The Problematic Prince - 114. Bölüm (Türkçe Novel)

Mağazadaki hareketlilik yatıştığında, orada bulunanlar aynı sonuca vardı: Prens karısını seviyordu. Geçmişteki evlilik ve boşanma tuntunalarından tamamen bihaber, ilk çocuklarının haberinin tadını çıkaran diğer tüm genç babalar gibi görünüyordu.
Bu durum pek çok kişi için bir teselli kaynağı olmuştu, özellikle de geçmişte Kraliyet Ailesi’nin itibarını lekelemek için kullanıldığı düşünüldüğünde. Evlilikleri bir mantık evliliğiydi ve gerçek bir sevgiden yoksundu; Lars’ın cadısının Lechen Kraliyet Ailesi’ni parmağında oynattığı gerçeği ise göz ardı edilemezdi.
Lechen Veliaht Prensi, sırf ulusal çıkarlar uğruna anlaşmalı bir evlilik yapmış ve hatta ülkesi adına tahtından feragat edecek kadar ileri gitmişti. Böylesine bencilce olmayan bir eylem, oldukça asil bir fedakarlık olarak kabul ediliyordu.
“Paranızı kabul etmeyeceğim, Ekselansları.” dedi şekerlemeci dükkanının sahibi.
Björn, Erna’nın en sevdiklerini arayarak tatlı dükkanına göz gezdirirken adam duygulanmıştı ve gözleri dolmak üzereydi. Bu durum, onun karısına büyük bir bağlılık ve sevgi duyan bir koca olduğunu gösteriyordu. Durumu tarif edecek başka bir kelime yoktu.
“Bunu, Büyük Düşes Ekselanslarını yanlış anladığımız için bir özür olarak kabul edin lütfen.” dedi tezgahtar kadın.
Kadının bulup çıkardığı hediye kutusu renkli kurdeleler ve ambalaj kağıtlarıyla sarılmıştı, tam da Erna’ya layık bir hediyeydi.
“Müteşekkirim.” dedi Björn. “Belki bir dahaki sefere bir hediye vermek isterseniz, bunu doğrudan karıma iletirsiniz.” diyerek tezgahtara göz kırptı.
“Onu görebileceğim bir gün gelecek mi dersiniz?”
“Elbette,” Björn bir anlığına düşüncelere daldı ama başıyla onayladı, “çünkü kendisi bu mağazayı çok sever.”
Björn, Erna’nın taşrada yaşadığı dönemlerde bir mağazayı saraydan çok daha görkemli ve güzel hayal ettiği o zamanı hatırladı. Erna’nın tam da bu mağazaya çiçek teslimatı yaptığını hatırlayınca gülümsedi.
Malikanede bolca tatlı ikramı bulunsa da, Björn hâlâ karısı için daha fazlasını satın alma dürtüsü hissediyordu. İşte o an, Erna’ya çok daha yakından dikkat ettiğini fark etti; özellikle de son zamanlarda şekerlemelerle daha sık oynamaya başlamıştı ki bu da hamile olduğunun bir işareti olmalıydı.
Björn bir an için eve dönmeyi düşündü ama bunun yerine birinci kata indi. Kalabalık gittiği her yerde onu takip ediyordu ama o onlara aldırış etmedi. Eğer onun bu çabaları Büyük Düşes’in halk arasında sevilmesine yardımcı olacaksa, bir seyirlik malzeme olmayı sineye çekecekti.
Şapka dükkanının önünden geçti ve buranın Erna’nın çiçeklerini teslim ettiği yerle aynı dükkan olup olmadığını merak etti. Vitrinde sergilenen şapkalar gerçekten çok güzel ve renkli olsa da, Erna’nın kendi çabalarının yanında sönük kaldıklarını kendisi bile görebiliyordu; kadının diğerlerinden daha yüksek bir ücret aldığına dair övünmesi bir mübalağa olmamış olmalıydı.
Björn birinci kata göz gezdirmeye devam etti, ardından parıldayan takıların sergilendiği bir vitrinin önünde durdu. Kıtanın en iyi mücevheratçısına erişimi varken, sıradan bir kuyumcudan bir şeyler satın almayı düşünüyor olması ona eğlenceli geldi.
Bu ironiye rağmen Björn dükkandan içeri adımını attı. Erna için özel bir şey, şimdiye kadar aldığı her şeyden daha özel bir şey almak istiyordu. Erna’nın hayatını güzellik ve ihtişamla doldurma arzusu benliğini esir almıştı.
Kadına arzuladığı her şeyi verebilirdi ama Erna öyle kolayca tatmin olacak biri değildi ve bu durum Björn’ü sadece daha kararlı kılıyordu. Kusursuz hediyeyi bulma konusunda bir aciliyet ve huzursuzluk hissediyordu.
Björn, Erna’yı memnun etme arzusu karşısında sık sık karmaşa yaşıyordu. Hayatının herhangi bir önemli parçasını hiçbir zorluk çekmeden kontrol edebildiği gerçeğiyle, kadına karşı hissettiği bu duyguları kontrol edemiyor oluşunu bağdaştırmak zordu. Ne kadar çok denerse, o kadar çok endişeye kapılıyordu.
Erna ona neşe ve huzur getirmeliydi ancak bunun yerine onun özgürlüklerini sarsan bir değişken haline gelmişti. Kadın, artık işlevselliğini yerine getiremediğinde bile onu arzudan deliye döndürüyordu. Kendini içinde bulduğu bu durum oldukça komik ve ironikti.
“Bunun ona çok yakışacağını düşünüyorum.” diyerek Björn, şıngırdayan tılsımları olan platin bir bilezik seçti.
Bilezik gösterişli olmasa da, işçiliği narin bir zarafete sahipti ve bu da onu Erna için mükemmel bir hediye kılıyordu.
Björn, Erna’nın gün boyunca narin hareketlerle uğraşırken bileziğin onun bileğinde duracağını düşünmekten bile tatmin oluyordu. Bunun, kadının her gün takıp keyif alabileceği kullanışlı bir hediye olacağını biliyordu.
“Bunu alıyorum.” dedi Björn tezgahtara.
Mağazanın içinde gerisingeri yürürken, o güzel gülümsemesini görebilmek için aniden Erna’nın uyanık olmasını diledi. Onun için titizlikle seçtiği hediyeleri aldığında yüzünde belirecek o neşeye tanıklık etmek istiyordu.
Erna’nın kesinlikle bayılacağını bildiği büyük bir çiçek buketi satın almadan önce, orada burada gezinerek birkaç küçük hediye daha seçti.
Kalabalık, Prens’in karısı için tüm bu hediyeleri satın almasını izlerken, Lechen halkının tapacağı yeni bir aşk hikayesine dair bir beklenti büyüyordu. Reddedilmiş bir Prens’in donmuş kalbini eriten taşralı bir kızın hikayesi... Ya da belki de kötü bir babanın yarattığı borç kulesinden düşük seviyeli bir kızı kurtaran beyaz atlı asil bir Prens’in hikayesi. Her iki durumda da, bu hikayenin sıradan bir masaldan çok daha fazlası olacağı aşikardı.
Bu yeni anlatının başkarakteri, daha önce kötü adam olarak kabul edilen kadından, Erna Dinyester’den başkası değildi.
*.·:·.✧.·:·.*
Erna, her an daha da büyüyor gibi görünen bir acıyla sarsılıyordu.
Odayı keskin kokusuyla dolduran kan kaybı nedeniyle bilinci bulanmaya başlıyordu. Erna’dan zayıf hıçkırıklar halinde acı dolu feryatlar ve çaresiz yakarışlar yükseliyordu. Yatak odasındaki atmosfer ağır ve kasvetliydi.
“Doktor... bebeğim...” Erna başını yastıktan kaldırdı.
Doktordan bebeğini korumasını istemek istiyordu ama acı o kadar şiddetliydi ki dudaklarını dilediği gibi hareket ettiremiyordu. Acının bir an önce dinmesini istemekten bile acizdi.
“Ekselansları, sadece biraz daha sabırlı olmanız gerekiyor.” dedi doktor.
Bu, bebeğin iyi olacağı anlamına mı geliyordu?
Erna bunun imkansız olduğunu biliyordu ama yine de bir umut ışığına tutundu. Kanamanın durduğunu, acının onu terk ettiğini ve bebeğin sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden sağlıklı bir şekilde büyümeye başladığını hayal etti fakat bu sadece bir fanteziden ibaretti. Sonbahar mevsiminin geçip gittiğini, kışın geldiğini ve ardından, mevsimin sonunda tıpkı babası gibi güzel bir erkek bebek dünyaya getirdiğini hayal ediyordu.
Sesi giderek zayıflıyordu ama yine de Björn’ü çağırmaya devam etti. Bir oğulları mı yoksa bir kızları mı olacağını ve bebeğin en çok hangi ebeveyne benzeyeceğini bilmek istiyordu. Björn’le bu konuları daha önce hiç konuşmamıştı, adamın yüzünde sıkıntılı bir ifade görmekten çok korkuyordu. O huzursuz gülümseme yüzünden hayatının kontrolünü kaybetme düşüncesine katlanması çok zordu.
Hamile olduğunu öğrendiğinden beri tek bir an bile rahat nefes alamamıştı. Babasının yaptıklarından duyduğu utanç yüzünden sabah bulantılarını bile herkesten gizlemişti. Björn’le birlikte yapmak istediği o kadar çok şey vardı ki ama bir türlü hiçbirini yapamıyordu.
Zayıf olduğu için kendisinden nefret ediyordu. İyi bir eş ve Büyük Düşes olma konusundaki bu saplantısının, bir şekilde bebeği üzerinde olumsuz bir etki yaratıp yaratmadığını merak etti.
Erna, aşk hakkındaki o bencilce hayallerinin mi kalbinin çökmesine ve çocuğunu tehlikeye atmasına neden olduğunu bile düşünmeye başladı. Sadece tek bir yapay çiçek olarak Björn’ün arzusunu tatmin etmekle yetinseydi, her şeyin daha iyi olup olmayacağını sorguladı.
Erna utanmış ve kendini aptal gibi hissetmişti. Yetersizdi.
Doğmamış çocuğunun ondan nasıl nefret edeceğini düşündüğü sırada, bedeninden korkunç bir acı dalgası yükseldi. Akan kandan daha farklı bir şey hissetti ve hareket edemez hale geldi. Acıya katlanırken tek yapabildiği, o çaresizlik ve umutsuzluk hissine göğüs germekti.
“Doktor, bitti.”
Erna, hemşirenin sesindeki bariz rahatlamayla bunu söylediğini duyabiliyordu. Aniden aceleci ayak sesleri duyuldu ve fısıltıyla bir şeyler konuşuldu fakat tüm bunlar Erna için sadece boğuk bir gürültü yığınından ibaretti.
Erna’nın dudaklarından uzun bir feryat koptuğunda, endişeyle sayıklayıp durduğu o ismi unutmuştu. Acı gitmişti ve etrafa huzurlu bir sessizlik çöktü. Gül rengi bir gün batımının eşlik ettiği berrak bir akşamdı.
*.·:·.✧.·:·.*
Şehrin üzerine alacakaranlık çökerken, Björn etrafı kutularla çevrili bir halde arabanın içinde oturuyordu. Büyük buketin o hoş kokusu burnunu gıdıklıyor ve adamın yüzünde ister istemez bir tebessüm yaratıyordu.
Tüm sorunları sanki eriyip gitmiş gibiydi. Walter Hardy, kızıyla bağlarını tamamen koparmış bir halde sessizce taşraya çekilmişti. Prenses Gladys Hartford’ın geride bıraktığı o kalıcı, kötü tat en sonunda yıkanıp temizlenmişti.
Artık onun için önemli olan tek şey Erna’nın mutluluğuydu. Björn hem onun dünyasını hem de çocuklarının dünyasını sadece güzel şeylerle doldurmaya kararlıydı. Bunun için gereken imkana ve iradeye sahipti, bunu gerçekleştirmesine engel olabilecek hiçbir şey yoktu.
Araba Büyük Dük’ün malikanesine giriş yaparken memnuniyet dolu bir iç çekti. Zamanı kontrol etmek için köstekli saatini açtı ve tam akşam yemeği vaktinde üstünü başını çekidüzen verdi.
Akşam yemeği masasını, Erna’nın çok sevdiği o büyük fıskiyeye bakan balkona kurdurmayı düşündü. Araba durduğunda Björn düşüncelere dalmıştı. Elinde çiçeklerle arabadan aşağı adımını attı.
“Ekselansları.” Bayan Fitz, yüzü kireç gibi bembeyaz ve çaresiz bir halde ona doğru koştu.
Aceleyle adamın yanına gelip, Björn’ün onda var olduğunu hiç bilmediği bir güçle adamın bileğini kavradı ve onu malikanenin içine doğru sürükledi. Björn, Bayan Fitz’in bu ani ve tuhaf davranışı karşısında şoke olmuştu, kadının bir sonraki kelimeleri sarf etmesiyle ise bu şok çok daha derin bir hal aldı.
“Büyük Düşes düşük yaptı.”
Björn kaşlarını çattı, ardından kelimeleri idrak etti ama bu sözler onun için sanki bir duman kütlesinden ibaretti. Bayan Fitz onu koridorlar boyunca peşinden sürüklemeye devam ediyordu.
“Tüm öğleden sonra sizi sayıkladı, hemen onun yanına gitmelisiniz, şimdi.”
Björn, akıp giden pencerelerden dışarıdaki o sıra dışı gün batımını, geceyle gündüz arasında bir sınır çizgisi çizen o ışığı seyrederek hâlâ düşünceleri arasında kaybolmuş durumdaydı. Merdivenleri ikişer ikişer tırmandı.
Merdivenlerin tepesine ulaşıp Erna’nın odasının kapısını gördüğünde, Bayan Fitz’in artık onu sürüklemesine gerek kalmamıştı. Elindeki çiçekleri yol boyunca bir kenara fırlatarak adeta Erna’nın yatak odasına doğru fırladı. Bayan Fitz ise dökülen çiçekleri arkasından tek tek toplayarak onu takip etti.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder