The Problematic Prince - 123. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Björn bir puro yaktı. Erna gittikten sonra yeniden başladığı bir alışkanlıktı bu; artık kadının öksürükleri, onun yanında sigara içtiği için kendini suçlu hissetmesine neden olmuyordu.


Yoğun, koyu dumanın arasından Erna’nın taşralı kız kıyafetleri içindeki ve meydanda dolaşan halinin hatıralarını görebiliyordu. Genellikle sadece kalabalıklar dağıldığında ortaya çıkar ve Björn’ün gözüne çarpardı.


O güzel genç kadının, kır kulübündeki her bir erkeğin dikkatini çektiği zamanı düşündü. Björn, kendisinin de herkes kadar ondan etkilendiğini ve Erna’nın peşinden koşmasının sadece bahsin verdiği o heyecandan ibaret olmadığını memnuniyetle itiraf ediyordu.


O çocuksu oyun, hayatında bir dalgalanmaya yol açmıştı. Bundan kaçınabilir ve yalnızlığının tadını çıkarabilirdi ama o bunun yerine, tıpkı diğer herkes gibi istekle o geyiğin peşine düşmüştü ve bunu durdurmaya çalıştığında ise bedelini ödemişti. En azından inandığı şey buydu ama işin aslı, ne yaptığını gayet iyi biliyordu.


Sonra o bahsi kadının kendi dudaklarından duymuş ve aniden her şey karararak boşluğa düşmüştü. Dayanılmaz bir endişe hissinin esiri olmuş ve her şeyi itiraf etmek istemişti.


Erna’nın kendisinden beklediği her şey olmayı, onun her zaman hayalini kurduğu o koca haline gelmeyi istediğini fark etmişti. Kadın onu dünyasının merkezi olarak görüyordu, kendisi ise kadının kendi dünyasının merkezi olmasına izin vermeyecek kadar inatçıydı.


'Ödül, Gladys’e karşı bir kalkan, kusurlu bir eş.'


Erna’nın sözleri Björn üzerinde felç edici bir etki yaratmış, onu her şeyi anlamlandırma mücadelesiyle baş başa bırakmıştı. En nihayetinde, başından beri karısına kötü davranmıştı. Kadın buna neden katlanamamıştı ki?


'Boşanma.'


Kadının dudaklarından dökülen o son kelime, Björn’ün o kırılgan bariyerinden geriye ne kaldıysa paramparça etmişti. Durum kontrolden çıkmıştı ve kendisinin tek yaptığı, kadının bunu düşünmesini engellemeye çalışmaktan ibaretti. Kazanma yeteneğine fazlasıyla güveniyor, elinde kazanan bir kart serisi tuttuğuna inanıyordu.


Björn gece gökyüzüne baktı ve içindeki o gitgide büyüyen çaresizlik ile başarısızlık kokusunu gizlemek için elinden gelenin en iyisini yaparak purosunun devasa dumanını dışarı üfledi. Son zamanlarda bu duyguları çok sık yaşıyordu ve bu da puro alışkanlığını kontrol etmesini zorlaştırıyordu.


“Boşanma...”


Björn bu kelimeyi fısıldadığında, sözcükler rüzgarın alıp götürdüğü yoğun bir puro dumanına dönüştü.


Erna’nın tehditlerine rağmen, ona karşı içinde bir parça şefkat ve acıma hissi taşıyordu. Belirli beklentileri artık karşılayamıyor olsa da Erna hâlâ onun karısıydı. Kadın, borçlarını hiçbir zaman kendi arzuladığı şekilde kapatmayı beceremezdi.


Yaklaşan arabanın sesi Björn’ü daldığı bu iç hesaplaşmadan kopardı ve fıskiyeli havuzun kenarından ayağa kalktı. Adımları her zamanki gibi sakin ve kararlıydı.


*.·:·.✧.·:·.*


Solgun kış güneşinin altında, kırağıyla kaplanmış tarlalar sanki elmaslarla doluymuş gibi ışıldıyordu. Çıtırdayan adım sesleri, narin ayakların donmuş çimenler arasında gezinmesiyle o dingin sessizliği bozdu. Erna sokağın sonundaki yalnız eve doğru ilerledi.


Ahırdan çıkan Ralph Royce “Küçük hanım.” dedi.


Erna tarlanın kapısını kapattı, derin kapüşonunu arkaya iterek sıcak bir şekilde gülümsedi.


“Günaydın.” dedi.


“Bu dondurucu havada gerçekten bir kez daha sabah yürüyüşüne mi çıktınız?”


Erna kibar bir baş selamıyla karşılık verdi ve eve doğru yöneldi. Bayan Greve’in bitmek bilmeyen telaşı ve dırdırı neredeyse anında başladı. Erna, içi endişeyle dolu olan bu yaşlı kadını ancak teskin ettikten sonradır ki kendi odasına çekilebildi.


Bir süre dinlenip kitap okuduktan sonra Erna, büyükannesiyle birlikte kahvaltının tadını çıkardı. Erken gelen kıştan, Bayan Greve’in artrit ağrılarından ve yeni doğan buzağıdan konuştular. Erna’nın şehirdeki hayatından kimsenin bahsetmemesi gerektiğine dair yazılmamış bir kural vardı.


Erna bulmaca çözerken ve büyükannesiyle sohbet ederken sabah vakti oldukça yavaş ilerledi. Postacı birazdan gelecekti ve Erna her zaman büyük bir istekle postaları beklerdi.


Kalın, yünlü bir şala sarınarak postacıyı beklemek üzere dışarı çıktı. Boşanma davasına dair Schuber’den bir haber almayı umuyordu. Endişelenecek bir şey olmadığını biliyordu, Björn ile olan evliliği çok uzun zaman önce bitmişti ve geriye kalan tek şey hukuki meselelerdi.


Parlak güneş ışığının altında durdu, kendini soğuk rüzgardan korumak için şalına daha da sıkı sarındı ve Baden Caddesi’ne çıkan sokağa doğru baktı. Kuşların cıvıltısıyla şenlenen huzurlu bir manzaraydı bu.


Bir ayı aşkın bir süre önce buraya olan o ani gelişinden beri her şey puslu bir hal almıştı. Günlerce derin, adeta ölüm gibi bir uykuda uyumuştu. Günler arasındaki ayrım bulanıklaşmıştı fakat bu uzun uykusundan nihayet uyandığında, dünyasının son derece basit ve net olduğunu fark etmişti.


Erna saatini kontrol etti ve yürümeyi bıraktı, görünüşe göre posta arabası bugün gelmeyecekti. Önemli değildi, nasıl olsa yarın vardı.


Her zamanki öğleden sonra rutinine sadık kalarak eve doğru geri döndü. Çalışma odasındaki kitapları düzenledikten sonra yeni çoraplar örmeyi ve belki de bol tarçınlı ve şekerli bir kek pişirmeyi planlıyordu. Kokusu, yılın bu zamanı için mükemmel olurdu.


“Ekselansları.”


Erna tam eve adımını atmak üzereyken birisi ona seslendi.


“Ekselansları, Ekselansları.”


Ses netleşti ve Erna bunu tanıyabileceğini düşündü.


“Lisa?”


Erna duyduklarına inanamadı; arkasını döndüğünde uzun boylu, genç bir kız köy yolundan aşağıya doğru çılgınca koşarak geliyordu. Elinde büyük bir valiz vardı.


“Lisa.”


Erna gördüklerine inanmakta güçlük çekiyordu. Lisa, daha hızlı koşabilmek için önündeki engellerden kurtulmak istercesine elindeki ağır valizi bir kenara fırlatmış, bir eliyle geniş kenarlı şapkasını tutarak ona doğru koşuyordu. Yüzü gözyaşları içinde kalmıştı.


Lisa kendini Erna’nın kollarına bıraktı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.


*.·:·.✧.·:·.*


Güneş batmaya başladığında, Harbour Malikanesi konuklarla dolup taşmıştı. Dört bir yandan gelen tanınmış aileler partide yerlerini alıyordu. Kapılarında çeşitli armalar taşıyan yüzlerce araba, misafirlerini malikaneye bırakmak için sabırla kuyrukta bekliyordu. Her kesimden sosyeteyi kendine çeken bir partinin şanına yaraşır görkemli bir manzara vardı ortada.


Björn Dinyester’i taşıyan araba parti çoktan başladıktan sonra ancak varabildi. Onun geliş haberi nihayet ulaştığında Harbour Markizi’nin yüzü heyecanla belirgin bir şekilde aydınlandı.


“Burada olmana çok sevindim Björn.” diyerek içindeki heyecanı güçlükle bastırarak Björn’e doğru yaklaştı.


Zehirli bir mantar olduğu yönündeki asılsız suçlamalardan henüz yeni aklanmış bir adama bu kadar çabuk yaklaşmanın pek uygun düşmediğini bilse de partiyi hareketlendirecek ufak bir karmaşanın çıkmasını umut etmekten kendini alamıyordu.


“Büyük Düşes nasıl? Umarım sağlığı tamamen düzelir düzelmez yakın zamanda geri dönecektir.”


“Evet, karım yakın zamanda dönecek.” dedi Björn, Markiz’in bakışlarına karşılık vererek.


Salondaki tanıdık yüzlere bakarken dudaklarından dairesel bir kahkaha nefes almak kadar doğal bir şekilde döküldü. Büyük teyzesinin nasıl parti verileceğini iyi bildiğinin farkındaydı.


Kalabalığın arasında yavaş adımlarla ilerleyen Björn, Büyük Düşes hakkında çok sayıda tebrik ve soru kabul etti. Sorular her ne kadar bir parça rahatsız edici olsa da, Björn ustaca bir tavırla aynı şeyleri tekrar tekrar dile getirerek hepsini yanıtladı.


En azından bu durum, çalışma odasındaki portreyle girdiği o ahmakça tartışmalardan çok daha iyiydi. Çoğu sosyal davete ve gelen her teklife fütursuzca icabet etmesinin nedenlerinden biri de zaten buydu.


“Siz ikiniz tam da bu partide birlikte dans etmemiş miydiniz?” diye mırıldandı ev sahibi kadın, dizginleyemediği bir gururla. Sözleri Björn’ün kalbini tırmaladı. “Ne kadar da birbirine yakışan bir çifttiniz, ikinizi de büyük bir hayranlıkla izlediğimi hatırlıyorum.”


Björn, Kontes’e bakarken yüzünde son derece doğal bir tebessümün belirmesine izin verdi. Kendisine böylesi berbat durumların ortasında bile nasıl sakin kalacağını öğrettiği için Erna’ya içten içe derin bir minnet duyuyordu.


O geceyi düşündükçe kalbi sızlıyordu. Büyük bir başarı olarak nitelendirilen o gecede Kontes, Erna’nın göz alıcı güzelliğinden ve Prens’in yanında böyle bir kadın olduğu için ne kadar şanslı olduğundan övgüyle bahsetmişti.


Leonid sessizce “Björn, iyi misin?” diye sordu.


Björn kadehini gevşekçe tutuyordu, Veliaht Prens’in buraya sırf kardeşine göz kulak olmak için geldiği çok açıktı. Normalde bu tarz partilerden nefret ederdi ama anneleri, sırf Björn için duyduğu endişeyi biraz olsun yatıştırabilmek adına Leonid’in gitmesi konusunda ısrarcı olmuştu.


“Nasıl bir yüz ifadesini tercih edersin? Soylu Veliaht Prensimiz benim için kendini çamurun içine attığına göre, sana bunun karşılığını ödemeliyim.”


Björn, bir zamanlar Erna’nın partiye katılmaya cesaret edemeyip utangaç bir halde tek başına dikildiği ziyafet salonunun köşesine doğru yürüdü. Arkasını dönüp kendisini sadece izlemekle yetinen Leonid’e baktı. Kardeşinin bu sessizliği Björn’ü sadece geriyordu.


“Eğer bana bir örnek sunmak istersen sevinirim, zira benim aklıma dürüst olmak gerekirse hiçbir şey gelmiyor.”


“Neden böyle davranıyorsun?” diye sordu Leonid iç geçirerek. “Annem sen ve Büyük Düşes için çok endişeleniyor, babam da öyle.”


“Nezaketiniz için teşekkür ederim ama ben iyiyim.”


“Björn.”


“Bana ninni söyleyecek bir dadım var, o yüzden benim için endişelenmene gerek yok.”


Björn saçmaladığının farkındaydı ama kendine engel olamıyordu. Erna’nın adının sürekli zikredilmesi onu çileden çıkarmıştı. Söyleyecek daha çok şeyi olan Leonid’in yanından geçip giden Björn, gürültülü bir şekilde eğlenen bir grubun arasına karıştı. Bu haksız bir öfkeydi fakat aynı zamanda, şu an için uygulayabileceği en iyi strateji gibi görünüyordu.


Nihayetinde parti oldukça sıkıcıydı. Ölçüsüzce içilen içkilerin ve sohbetlerin arasında Björn, normalde içeceğinden çok daha fazlasını tüketti. Kontrolü kaybetmeye başladığını hissettikçe sabrı da yavaş yavaş tükeniyordu.


Uygun birer bahane öne sürerek ziyafet salonundan ayrıldı ve malikanenin doğu tarafında yer alan, o şamatalı atmosferin giderek azaldığı koridora geçti. Aniden zihnine şiirsel düşünceler üşüştü.


Tam o sırada koridorun uzak ucundan bir çığlık yankılandı. Bu ses, Erna’nın o gün sergilediği korkunun aynısıyla doluydu. Malikanenin bu gözlerden uzak köşesinde neyin dönmekte olduğu çok açıktı, sarhoş bir kadın ve ucuz tiyatro sahneleri.


Björn’ün içinden büyük bir bıkkınlık ve hayal kırıklığı dalgası yükseldi, ağzından küfürle karışık bir iç çekiş döküldü. Yüzünü korku dolu çığlığın geldiği yöne doğru çevirdi. İleriye doğru büyük adımlarla yürürken ağır ayak sesleri koridorda yankılanıyordu.

Yorumlar