The Problematic Prince - 124. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Robin Heinz, Lechen’in Deli Köpeği’ni karşısında görünce şaşkına dönmüştü. Prens’e bakmak için döndüğünde, adamın yüzünde de aynı derecede kafası karışmış bir ifade gördü. Björn, başını hafifçe yana eğmiş bir halde ona bakıyordu.


“Merhaba Heinz.” dedi Björn sessizce. “Seninle yeniden mi karşılaşıyoruz?”


İlk başta Björn’ün sesindeki o yumuşak ton ve sıcak tebessüm dostçaymış gibi görünüyordu ancak Robin gerildikçe, koltuğun ucunda oturan hizmetçi kız güvenli bir yere geçmek adına oradan uzaklaştı.


'Bir zamanlar nazikçe uyarılarda bulunmuştum ama artık beni sadece iğrendiriyorsun.'


Björn, hizmetçi kızı oturma odasından gönderirken hafifçe kıkırdadı. Heinz’ın zihninde, aşağılandığı geçen yılın anıları canlanmıştı.


Hizmetçinin ayak sesleri yavaş yavaş kayboldu ve Björn, sanki onu görmüyormuş ya da bir dosta yaklaşıyormuş gibi rahat adımlarla Heinz’a doğru ilerledi fakat ayağa kalkmasını engellemek için tepesine dikildi.


“Hey Heinz, bu odaya karşı özel bir bağlılığın mı var? Buraya geldiğinde canın mı sıkılıyor, yoksa öfkeleniyor musun?”


“Yolumdan çekil.” diye hırladı Heinz.


“Bu çok kaba bir davranış.” dedi Björn. “Sana bir soru sordum.”


“Bundan sana ne?” Robin öfkesini bastırmak için elinden geleni yaptı ama bu, kazanma şansının olmadığı bir savaştı.


Björn buna sadece gözlerini dikip sabit bir şekilde bakarak karşılık verdi ve Robin’i adamın zihninden neler geçtiğini merak etmekle baş başa bıraktı. Robin bu sert bakışa karşılık vermeye çalıştı ama Björn kadar cesur değildi.


“Öyle değil, gerçekten; kız, beni ilk önce o baştan çıkarmaya çalıştı.”


“Gerçekten mi?” dedi Björn sakince. Bu aptal, Erna hakkında da aynı şeyi söylemişti.


Björn geçen yazı ve Robin’in Erna hakkında uydurduğu o çirkin sözleri tüm canlılığıyla hatırlayabiliyordu, oysa Erna her zaman çok tatlı bir şekilde gülümsemiş ve Björn’ün yanında kalmıştı. Pek çok şeye katlanmış ve böyle bir pislik yüzünden gözü korkmuş olsa bile her zaman onun için endişelenmişti.


Björn, kadının köprünün ucunda kendisini beklediği zamanı hatırlayarak gülümsedi. Hiçbir planı yoktu, sadece orada beklerse onunla yeniden karşılaşacağını düşünmüştü. Ona, kendini her zaman köprünün ucunda onu bekliyormuş gibi hissettiğini söylemişti.


Geriye dönüp bakıldığında Erna, Ahit Nehri’ni çevreleyen ışıklar gibi, yüzünde bir tebessümle ve gözlerinde bir parıltıyla her zaman onu bekliyordu.


Bu yüzden kadının iyi olduğunu düşünmüştü. Björn gülümsedi ve gözlerini kapattı, her zaman çok tatlı bir şekilde gülümsediği için onun iyi olduğunu varsaymıştı. Gözlerini yeniden açtığında, Björn o geçmişe gidişten hiçbir iz bırakmayarak yeniden tamamen duygudan yoksun haline geri döndü.


Robin onun etrafından sıvışmaya çalışırken “Nereye gidiyorsun?” dedi Björn sakince.


Robin hiç tereddüt etmedi ve arkasına bile bakmadan aceleyle kaçtı. Sarhoş olmasına rağmen, bir sütunun arkasına saklanmaya yetecek kadar uzaklaşmayı başarmıştı.


Björn, ileriye doğru attığı her adımda odağı daha da keskinleşerek kendi temposunda, uzun ve kendisinden emin adımlarla onun peşine düştü.


Björn ona yetiştiğinde Robin yeniden kaçmaya yeltendi ancak Björn ayağıyla ona bir çelme taktı ve Robin mid bulandırıcı bir çatırtı sesiyle yere kapaklandı. Björn, yüzünde acımasız bir ifadeyle onun tepesine dikildi.


“Senin neyin var be adam, seni deli herif!” diye kükredi Robin.


“Benim neyim mi var?” Björn güldü. “Benim derdim sensin.”


“N-ne?”


“Sana her baktığımda öfkem kabarıyor, yüzeye çıkıp taşıyor ve tıpkı senin buraya her geldiğinde o iğrenç alışkanlıklarına yenik düşmen gibi, benim de tek düşünebildiğim o iğrenç suratını yumruklamak oluyor.”


Björn’ün yüksek derecede parlatılmış ayakkabısının burnu Robin’in yüzüyle buluştuğunda Robin acı içinde çığlık attı. Kendini korumak için ellerini kaldırmaya çalıştı ama darbeler yağmur gibi yağmaya devam ediyordu. Yüzünü koruyacak olsa Björn bu kez kaburgalarını tekmeliyor, kaburgalarını koruyacak olsa başını açıkta bırakıyordu.


Björn’ün amansız saldırısı Robin’e nefes alacak zaman bile tanımıyordu ve tekmeler durmaksızın iniyordu. Robin’in kırılan burnundan ve patlayan dudağından kanlar süzülüyordu. Björn’ün bir zamanlar kusursuz olan ayakkabılarına şimdi kırmızı lekeler sıçramıştı.


“Bu senin suçun.” dedi Björn, titreyen Robin Heinz’a daha yakın olmak için diz çökerken. “Beni asla öfkelendirmemeliydin, sen de öyle düşünmüyor musun?”


Björn Robin’in yanağına ve çenesine kan ile tükürüğün bulaştığı o dağılmış suratına baktı. Robin onaylarcasına başını sallamaktan başka bir şey yapamadı.


“Şehvetini kontrol et Heinz, ben de öfkemi kontrol edebileyim, anlaştık mı?”


Björn yeniden ayağa kalktı. Öfkesinin haksız olduğunu biliyordu ama bu teknik detayın canını sıkmasına izin vermedi. Bu barbarca bir çağ olmasaydı, bu zavallı mahlukatın canını orada kolayca alabilirdi; tek talihsizlik buydu.


Björn, elinde kanlı bir şamdan tutarak ağlayan Erna’yı düşündü. Bahis meselesi en nihayetinde Erna’nın çektiği acılarda büyük bir rol oynamıştı ancak Erna’nın itibarına ilk ölümcül darbeyi indiren işte bu pislikti.


Erna ona bir çiçek vermişti, kadının minnetinin sevimli bir nişanesiydi bu; peki kendisi ne yapmıştı? O sözü en yakındaki kül tablasına fırlatıp atmıştı. Björn’ün kalbi bu davetsiz hatıra karşısında sızladı. Çok güzel bir çiçekti, bir mügeydi; kadının en sevdiği çiçek.


Aynı zamanda Gladys’in de en sevdiği çiçekti ve bu yüzden onu fırlatıp atmıştı. Eğer bir nergis ya da bir hercai menekşe olsaydı, yine aynısını yapar mıydı?


Björn kendisine doğru sendeleyerek yaklaşan birinin sesini duydu ve arkasını döndüğünde Robin’in, şömineden aldığı demir çubuğu kafasına doğru savurarak üzerine geldiğini gördü.


*.·:·.✧.·:·.*


“Sen delisin.” dedi Leonid.


Björn Dinyester’i tanımlayacak başka hiçbir kelime yoktu. Björn ona doğru bir bakış fırlatırken bir kahkaha koyuverdi. Alkolün o ağır kokusu arabanın dar alanını tamamen doldurmuştu.


“Gerçekten, seni gidi çılgın sürtük herif, bir de gülüyor musun şimdi?”


Leonid kulüpten ayrılmak ve arkasına bile bakmamak istemişti ancak zihninin bir köşesinde, gidip kardeşini oradan çekip alması gerektiğine dair onu rahat bırakmayan amansız bir his vardı. Eğer bir an bile daha geç kalmış olsaydı, kardeşi muhtemelen şu anda bir arabaya bindirilip hapishaneye götürülüyor olurdu.


Leonid Björn’ü bulduğunda, elinde kan damlayan bir şömine demiriyle, Robin Heinz’ın baygın bedeninin üzerine eğilmiş durumdaydı. Leonid müdahale etmek için hiç vakit kaybetmemiş, Björn’ü apar topar kulüpten çıkarıp arabaya bindirmişti.


Kulüpte bulunanlar bu tuhaf sahneye tanıklık etmiş ve kısa süre sonra Robin’i oturma odasında o halde bulmuşlardı. Herkesi büyük bir şok dalgası sarmıştı ve eğer Leonid oraya çıkıp Björn’ü kurtarmasaydı, bu durum Björn’ü neredeyse cehennemin dibine gönderecekti.


“Bu şekilde devam edemezsin Björn. Ne pahasına olursa olsun Baden’e git ve Büyük Düşes’i geri getir, gerekirse o kanlı dizlerinin üzerine çöküp yalvar.”


Leonid artık öfkesini daha fazla bastıramıyordu ve adamın içindeki o bulanıklığı bir nebze olsun dağıtabilmek umuduyla Björn’e bağırırken tüm hüsranı dışarı vuruyordu. Leonid, Büyük Düşes’in ortadan kaybolduğu haberini alana kadar Björn’ün durumla iyi başa çıktığını düşünmüştü.


Kaçıp gitmek sorumsuzca ve bencilce bir hareket olabilirdi fakat Leonid, yengesinin bunu neden yaptığını gayet iyi anlayabiliyordu. Bu durum aslında anne ve babasının yaşadıklarına fazlasıyla benziyordu.


“Büyük Düşes mi, Erna’yı mı kastediyorsun?”


Björn dik oturmaya çalışarak iç çekti. Başını bir yana doğru bıraktı ve öylece gökyüzünü seyretti. Bu hareket, vücuduna keskin bir acı dalgasının yayılmasına neden oldu. Robin birkaç düzgün darbe indirmeyi başarmış gibiydi.


“Yakında dönecek.” diye mırıldandı Björn, sersemlemiş bir halde.


“Ya da belki de dönmez.” dedi Leonid.


“Kapa çeneni, Leo.”


Björn bakışlarını pencereden kaçırdı ve parmaklarını tembelce saçlarının arasından geçirdi. Erna’nın artık içinde bulunmadığı malikane, yavaş yavaş görüş alanına girmeye başlamıştı.


“Erna beni seviyor.”


'Artık sevmediğim bir koca.'


“Geri dönecek.”


“Björn.”


“Geri dönmesi gerekiyor.”


Araba sarsıla sarsıla ilerlerken Björn kendi kendine mırıldanmaya devam etti ve tam malikaneye varmak üzereyken bilincini kaybetti. Leonid, zeki olduğu kadar aptalca da davranan bu adama bir süre öylece baktıktan sonra başını salladı ve arabadan indi.


“Ekselansları.” dedi Bayan Fitz şaşkınlıkla ve saygıyla eğildi.


“Günaydın Bayan Fitz, Björn oldukça sarhoş ve şu an bilinci kapalı.”


Neyse ki herkes bu duruma fazlasıyla alışıktı.


“Harbour Caddesi’nde bir kavgaya karıştı.”


Bu açıklama da Bayan Fitz’in duymaya alışkın olduğu şeylerden biriydi.


“Kolu kırılmış gibi görünüyor, bu yüzden bakması için bir doktor çağırmaya değer.”


Ne yazık ki, bu son söz odadaki herkesi şoka uğrattı.

Yorumlar