu ve bu karanlık zamanla sonuçlanmıştı.
“Af buyurun, Ekselansları?”
Arabacının sesi Björn’ü yeniden gerçekliğe döndürdü ama o, bakışlarını gece gökyüzüne dikmeye devam etti. Bu gökyüzü ona, birlikte paylaştıkları o nazik ve soğuk anları hatırlatıyordu. O anılar kalbine yerleşmiş ve sıcak birer kora dönüşmüştü.
Her an aşktı. Onunla geçirdiği her anın aşkla dolu olduğunu biliyordu. Bunu kadının gözlerinde, gülümseyişinde ve en küçük hareketinde görebiliyordu. Kadının ona olan aşkının bu şekilde sona ermiş olduğuna inanamıyordu.
Kendi suçu olsa bile, kadın onu nasıl bu şekilde terk edebilirdi?
Ona her şeyini vermiş, sonra da tek bir kelime bile etmeden ya da bir barışma şansı tanımadan bir göz kırpma süresinde hepsini geri almıştı.
Björn, güvenli bir mesafede bekleyen arabacıya doğru döndü. Sarhoş zihninden bir şeyleri geçirerek adama uzun uzun baktı. Arabacı ne yapacağını bilemedi ve Björn’ün bakışları altında öylece huzursuzca dikildi.
“Beni istasyona götür.” dedi Björn.
Gri gözleri nihayet yeniden odaklanmıştı; etrafındaki kış gecesini yansıtan soğuk, çelik gibi bir parıltı bürünmüştü gözlerine.
“İstasyona mı? Trenin durduğu istasyondan mı bahsediyorsunuz, Ekselansları?” Björn hiçbir cevap vermeden arabaya binerken arabacı şaşkınlık içinde kalmıştı.
Kar yağışı hızlanırken Björn, kendisini geride bırakan o kadından cevabı bizzat duyma ihtiyacıyla yanıp tutuşarak arabaya tırmandı.
Böylece araba, o karlı gecede Schuber İstasyonu’na doğru yola çıktı.
*.·:·.✧.·:·.*
Erna, ormandaki yaban kurtlarının ulumalarıyla irkilerek uyandı. Burford’da, güvende ve yatağında olduğunu hatırlaması birkaç saniyesini aldı.
Tavana doğru bakıp kurtların hüzünlü ulumalarını dinledi, ardından yatağın diğer tarafına dönerek lambayı yaktı. Şimdi yeniden uyumaya çalışmanın, zihninin daha da derin düşüncelerle dağılmasından başka bir işe yaramayacağını biliyordu bu yüzden yataktan kalktı ve sandalyenin arkalığına bıraktığı şala sarındı. Pencereye doğru gidip perdeleri çekti.
Pencerenin ardında zifiri karanlıktan başka hiçbir şey yoktu; Erna, bahçenin sonundaki ağaç çizgisini bile seçemiyordu. Bir kurt bir kez daha uludu.
Björn ile ziyarete geldiklerinde misafir yatak odasında uyumadığına pişman oldu. Onunla geçirilen sadece birkaç günün, bu odada sahip olduğu yılların anılarına nasıl baskın geldiği ona tuhaf görünüyordu.
Onu seviyordu.
Björn’ü tüm kalbiyle seviyordu. Onu öylesine büyük bir şiddetle sevmişti ki, böyle hissettiği için kendinden nefret ediyordu. Onu sevmek istemiyordu ama bu aşk öylesine derindi ki, zihninde hiçbir zaman tamamen iyileşmeyecek bir yara izi gibi derin bir nişane bırakmıştı.
Onu sevdiğini nihayet fark ettiği ve bu duyguları kabul ettiği gün, en canlı rüyalarla bezeli uzun bir uykudan uyanmış gibi hissetmişti. Ona dair hatıralar gözlerini yaşartsa da, bunu kabullenmişti.
Ulumalar yavaş yavaş kayboldu ve Erna perdeleri kapatarak karanlığı dışarıda bıraktı. Ateşe bir odun parçası daha fırlattı ve çalışma masasının üzerinde bırakılmış kumaş kırpıntıları ile dikiş malzemelerini, yani dünden kalan dağınıklığını toplamaya başladı. Masada büyükannesinin o tatlı, güllü şarabının şişesi bile duruyordu. Kendine bir kadeh doldurmayı düşündü ama sonra bundan vazgeçti.
Yatağa oturdu ve odasına şöyle bir göz gezdirdi. Bakışlarını nereye çevirse Björn’ün anıları peşini bırakmıyordu; adamın bu odada dolanışı, odadaki tüm o farklı süs eşyaları ve antikalar hakkında onu soru yağmuruna tutuşu gözünün önüne geliyordu.
En güçlü hatıra ise, bu küçücük ve dar yatakta birlikte uyudukları zamana aitti. Bu öylesine büyük bir hazdı ki, Erna uyumayı tamamen unutmuştu. Adamın yanına uzanır ve onun huzurlu uykusunu seyrederdi. O uyurken parmaklarını saçlarının arasından geçirir, onun sıcaklığını içine çeker ve kalbinin atışını hissederdi.
Gecelerden birinde adam uyanıp Erna’yı ürkütmüş, kadın tam arkasını dönecekken Björn o devasa kolları pelerin gibi onun etrafına sarıp kendisini ona doğru çekmişti. Erna’nın kısmen onun üzerine uzandığı, birbirine kenetlenmiş bir hale gelmişlerdi.
Björn, yüzünde muzip bir sırıtışla “Bütün gece bana dik dik bakmayı bırakıp uyuman gerekiyor.” demişti.
Erna, adamın kollarından sıyrılmaya çalışarak “Sana çok ağır geliyor olmalıyım.” dediğinde Björn kavrayışını daha da sıkılaştırmıştı.
Björn uykulu bir sesle “Bu, taşımak istediğim bir ağırlık.” diye karşılık vermişti.
Adamın parmakları kadının sırtını okşadığında, Erna zihninin sıcak bir yaz günündeki buz gibi eriyip gittiğini hissetmişti. Onun kollarında huzuru bulmuştu. Sırtını yaslayabileceği, güvenebileceği birinin olması onun için çok tuhaf bir duyguydu. Tuhaf ama iliğine kadar tatlı bir histi.
Bu anı zihninde yeniden canlanırken Erna gözyaşlarını tutmaya çalıştı. Ona karşı beslediği tüm o duygular, bir kaleye saldıran askerler gibi üzerine hücum ediyordu. Gözyaşlarının sıcaklığı yanaklarında hissediliyordu. Derin bir nefes aldı ve içinden ona kadar saydı.
Anı yavaş yavaş soldu ve zihni sakinleşti fakat bu kez kendini, geçen yaz Björn’ün ona sadece güzel bir korsaj, sergilemekten gurur duyduğu bir süs eşyası olduğunu söylediği bir başka anı yaşarken buldu.
Erna, kuş tüyleriyle doldurulmuş yumuşak pamuklu yastığa yüzünü gömerek onu göğsüne sıkıca bastırdı. Birkaç saniye içinde kumaş, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu. Neden onu bu kadar çok sevmek zorundaydı ki?
Pişmanlık duygusu, kıyıya vuran devasa bir dalga gibi üzerine çöktü ve aynı hızla yok oldu. Ya sevgisine nasıl karşılık vereceğini bilmeyen ya da bunu sadece yapmamayı seçen bir adama sırılsıklam aşıktı. Onu en çok yaralayan da bu ikincisi oluyordu.
Aşk bittikten sonra geriye kalan o acıya rağmen Erna’nın hiçbir pişmanlığı yoktu. İçinde bulunduğu durumla barışmaya çalışmıştı ve bu onun için yeterliydi, keşke bu duygular peşini bıraksa ve hayatına devam etmesine engel olmasaydı.
Sessiz gözyaşları nihayet dindiğinde Erna gözlerini kapattı ve bir dilek tuttu. Sabah posta arabasının gelmesini diledi.
*.·:·.✧.·:·.*
Tren düdüğünü çalıp istasyondan yavaş yavaş hareket etmeye başladığında, bir adam peronda çılgınlar gibi koşuyor ve durması için çaresizce bağırıyordu. Kondüktör son vagonun kapısında durmuş, adama acele etmesi için sesleniyordu; adam da sanki cehennem zebanileri peşindeymişçesine hızlandı.
Adamın yüzü bu çabadan ötürü şişmiş ve kızarmıştı, ancak uzun ve çelimsiz bacakları ona son mesafeyi de kapatıp açık kapıya doğru atlamasını sağlayacak ani bir hız patlaması kazandırdı. Kondüktör adamın kolundan yakaladı ve yukarı tırmanmasına yardım etti. İkili, nefes nefese kalmış ve ter içinde bir halde arka duvara doğru yığıldı.
Kondüktörün adam hakkında fark ettiği ilk şey, üzerine sinmiş yoğun alkol kokusu oldu. Ayrıca, üstü başı ne kadar darmadağın olsa da duruşunda asil bir şeyler vardı.
“Şey, efendim, biletiniz lütfen?”
Adam ceketinin iç cebine uzandı ve Burford’a giden bu son tren için kesilmiş birinci sınıf bir bilet çıkardı. Kondüktör başıyla onaylayıp bileti deldi ve bu süslü sarhoşu trenin ön tarafına doğru yönlendirdi.
Kondüktör, adamın geçmesine izin vererek. “İyi yolculuklar dilerim efendim.” dedi.
Adamın o sarhoş haline rağmen, bu durum sanki onun normal haliymiş gibi hareket ediyordu. Kondüktör başını salladı ve vagonlar arasında ilerleyip herkesin biletini kontrol ederek görevine geri döndü.
Tren, gecenin karlı uçurumuna doğru daha da derinlemesine dalarak istikrarlı bir şekilde hız kazanmaya başladı.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder