The Problematic Prince - 113. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Bayan Fitz kapıyı açtığında fark ettiği ilk şey, Lisa’nın ağlama sesi oldu.


Bayan Fitz, koşarak gelmiş olmanın verdiği nefes nefese halle odaya girdi. Gördüğü manzara nefesini kesti ve kendini bayılacak gibi hissetti. Halıların ve çarşafların her yerine kan lekeleri sıçramıştı. Lekeler suçlayıcı bir gözle etrafa saçılmıştı ve kadının kendi gözlerinde keskin bir ağrıya yol açtı.


Bayan Fitz, biraz hava alması için Lisa’yı dışarı gönderdi ve ardından yatakta oturmuş, kendini toparlamaya çalışan Erna’nın yanına gitti. Büyük Düşes’in yanaklarından aşağı büyük bir üzüntü nehri gibi gözyaşları akıyordu.


“K-kan, a-aniden... kan...” diye çığlık attı Erna.


Erna bir süredir ara ara sancı çekiyordu fakat bebeğin iyi büyüdüğüne dair işaretler görmeye devam ettiği sürece buna katlanmıştı. Björn’ün yanında olmasının da buna faydası vardı, adamın onu yatıştıran ve uyumasını sağlayan bir varlığı vardı. Her ne kadar yalnız uyanacak olsa da, ona eşlik eden bir bebeğin olduğu gerçeğiyle avunuyordu.


Björn’ü beklemişti.


Adam onun için her zaman aynı şeyi tekrarlardı.


'Gülümseyebilir miyim?'


Erna bu eylemi, nefes almak kadar kolaymışçasına sakince tekrarladı; fakat bir soru onu hazırlıksız yakaladığında paniğe kapıldı. Nefes nefese kalarak içgüdüsel olarak doğmamış çocuğuna döndü ve karnını okşadı. Çocuğu için güzelce gülümsemek istiyordu ve bebeğinden bir tür güvence bekliyordu.


'Anne iyi olabilsin diye, lütfen.'


Bebek böyle bir anneden nefret mi ediyordu? Erna hüsran dolu bir çığlık koyuverdi. Bunu geri tutmak için elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen, dilini ne kadar sert ısırırsa ısırsın gizlemeyi başaramadı.


“Doktor birazdan varır, şşşt.” dedi Bayan Fitz, çılgına dönmüş kadını yatıştırmak için elinden geleni yaparak Erna’nın yanına otururken.


Bayan Fitz’in sesi, sanki yan odadan konuşuyormuş gibi uzaktan geliyordu. Erna hıçkırarak başını güçlükle salladı, bacaklarını birbirine bastırarak çaresizce kanı durdurmaya çalışıyordu.


Björn’ün dışarı çıktığı haberini aldıktan sonra Erna geç bir kahvaltı yapmaya karar vermişti fakat daha ilk lokmasını alır almaz sancı başlamıştı. Endişeden kalbi hızla çarpmıştı ve Erna, sancının hafiflemesini umarak yatağa geri uzanmaya karar vermişti.


İçindeki acıya rağmen çocuğun bununla iyi başa çıktığını, babasının gücüne sahip olduğunu hissediyordu. Erna bunda bir nebze olsun teselli buldu ve iyi olacağını hissetti, iyi olmak zorundaydı.


Bir süre sonra sancı hafifledi ve perdeleri açmak için ayağa kalktığında, bacağından aşağı sıcak bir şeylerin süzüldüğünü hissetti. Ayağının kana bulandığını fark etmesi bir anını aldı.


'Björn.'


Çılgınca zili çaldı ve adamın adını haykırdı. Onun orada olmadığını biliyordu ama adını söyleyerek bir şekilde bebeğini koruyabilirdi.


Björn.


Sancı daha da şiddetlendi ve Erna onun adını daha da çaresizce haykırdı. Hâlâ onun gelmesini bekliyordu. Keşke sadece gelse ve ona her şeyin iyi olacağını söyleseydi.


İşler yoluna girmeyecek olsa bile, sadece onun yanında olması yeterli olacaktı. Yaşadığı korku ve acı dayanılmaz boyuttaydı ve onu görmeyi canıgönülden arzuluyordu.


“Birileri Prens’e haber vermeye gitti, birazdan burada olur. Sadece biraz daha dayanın, Ekselansları, her şey yoluna girecek.” dedi Bayan Fitz, sesi titriyordu.


Erna’nın yüzündeki soğuk terleri ve gözyaşlarını sildi. Erna ıstıraptan iki büklüm olmuş bir yumak gibiydi ama yine de başıyla onaylamayı başardı. Küçük elleriyle bir yastığı tüm gücüyle kavrıyordu.


'Björn.'


Erna’nın elinden gelen tek şey acıya katlanmak ve sürekli Björn’ün adını sayıklamaktı.


*.·:·.✧.·:·.*


Yoldan geçenler, şehir merkezinin göbeğinde duran kraliyet arabasını görünce durup bön bön baktılar. Gözlerine inanamıyorlardı ve kulaktan kulağa yayılan haberle birlikte kalabalık büyümeye başladı. Kısa sürede cadde hıncahınç doldu ve hava, insanların uğultulu fısıldaşmalarıyla kaplandı.


“Ekselansları, iyi misiniz?” diye sordu arabacı, Björn arabadan aşağı adımını atarken.


Özellikle içinde bulunulan durum göz önüne alındığında, Björn’ün kalabalığın önüne çıkma kararı konusunda tereddütleri vardı. Toplanan kalabalığa el sallayan Björn’ü, mağazanın dışında beklediler; Prens şaşırtıcı derecede sakin kalmayı sürdürüyordu.


“Gidelim.” dedi Björn ve önden yürüdü.


Björn’ün düşüncelerinde ya da hareketlerinde en ufak bir duraksama yoktu. Görevliler, bu kaotik kalabalıkla nasıl başa çıkacaklarını düşünmeye çalışarak aceleyle onun arkasından koşturdular fakat şaşırtıcı bir şekilde kalabalık, hiçbir zorlama ya da rica olmaksızın ona yol açtı.


Ara sıra kalabalığın arasında bir kargaşa baş gösterdiğinde Björn duraksıyor ve etrafı süzüyordu. Huzursuzluk çıkaranlar sadece onun varlığıyla bile hemen suspus oluyordu. Selamlaması ve gülümsemesi kusursuz, zarif ve ustacaydı. İster onun adını haykıranlar olsun, ister Prenses Gladys’e lanet okuyanlar; her birine aynı şekilde el sallıyordu.


Hiçbir sorun yaşamadan mağazaya ulaşmış olsalar bile, görevliler hâlâ endişeli görünüyordu. Björn’ü tehdit eden neredeyse hiçbir şey yoktu ama her bir velvele koptuğunda görevlilerin yüreği ağzına geliyordu, oysa endişelenecek hiçbir şey yoktu.


“Oyuncak bebekler nerede?” diye sordu Björn, sanki bir hayalet görmüş gibi ona bakan tezgahtara.


“İ... İkinci katta, Ekselansları.” dedi tezgahtar.


Björn başıyla onayladı ve kadının işaret ettiği parmağı takip etti. Süslü merdivenlerden ikinci kata doğru çıktı ve kısa sürede, Büyük Dük’ün aradığı şeyi bulmasına yardımcı olan küçük bir tezgahtar grubu ona eşlik etti.


Genç direktörün çiçekler ve çocuk oyuncakları hakkındaki o pek de heyecan verici olmayan hikayelerine rağmen Björn, ona “Henüz doğmamış çocuğu için satın alınabilecek en iyi hediyenin ne olacağını” sorduğunda adamı sabırla dinlemişti. Björn’ü en çok eğlendiren şey ise genç direktörün yüzündeki o şaşkın ifade olmuştu.


Björn aslında beğenisine sunulan oyuncaklara ve oyuncak ayılara göz atmayı, hediyeyi kendisi seçmeyi amaçlamıştı fakat Erna’nın o utangaç ve telaşlı tepkilerini hayal ettiğinde, tamamen farklı bir şeye karar verdi. Bu, geçmişte olsa kesinlikle yapacağı türden bir şey değildi ama şimdi gözüne o kadar da büyük bir mesele gibi görünmüyordu.


Bir mağazada alışveriş yapmak... Kendi kendine acaba aklını mı kaçırıyor olduğunu merak etmekten geri duramadı.


“Vay canına, Ekselansları.” dedi tezgahtar kadın.


Björn, oyuncak reyonuyla ilgilenen tezgahtara gülümsedi. Erna, Björn onunla sevişmek istediğinde hamile olduğunu söylemişti, o gece kadının tek söylemesi gereken buydu. Gerçekten bunu isteyerek yapmamıştı.


Kötü şansla dolu bir gündü ve ters gidebilecek her şey ters gitmişti, o şoke edici haber ona ulaştığında zihni uyuşmuştu. Sağlıklı düşünebilmek onun için epey zordu. Lanet olası adam, Walter Hardy.


Bir çocuğu olacağını öğrendiğinde, refleksif olarak bir isim düşünmüş ve buna odaklanmıştı. Çocuğunun o pis isimle en ufak bir bağının olmasını istemiyordu. Kararından doğabilecek her türlü tepkiyle başa çıkmak için çalışmıştı, her şey Erna’yı korumak içindi. Ne kadar da zavallıca bir bahaneydi.


“Ekselansları, bebeğiniz için mi bir hediye seçiyorsunuz?”


Björn tezgahtara doğru başını salladı.


“Sence hangisi iyi olur?” diye sordu Björn, oyuncak ayılarla dolu rafa doğru işaret ederek.


Genç direktör, oğlunun oyuncak ayıya nasıl sıkı sıkı sarıldığını ve oyuncağı onun küçük ellerinden bir türlü söküp alamadıklarını anlatarak böbürlenmişti. Direktör, oğlunun oyuncak bebekleri bu kadar çok sevmesinden endişe duyduğunu söylerken bile yüzünde gururlu bir gülümseme taşıyordu. Björn, direktörün tahtalarından birinin eksik olduğunu düşünmeden edememişti ama bu kötü bir şey değildi.


“En popüler bebekler bunlardır.” dedi tezgahtar kadın, yüzü aydınlanarak.


Raftan iki oyuncak ayı çıkardı. Sağdaki bir kız bebek içindi, soldaki ise bir erkek. Björn bu ayrımı oldukça kolay bir şekilde yapabiliyordu.


“Sizce bir oğlunuz mu olacak, yoksa bir kızınız mı?” diye sordu tezgahtar.


Oğlan mı, kız mı? Björn kendi kendine düşündü. İkiz mi yoksa?


Erna’nın o minyon bedeninin içinde iki küçük insanın büyüyor olması fikri imkansız gibi görünüyordu fakat sonuç ne olursa olsun Björn, Erna’nın sıhhati ve iyi olup olmadığı konusunda meraklanmaktan kendini alamıyordu.


Björn tezgahtarın kendisine uzattığı bebeği kabul etti ve her bir santimini dikkatle inceledi. Çocukları daha çok kime benzeyecekti? Bu akşamki yemekte uzun bir konuşma olacaktı. En nihayetinde Björn, Erna’nın böyle bir hediyeden ürkmeyeceğini umarak iki bebeği de satın aldı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Üzgünüm, Haşmetmeapları.”


Doktor, özür dilerken başını öne eğdi. Salonun içinde endişeyle bir ileri bir geri volta atan Isabelle Dinyester, sessiz bir iç çekiş koyuverdi ve hayal kırıklığıyla gözlerini kapattı. Erna’nın kanama geçirdiği haberini aldığında, durum çoktan kontrolden çıkmıştı. Doktor, Büyük Düşes’e bedeninin çok zayıf düştüğünü ve kanamanın çok yoğun olduğunu bildirmişti.


“Yapabileceğiniz hiçbir şey yok mu?” diye sordu Isabelle.


Doktor, başını iki yana sallarken yüzü kasvetli bir hal aldı. Isabelle bunun aptalca bir soru olduğunu biliyordu, cevabı zaten çok iyi biliyordu; eğer yapabilecekleri en ufak bir şey olsaydı bunu zaten yaparlardı.


“Björn nerede?” dedi Isabelle, Bayan Fitz’e dönerek.


“Bankaya birini gönderdim ama Prens çoktan ayrılmıştı. Belki de şu an dönüş yolundadır.”


“Böyle bir zamanda...”


“Prens’i her zaman uğradığı tüm yerlerde aratıyoruz, birazdan burada olacaktır.” dedi Bayan Fitz, suçlulukla başını öne eğerek.


Adamın varlığı Büyük Düşes’in tıbbi durumunda bir fark yaratmayacak olsa bile, onu fazlasıyla teselli ederdi.


“Haşmetmeapları, bir karar vermemiz gerekiyor.” dedi doktor. “Bu şekilde devam edersek, bu durum Büyük Düşes’e sadece anlamsız bir acı vermekten başka işe yaramayacak.”


Isabelle, kocasını haykıran Büyük Düşes’in o çaresiz feryatlarını duyabildiği yarı aralık kapıya kederle baktı. İçinde bulundukları durumun ciddiyetinin tamamen farkındaydı.

Yorumlar