The Problematic Prince - 119. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Banyoda, su şırıltısı ve hizmetçilerin sessizce hareket etmesi dışında çıt çıkmıyordu; Erna banyo yaparken kimse konuşmaya cesaret edemiyordu.


Erna, suyun üzerinde yüzen taç yapraklarına bakarak banyonun ortasında sessizce oturdu ve zamanın geçmesini bekledi. Dönüş sürecinin öncesinde çok dehşete düşmüştü ama şimdi burada, bu tanıdık topraklarda olduğunda kendini sakin hissediyordu. Saray’a dönme meselesini neden bu kadar büyüttüğünü anlayamamıştı.


“Ekselansları.” dedi Lisa, hanımına endişeli bir bakış fırlatarak. “Eğer istemiyorsanız, Bayan Fitz...”


“Hayır, Lisa.” dedi Erna, başını kaldırarak.


Lisa, Erna’nın yüzündeki o hüzünlü kabullenişi gördü ve daha fazla bir şey söylemeden başını öne eğdi.


Banyodan sonra Erna gece için hazırlandı, narin bedeninin üzerine uzun bir gecelik geçirdi ve saçlarını kurdelelerle bağladı.


“Huzurlu bir gece dileriz Ekselansları.” dedi hizmetçiler odadan ayrılırken.


Erna şöminedeki odunların çıtırtısını dinleyerek odanın ortasında tek başına durdu. Belki de yeni dekorasyondan ötürü, geçen bir yılı geçirdiği bu odaya karşı bir yabancılık hissediyordu.


Yatağın kenarına otururken kendi kendine “Bir yıl.” diye fısıldadı.


Düşünecek olursa, evlendiği mevsim tam da bu mevsimdi. Erna evlilik yıldönümlerine kaç gün kaldığını saymaya çalıştı; sadece bir hafta, belki de on gün vardı. Teslim olmuş bir tavırla iç geçirdi. Sarayda bu şekilde kapalı kaldığı için günlerin takibini tamamen kaybetmişti.


Çok uzun zamandır dört gözle beklediği bir gündü bu. Bütün günü kendisiyle geçirebilmesi için Björn’ün çok meşgul olmamasını umarak, onunla kutlama yapmak için büyük planlar yapmıştı. Beklentileri konusunda kendini çocuksu hissederek kendi kendine hafifçe güldü.


Erna, sabahleyin Bayan Fitz’e tam tarihi sormaya karar verdi. Björn muhtemelen yıldönümünü ciddiye almayacaktı ama bir aile olarak tüm özel günleri kutlamak, bir eş olarak onun göreviydi.


Bu yabancı odanın içinde etrafına bakınırken gözleri kenarda duran iki kristal kadehe takıldı ve birlikte geçirdikleri ilk gecenin hatıraları yüzeye çıktı fakat çok geçmeden zihninin o karanlık derinlikleri tarafından yeniden yutuldu.


Onun karısı olarak, yatak odasında kocasına memnuniyet sunmasının kendisinden beklendiğini biliyordu. Belki de en önemli rolü buydu ancak Björn’ün ilgisini daha ne kadar canlı tutabileceğini merak ediyordu.


Uykulu gözlerle ve bulanık bir zihinle Erna şömine rafındaki saati kontrol etti, Björn’ün dönüş vakti neredeyse gelmişti.


*.·:·.✧.·:·.*


“Onu öldürmeli miyim?” diye mırıldandı Björn. “Kafasını kesip Lars’a geri göndererek savaş ilan edelim. Ondan sonrasıyla sen ve babam ilgilenirsiniz.” Björn, Alexander’ın boş koltuğunu incelerken gözlerini kıstı.


Leonid, yüzünde kurnaz bir sırıtışla su bardağını masaya bıraktı. Prenslerin toplantısı, sırf Alexander Hartford ayrılmak istemediği için ikisinin de istediğinden çok daha uzun sürmüştü. Kötü bir koku gibi oraya yapışıp kalmıştı.


Kız kardeşinin rahatını, böylesine lekelenmiş bir itibarla hayatının geri kalanını nasıl sürdüreceğini o kadar çok önemsiyor gibiydi ki... Düşüncelerini seslendirdikten sonra gözyaşlarına boğulmuştu. Björn’ün anlayışına sığınmak istiyordu ama bu çabası nihayetinde nafileydi. Şefkat göstermekten aciz bir adamdan nasıl şefkat bekleyebilirdi ki?


“Kulağa nasıl geliyor Leonid?” Björn’ün çarpık gülümsemesi adeta bir köpekbalığını andırıyordu. “Savaşın masraflarını ben karşılarım.” Björn’ün sergilediği bu bıkkınlık ve öfke elle tutulur cinstendi.


“Eğer masrafları karşılayacaksan belki uluslararası anlaşmaların ihlalini, diplomatik yalnızlaşmayı ve savaş tazminatlarını da göz önünde bulundurmak istersin.” dedi Leonid, şakayı Björn’e geri fırlatarak ciddi bir şekilde kaşlarını çattı. “Yeterince sarhoş olduğuna göre, neredeyse hemen pes edecektir.”


“Veliaht Prens’in Hartfordları hafife aldığını düşünüyorum.” dedi Björn, bir puro yakarak.


Lechen herhangi bir anlaşmayı ya da paktı bozmamış olsa bile, kitap yine de onların topraklarında yayımlanmıştı ve bu da sırrın açığa çıkmasından onları sorumlu kılıyordu. Dolayısıyla durumu düzeltmek onlara düşüyordu.


Prens Alexander liderliğindeki Lars heyetinin öne sürdüğü argüman buydu. Bu anlaşılabilir bir durumdu ve diğer herkesin söyledikleriyle de benzerlik gösteriyordu. Amaç, imkansız gibi görünen iki durum arasında kabul edilebilir bir uzlaşma bulmaktı.


Lechen’deki herkes Björn’ün Veliaht Prenslik makamına geri döneceğini düşündüğünden ve bu tamamen yanlış bir varsayım olmadığından, Lars heyeti de muhtemelen tüm bu meselelerin merkezinde yer alan Björn ile konuyu açmaya karar vermişti.


“Yine de, Lars’ın durumu kurtarmak için hazırda bir planı olması gerekmez miydi?” dedi Leonid, derin düşüncelere dalarak.


“Bunu bana neden soruyorsun?” diye yanıtladı Björn, puro dumanının arasından. “Veliaht Prens’in görevleri, Veliaht Prens tarafından yürütülür.”


“Björn.”


“Başkalarının işlerini yapacak kadar boş vaktim yok.” dedi Björn, yarıya kadar dolu konyak kadehini dairesel hareketlerle sallayarak.


Tam Leonid bahsetmekte tereddüt ettiği bir konuyu açmak üzereyken, Alexander nihayet bir görevlinin yardımıyla geri döndü. Björn’ün tahmin ettiği gibi, Prens meseleden henüz el çekmeye hazır değildi.


“Büyük Düklüğümün bedeli, şu aptal sarhoşa ortak olmakmış Leo.” diye fısıldadı Björn, Alexander koltuğuna geri dönerken. “Gerisi senin iradene kalmış.”


Björn, odanın kenarında bekleyen bir görevliye bir bakış fırlattı. Artık boşalmış olan konyak şişesi, taze bir şişeyle değiştirildi.


“O halde, istediğin planı hazırla.”


Björn saatini bir kez daha kontrol etti ve taze konyaktan kadehini doldurdu. Nihayet yerine oturan Prens Alexander, çoktan Gladys hakkında saçmalamaya başlamıştı bile. Kız kardeşine olan sevgisi onu gözyaşlarına boğuyordu.


Björn, tüm bu süre boyunca Alexander’ı cankulağıyla dinliyormuş gibi görünerek, yüzünde son derece nazik bir tebessümle içkisini tazeledi. Buradan ayrılıp Erna’ya dönme vakti çoktan geçmişti.


*.·:·.✧.·:·.*


Erna uykusundan uyandı ve gece yarısının geçtiğini fark etti. Björn hâlâ dönmemişti. Yavaşça yatakta doğruldu, ne bir üzüntü ne de bir hayal kırıklığı hissediyordu.


Detayları bilmese de, eğer Björn hâlâ saraydaysa Prens Alexander ile olan görüşmesinin ciddi bir mesele olması gerektiğini tahmin ediyordu. Bu gece eşlik görevlerini yerine getirmek zorunda kalmayacağı düşüncesi içini bir rahatlama hissiyle doldurdu.


Yeniden uyumayı düşündü ama vaktin sabaha yaklaşması sebebiyle Björn her an dönebilirdi. Prens’in çiçeği, göz alıcı bir şekilde açmak için hazır bekliyor olmalıydı.


Erna iç çekti ve dağılmış saçları ile kurdelelerini düzeltmeye koyuldu. Kırışan pijama takımını çekiştirip nizamladı ve geceliğinin önünü kapatmak üzere elini uzattığında, parmakları karnının üzerinde durakladı.


Artık bir çocuk taşımadığı gerçeği kalbini tırmaladı. Zihni yavaş yavaş berraklaşıyordu.


İlaçların etkisiyle daldığı o uykudan nihayet uyandığında, çocuğa dair tüm izler Björn’ün emriyle saraydan temizlenmişti. Björn, sanki o çocuk hiç var olmamış gibi, yaşanan düşükten ya da bebekten bir daha asla bahsetmemişti.


Björn’ün yapısının böyle olduğunu biliyordu, belki de konuyu açmayarak kendince düşünceli davrandığını sanıyordu. O günden beri Björn bir koca olarak üzerine düşenleri yapıyor ve ileriye doğru adım atmak için büyük bir çaba sarf ediyordu.


Erna tüm bunları anlıyordu ama yine de bir türlü anlam veremiyordu. Neden? Neden her şey bu şekilde gerçekleşmek zorundaydı?


Ağladığını duyduğunda ve yanaklarından süzülen gözyaşlarının sıcaklığını hissettiğinde kendi kendine şaşırdı. Bu yabancı oda gözlerinin önünde bulanıklaştı.


Erna, iyi olmadığı hissinden sıyrılmak için büyük bir mücadele verdi. Gözyaşlarına karşı koymaya çalıştıkça, içindeki keder daha da derinleşiyordu. Bir mendil bulmak amacıyla yataktan kalktı ama ayakları yere basar basmaz kendini yerde, dizlerinin üzerine çökmüş bir halde buldu.


İyi olmadığı halde iyiymiş gibi davranıyordu. Björn’le geçirdiği, korkutucu ve acı dolu o ilk gecenin hatıraları zihnine hücum etti. O geceyi takip eden o yalnız sabah... Prenses Gladys olmadığı için nefretle dolup taşan o sayısız gün ve tüm bunları hiç umursamıyor gibi görünen kocası... Beklemiş, beklemekten yorulmuş ve her an incinmeyi göze almıştı. Yine de, tüm bunlara rağmen kendini Björn’e aşık olurken bulmuştu.


İyi olabilmesinin tek sebebi Björn’e sahip olmasıydı. Bu yüzden, bunu yapabileceğini bilerek onu sevmeye çalışmıştı. Björn’ü sevmek onun için son derece doğal ve kolaydı fakat şimdi sanki nefes almayı unutmuş gibi hissediyordu.


Erna artık kendi kendine bunu itiraf etmek zorundaydı: Björn’ü artık sevemiyordu ve evliliklerinin bir sonraki sayfası mevcut değildi.


Björn eve döndüğünde ne yapması gerektiğini düşündü. Artık iyi bir eş ya da adamın bir zamanlar gördüğü o güzel çiçek olamayacağını biliyordu. Yanağından süzülen yaşlar elinin arkasına düştü.


Bir zamanlar aşkla açan o çiçek, şimdi solup gidiyordu. Erna iyi olmadığını biliyordu.


Björn’ün ve Büyük Düşes’in hayatı, onu yok etmekle tehdit eden dayanılmaz bir yaraya dönüşmüştü. Onu artık sevmiyordu ve onun için artık gülümseyemiyordu. Çocukları da yoktu, o halde kendisi neden hâlâ buradaydı?


Erna kalması için bir neden bulamıyordu. Gözyaşlarını silerek sendeliyerek ayağa kalktı.


'Björn’ün Veliaht Prens olarak ne kadar çok sevildiğini biliyor musun?'


Erna, Prenses Gladys’in kendisine sorduğu sorunun cevabını biliyordu. Tüm Lechen tarafından çok sevilen Björn’ün ne kadar parlak bir insan olduğunu anlıyordu. Hatta onun tacı yeniden devralıp devralmayacağını bile merak ediyordu. Onunla evli kalmaması Björn için daha iyi olacaktı.


'Sevgili bebeğim, lütfen Annette’i de mutlu et.'


Büyükannesini düşündüğünde Erna’nın gözyaşları dindi. Erna, büyükannesinin hatırı için pek çok şeye katlanması gerektiğini düşünmüştü ama artık burada daha fazla mutlu olabileceğinden emin değildi. Onlar artık sadece birbirlerinin mutsuzluğuydu.


Erna bu gerçeği kabul ederek saçlarını çözdü. Pembe yumuşak kurdele yere düştü, hemen ardından da Erna’nın geceliği onu takip etti.


Onun ödülü ve kalkanı olarak geçirdiği son bir yılda, Björn’e olan borcu tamamen ödenmişti. Artık bu şekilde yaşamaya daha fazla devam edemezdi.


Erna gözlerini açtı ve geceliğini son kez üzerinden çıkarıp attı. Şöminenin titrek ışığı, solgun bedenini turuncunun koyu tonlarıyla aydınlatıyordu. Arkasını döndü ve son kez kapıyı açtı.


Çiçeklerin döküldüğü yatak odası, şimdi bir mezar kadar sessizdi.

Yorumlar