The Problematic Prince - 120. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Cebindeki köstekli saatin tık sesiyle kapanışı, Büyük Dük köprüsünden geçen arabanın içinde bir son bulma hissi uyandırdı. Björn pencereden dışarıyı seyretti, kendi üzerindeki içki kokusunu alabiliyordu ve iç çekti.


Devriyeye çıkmış gece bekçileri, gecenin içinde yavaşça süzülen arabayı fark edip fenerlerini o yöne çevirdiler; kraliyet armasını gördüklerinde ise saygıyla başlarını eğdiler.


Sokak lambaları etrafa puslu ışık hüzmeleri yayıyordu. Erna’nın çoktan uyumuş olması gerektiğini biliyordu ve kadını bir kez daha bekletmek zorunda kaldığı için kendi kendine lanet okudu. İçindeki bu hüsran, dışarıya bir kahkaha olarak yansıdı.


Prens Alexander’ın ısrarcılığı, Björn’ün niyetlendiğinden çok daha fazla içmesine neden olmuştu; Prens’in tadı en az kız kardeşininki kadar acıydı. Fakat sonuna kadar dayanmayı başaran kişi Leonid olmuştu, her iki yanındaki sarhoşlara selam durur gibi çay bardağını kaldırıyordu.


Prens, kız kardeşinin adını sayıklayarak en sonunda bilincini kaybetmişti. Björn, Hartfordların bu sevecen bağına hayran kalarak son bir yudum daha aldı.


Ayrılmadan önce Leonid, Björn’e “Geleceğin hakkında dikkatlice düşün.” demişti.


Björn, çayını yudumlayan ve sarhoş taklidi yapan Leonid’e baktı, kardeşinin çıkış yolunu kapatması karşısında ona hiçbir şey söylemedi. Leonid’in geri adım atmadan öylece dikildiğini görmek onu şaşırtmıştı.


“Ciddiyim, dinlemen gerek.” diyerek Leonid, Björn’ü omzundan yakaladı.


“Neden? Tacı devretmeye gerçekten bu kadar hevesli misin?” dedi Björn.


Leonid hiç tereddüt etmeden başını salladı. “Eğer bu Lechen’in ve senin iraden olacaksa, evet fakat bunu hafife almamalısın. Kalbinin derinliklerine bak ve cevabını ondan sonra ver.”


Björn, inatçı mizacıyla tanınan Veliaht Prens’e olan öfkesini dışa vurmaktan kaçındı; onu kışkırtmamasının daha iyi olacağını biliyordu. Veliaht Prens, tüm inançlarına rağmen sarsılmaz bir fundamentalistti.


Yorgun bir iç çekiş ve keyifsiz bir kıkırdamayla Björn, parmaklarını dağılmış saçlarının arasından geçirdi. Bir keresinde Leonid’i öfkeyle nasıl sarstığına dair hatıralar zihninde canlandı.


Tacın Björn’e geri verilmesini haykıran pek çok insan olmuştu fakat mevcut Veliaht Prens için de bir o kadar ses yükseliyordu. Leonid’in Veliaht Prens olmanın ağırlığını ustalıkla göğüslediği düşünülürse bu beklenen bir durumdu.


Araba malikaneye vardı ve patika yoldan yavaşça ilerlemeye başladı.


Tacı hiçbir pişmanlık duymadan teslim etmişti. Bunun doğru şey olduğuna inanıyordu, öyleyse neden daha derini kurcalamak zorundaydı ki? Björn artık bunun üzerinde durmak istemiyordu. Zihni yorgunluk ve bolca alkol yüzünden bulanmıştı. Tek istediği Erna’nın yanına kıvrılmak ve uyumaktı.


Araba durduğunda bu istek, kısa sürede kontrolden çıkan yoğun bir arzuya dönüştü.


“Ekselansları, iyi misiniz?”


Bir görevli ona yardım etmek için yaklaştığında, adamın yanından sendeleyerek geçti ve malikaneye doğru büyük adımlarla ilerledi. Çevresindeki her şey şiddetle dönen bir pus bulutu gibi olsa da zihni tek bir konuda son derece netti: Erna.


Karısını sadece düşünmek bile zihnini onun o çiçeksi kokusuyla doldurmaya yetiyordu. Erna için bu merhemi seçtiğinden ötürü Bayan Fitz’e teşekkür etmeyi aklının bir köşesine yazdı.


Björn en sonunda kendini yatak odasının kapısının önünde buldu, ilk başta kapıyı çalmaya niyetlendi ama sonra bundan vazgeçti ve olabildiğince sessiz bir şekilde Büyük Düşes’in yatak odasına sızdı.


Mümkün mertebe sessiz kalarak yatağın Erna’nın yattığı tarafına doğru ilerledi. Karısını uyurken izlemek istiyordu ama ayağına bir şey takıldı, aşağı baktığında yerde rasgele etrafa saçılmış kıyafetler gördü.


Bu hiç Erna’ya göre bir şey değildi.


Yatağa doğru “Erna?” diye fısıldadı.


Yatağın boş olduğunu fark etti. Örtüleri geriye doğru çektiğinde, yatakta kesinlikle kimsenin olmadığını gördü. Sarhoş zihni bu durumu anlamlandırmaya çalışırken uzun bir süre hareketsizce öylece kalakaldı.


“Erna?” diye daha yüksek sesle seslendi Björn.


Çılgınca yatak odasının her köşesini, her koltuğu ve dolabı aramaya başladı. Kabul salonuna koştu ve banyoyu altüst etti. Hiçbir yerde yoktu.


Björn kadının bu odaya hiç dönüp dönmediğini düşündü fakat gece kıyafetlerinin yerde duruyor olması döndüğünü gösteriyordu. Gardırobuna baktığında, birisi aceleyle bir şeyler aramış gibi kıyafetlerinin her yere saçılmış olduğunu gördü. İlk başta bunun Erna olamayacağını düşündü ama başka kim olabilirdi ki?


“Erna?” diye tekrar seslendi Björn, aniden tamamen ayıldığını hissetmişti.


Yatağa doğru koştu ve çılgınca hizmetçi zilinin ipini çekmeye başladı.


*.·:·.✧.·:·.*


Vaktin çok erken olmasına, hatta güneşin henüz doğmamış olmasına rağmen Schuber İstasyonu hâlâ hareketliydi. Tren beş dakika önce perona yanaşmıştı ve herkes kapıların önünde telaşla koşturuyor, vedalaşıyor ve büyük valizleri kapılardan içeri taşıyordu.


Erna, geniş kenarlı şapkasının gölgelerine gizlenmiş ürkek gözlerle bu kargaşayı izleyerek, kendi valizini tutmuş bir kenarda nizamla bekliyordu.


O an tamamen dürtüleriyle hareket ediyordu. Bir çanta hazırlayıp gitmeyi düşündüğünde eline aldığı ilk şey kurabiye kavanozu olmuştu. Ardından ne olduğuna pek bakmadan bulabildiği kıyafetleri kapmış ve saraydan bir hayalet gibi ayrılmıştı.


Mektuplardan hoşlanmadığını bilmesine rağmen Björn’e bir mektup bırakmıştı. Elleri kendi iradesiyle hareket ettiğinden, mektuba ne yazdığını tam olarak hatırlayamıyordu.


Tren istasyonuna kadar olan yolculuk boyunca, sabahın erken saatlerindeki işlerine gitmek üzere yola koyulan insanlarla birlikte bir posta arabasında otururken, saraya doğru arkasını dönüp bir kez bile bakmadı.


“Merhaba genç hanım, biniyor musunuz?” Bir kondüktör onu daldığı düşüncelerden kopardı.


“Ah, afedersiniz?”


Peron yavaş yavaş boşalıyordu ve Erna, trene henüz binmemiş olan sadece birkaç kişiden biri olduğunu fark etti.


“Binmek istemiyor musunuz?” Kondüktör, trene binmekte güçlük çeken Erna’ya bakarak endişeyle sordu.


“Hayır!” Erna aceleyle başını iki yana sallayarak seslendi. “Özür dilerim. Bineceğim.”


Kondüktör Erna’nın çantasını aldı ve vagona binmesine yardım etti. Bu durum ona, tam olarak aynı girişimi denediği geçen baharı hatırlattı. Eğer o zaman Pavel’i beklemek zorunda kalmayıp tek başına gitmiş olsaydı, şimdi nerede olurdu?


Kaderleri bir sona ulaşmıştı. Artık aşka dair hiçbir arzu kalmamıştı. Onu sevdiği için elinden gelenin en iyisini yapmıştı ancak tüm çabaları ona sadece yaralar bırakmıştı.


Daha önce de olduğu gibi, Erna trendeki yerine otururken arkasına dönüp bakmadı. Son yolcularının da binmesiyle birlikte, Buford’a gidecek olan tren hareket etti. Yeni günün ilk ışıklarına doğru beyaz buharlar yayılıyordu.


*.·:·.✧.·:·.*


Björn, Büyük Düşes’i arama çalışmalarını durdurdu.


“Ekselansları?” diye sorguladı Bayan Fitz.


Björn, karısının yazı masasında bulduğu mektuba dik dik bakarak hareketsizce kalakaldı. Arama çalışmalarını durdurmasına neden olan şey tam olarak bu mektuptu.


“Ekselansları, Büyük Düşes’i bulmalıyız.” diye ısrar etti Bayan Fitz.


“Bırak kalsın.”


Björn başını kaldırıp Bayan Fitz’e baktı. Artık karısını arayan yarı deli bir adam gibi görünmüyordu. İçini çekerken sabah güneşi yüzüne vuruyordu.


“Ekselansları...”


“Daha fazla aramaya gerek yok.” dedi Björn, elini saçlarının arasından geçirerek.


Mektup hâlâ elindeyken, sanki ona ihtiyacı olan tüm cevapları verecekmiş gibi gözlerini kağıda dikmiş bir halde kendini berjer koltuğun derinliğine bıraktı.


“Herkes harika bir iş çıkardı, onlara sadece bunu söyleyin ve bugünlük dinlenmelerine izin verin.”


“Ekselansları?”


“Bu kadar yeter.”


Björn, odaklanmakta güçlük çeken yorgun gözlerle Bayan Fitz’e dik dik baktı. Söyleyecek başka bir şeyi kalmayan Bayan Fitz, onu tamamen bir sessizliğin içinde bırakarak Büyük Dük’ün yatak odasından ayrıldı.


Björn gecenin bir yarısı kendisinden kaçan o fevri karısının bıraktığı mektuba tekrar bakmadan önce pencereden dışarıyı seyrederek gülümsedi.


*Sevgili Björn,*


Gece vakti kaçıp giden o fevri karısı tarafından yazılan mektup, son derece net ve mesafeli bir cümleyle başlıyordu.

Yorumlar