The Problematic Prince - 111. Bölüm (Türkçe Novel)

Yorucu bir gece olmuş olmalıydı; Björn her zamankinden daha derin uyuyordu ve Erna onun bu hareketsiz, ağır bedenini hareket ettirmekte epey zorlanıyordu. Neyse ki uyanmamıştı, uykusu bölündüğünde ne kadar huysuz biri olduğunu çok iyi biliyordu.
Büyük bir çaba gerektirmişti ama Erna sonunda Björn’ün kıyafetlerini üzerinden çıkarmayı başardı ve onu yastıklara doğru hafifçe yasladı. İşi bittiğinde alnında ter damlaları belirmeye başlamıştı. Ardından havluyu alıp adamın yüzünü sildi. Onunla bu kadar yakın olmayalı uzun zaman geçmişti ve bu anın getirdiği mahremiyet; kadının yavaş, düşünceli hareket etmesine neden oluyordu.
Neden bu adama tekrar tekrar kapılmaya bu kadar dünden razıydı?
Ne zaman ufacık bir özür belirtisi görse Erna onu affetmeye, anlamaya ve ona yeniden aşık olmaya hazırdı. Oysa adamın gözünde, ayak bağı olan bir baş belasından fazlası değildi.
Geçtiğimiz haftayı Björn’ü yeniden görmenin nasıl bir şey olacağını düşünerek geçirmiş, onun sesini duymayı, gülüşünü görmeyi ve kokusunu içine çekmeyi zihninde sayısız kez canlandırmıştı. Bir kez bile adamın gerçekten özür dileyeceğini hayal etmemişti fakat yine de işlerin böyle olmamasını, en azından ortada bir açıklama olmasını ummuştu.
Zihnini kemiren o sonu gelmez, anlamsız varsayımlar ruhunu yaralıyordu. Prenses Gladys’in yerini gasp eden bir kötü karakter muamelesi görmekten kaçamayacağını bilse bile, eğer Björn ona karşı dürüst olsaydı tüm bunlara katlanmak onun için çok daha kolay olurdu. Adam ise sırrı kendine saklamış ve karısının toplumdan dışlanmış bir parya haline gelişini sadece izlemişti.
Şairin son el yazması gün yüzüne çıkmasaydı, Björn muhtemelen hayatının geri kalanında da onu bir aptal yerine koymaya devam edecekti, hatta çocukları bile büyüdüklerinde annelerinin bir günahkar olduğuna inanarak yetişecekti.
Erna, Björn’ün alnını silmek için uzandığında parmakları titredi; yanaklarından aşağı süzülen gözyaşlarını elinin tersiyle sildi, kalbi ihanetin ağırlığıyla kaplıydı. Her şeye rağmen, bu adamdan nefret etmeyi bir türlü beceremiyordu.
Derin bir iç çekişle Erna yüzündeki yaşları ovuşturarak sildi, bu sert hareket yüzünden burnu ve yanakları kıpkırmızı kesilmişti. Björn bu gece alışılmadık derecede huzurluydu; en ufak bir rahatsızlıkta keyfi kaçan o adam, kadının hıçkırıklarına ve bedenini temizlemesine rağmen deliksiz uyuyordu. Sanki karısına çektirdiği acıdan tamamen bihaber gibiydi.
Gözyaşları en sonunda dindi; sanki yalanın yarattığı o ilk şok, zaman geçtikçe üzerindeki etkisini yitiriyordu. Kendini sakinleştirip havluyu düzelterek Björn’ü temizleme işini bitirdi. İşini bitirdikten sonra pirinç leğeni banyoya geri götürdü ve dönüp Björn’ün üzerini battaniyeyle örttü. Adam tüm bu süre boyunca derin uykusundan uyanmadı.
Perdeleri kapatıp yatağın kendi tarafına döndüğünde bitkin düşmüştü. Yorganın altına girerken göz kapakları neredeyse tamamen kapanıyordu. Karnında, aşırı gerilmiş bir ten gibi onu çeken hafif bir ağrı hissetti. Kollarıyla kendini sardı ve ağrı hızla geçip gitti.
Sanki söylenen bir çocuğu teselli eder gibi elini karnına götürüp okşadı. Doktor, çocuk büyüdükçe bu tarz rahatsızlıkların olabileceğini, endişelenecek bir şey olmadığını söylemişti; her ne kadar içinde bir çekince olsa da Erna, karnının tamamen büyümüş bir bebekle dolacağı o günü sabırsızlıkla bekliyordu.
Tükenmiş olmasına rağmen, Erna yatakta uzun süre uzanıp yanında uyuyan Björn’ü izledi. Bunca zaman sonra nihayet birlikte uyuyor oldukları gerçeği, yeni gözyaşlarını beraberinde getirdi. Ağır bir kalp ve birbiriyle çatışan duygularla öylece uzandı.
Birlikte yatağı paylaştıkları o ilk gecenin anıları, uykulu zihninden gelip geçti. Björn, defalarca böyle açıkça reddedildikten sonra bile kadının bu dileğe ne kadar sıkı tutunduğundan tamamen habersizdi. Sonunda bu gerçekleştiğinde Erna sevinçten havalara uçmuştu.
Erna o gece de uyumakta zorlanmış ve Björn’ün uykusunu izlemişti. Sabah olduğunda erkenden uyanmış ve Björn’ün de aynısını yapmasını beklemişti. Onun uykuya dalışını ve yeniden uyanışını izlemek gibi basit bir eylem bile içini öyle büyük bir sıcaklıkla dolduruyordu ki sanki sonunda gerçek bir çift olmuşlar gibi hissettiriyordu. Fakat tüm bunlar en başından beri sadece bir fanteziden ibaretti.
Erna’nın bakışları karanlıkta amaçsızca gezindi ve parmak uçlarının ne kadar uyuştuğunun farkına vardı. Günlerini şehirdeki kitapçıları altüst ederek geçirmişti, öyle ki parmak boğumları ve elleri sızlıyordu. Bu ona eskiden yaptığı o yapay çiçekleri hatırlattı.
Ellerini ovuşturup o karıncalanan uyuşukluğu gidermeye çalışırken gözleri yeniden doldu fakat gözyaşlarını ne kadar geri tutmaya çalışırsa, yaşlar o kadar güçlü bir şekilde yüzeye çıkmaya zorluyordu kendini.
Erna’nın Björn’ün kalbini kazanmak için sarf ettiği tüm o kelimeler, sanki onun bu saf dilliğiyle alay edercesine zihnine üşüştü. 'Sevgili, dost, aile, yoldaş, sığınak, rüya...' Hepsi zihninde yankılanıyor ve bükülerek yerini yalnızlık ve çaresizlik duygularına bırakıyordu.
Björn’ün kalbini kazanabilmek ümidiyle ona aşkını itiraf ettiği kelimeler fısıldamıştı ve başkaları ne derse desin, adam ona karşı hep nazik davranmıştı. Öyle ki Erna, eğer elinden gelenin en iyisini yaparsa bir gün onun için bir anlam ifade edebileceğini ummuştu.
Björn, eğer kendini bu bağlılığa adarsa sevgi dolu ve üzerine titreyen bir koca olabilirdi. Erna onun karısı olmaktan ve bunun getirdiği mutluluğun tadını çıkarmaktan hoşnuttu fakat buna gerçekten aşk denebilir miydi?
Tam da bu noktada, ilişkilerinin sadece tekdüze bir kuraldan ibaret olduğunu fark etti; adeta uysal bir evcil hayvana bakarmış gibi, kendilerinden beklenen rolleri canlandırıyorlardı. Kendi duygu ve düşüncelerinin hiçbir zaman bir önemi olmamıştı. Bu tarz bir uyumla kim mutlu olabilirdi ki? Tüm bunlar artık gereksiz bir yük gibi hissettiriyordu.
Erna, buğulu gözlerle yanında uzanan adama baktı. Birdenbire Björn ile bir hayat paylaşma fikri ona nefes aldırmaz oldu. Bu his, borçlarını ödeyebilmek için satması gereken çiçekleri tek tek saydığı o eski günleri anımsatıyordu.
Şimdi ise çiçek satmak yerine, bizzat kendisi o çiçeğe dönüşmüştü ve adamın arzularına göre yaşamanın kendi sorumluluğu olduğunu hissediyordu. Borçlarını bir şekilde ödemek zorundaydı, zaten her zaman ödemek zorunda kalmıştı. Sanki günden güne solup gidecekmiş gibi hissetti.
Björn aniden gözlerini açarak Erna’yı irkiltti. Kadının yüzündeki gözyaşı izlerini henüz fark edemeden gözleri tekrar kapandı ve yeniden uykuya daldı. Yorganın altından çıkan bir kol Erna’yı kavradı ve onu, sanki bir daha asla bırakmak istemiyormuş gibi sıkıca kendine çekti.
Erna ne yapacağını bilemedi, bu yüzden gözlerini kapattı ve üçe kadar, sonra beşe kadar saydı; her sayışında nefesini bir öncekinden daha yavaş alıyordu. Bir süre geçtikten sonra hâlâ Björn’ün kollarının arasında sarılı haldeydi, adamın nefesi alnına ılık bir rüzgar gibi çarpıyordu.
Erna onun kollarının arasında kendini serbest bıraktı. Adamın kolları her zamanki gibi huzur doluyordu ve bir an için her şeyin düzeleceğine inanmasına izin verdi. Björn’ün sabah olunca her şeyi açıklayacağından ve kendisinin de bir kez daha o çiçek gibi gülümseyebileceğinden emindi.
Bu teselli veren yalana sığınan Erna, en sonunda uykuya dalmayı başardı. Tam bilinci kapanırken, sanki uykusunda ona sesleniyormuş gibi Björn’ün adını fısıldadı. Bir şeyler söylemek istemişti ama uykulu zihni tüm düşüncelerini eritip yok etti. Söylemek istediği şey bir aşk itirafı mıydı, yoksa bir anlayış ricası mı?
*.·:·.✧.·:·.*
Peter, meydanda gürleyen hırçın ateşi görünce şaşkınlıktan açılmış gözlerle kalakaldı. Lechen’in derhal savaş ilan etmesini talep eden ve hiç de barışçıl olmayan bir gösteri için toplanmış öfkeli kalabalığı görebiliyordu.
Daha yakından baktığında, Prenses Gladys ile ilgili kartpostallardan gazete yazılarına, anıtlardan kitaplara kadar her şeyi yaktıklarını fark etti. Sosyal kulübün terası, bu gösteriye tanıklık etmek için dışarı çıkmış beyefendilerle hıncahınç doluydu fakat Peter’ın tek hissedebildiği dehşetti.
“Ellerinden gelse Prenses’i kazığa bağlayıp yakacaklar.” diye mırıldandı Peter kendi kendine. “Ne kadar öfkeli olursam olayım, günahsız Prensi suçlamayacağım.” Gladys ile olan düğün portresinden Björn’ün yüzünün alevler içinde kaldığını gördüğünde dilini şaklattı.
“Gözden düşüp başkasıyla evlenen eski sevgilinin portrelerine yapılacak şey zaten budur. Birlikte yanıp yok olmak epey elverişli olurdu.” dedi Leonard, gruptakiler sessizce bu fikre katıldı.
Beklendiği gibi, şu an en hararetli tartışma konusu Björn ve Gladys’ti. Björn’e ne kadar yakınsanız, bu ifşalar o kadar sarsıcı oluyordu. Bu yalanın, adama en yakın olanlar arasında bile büyük bir hayal kırıklığına yol açtığı aşikardı.
Bir adam cehennem gibi yanan ateşe biraz daha yağ dökerken kalabalık “Lars’ın cadısını yakın, Lars’ın cadısını yakın!” diye tempo tutuyordu.
“Kitlelerin bu kadar çabuk saf değiştirmesi inanılmaz, daha geçen hafta hepsi Prenses’e hayrandı. Prens evleneli neredeyse bir yıl oldu ama hâlâ ellerinde Björn ve Gladys’e ait hatıralar barındıran pek çok insan var.” Peter onaylamayan bir tavırla başını salladı ve belki de düşüncelerini sakinleştirmek için bir puro yaktı. “Herkes ikisinin yeniden bir araya gelmesi konusunda o kadar ısrarcıydı ki, annemin bu oyuna gelmediğine çok memnunum. Şu anki karmaşayı hayal edebiliyor musunuz?”
“Kız kardeşim öyle bir şok içinde ki günlerdir yataktan çıkamıyor.” dedi Leonard.
“Belki de nehre gitmeye falan kalkışır diye gözünü üzerinden ayırmasan iyi edersin.”
Bu şaka, masadakiler arasında hafif bir gülüşme dalgası yarattı, zira çok da uzun zaman önce yaşanmamış bir hadiseye gönderme yapıyordu: Prenses Gladys’in fanatik takipçisi olan genç bir kız, Abit Nehri’ne gidip kendini sulara bırakmıştı. Neyse ki nehir çok sığdı ve kız neredeyse anında kurtarılmıştı.
“Björn iyi olacak mı?” diye sordu Peter.
Bu samimi endişeyi duyduklarında masanın etrafındaki tüm yüzler ona döndü ve ortamın havası birden ağırlaştı. Kısa bir düşünme payının ardından herkes görünüşe göre aynı sonuca vardı: Böylesine korkunç bir sırrı bu kadar iyi saklamayı başarmış bir adam için endişelenmenin pek bir anlamı yoktu. Bakışlarını; bu skandalın üzerinde yaratabileceği olası etkileri düşünerek zavallı, masum Büyük Düşes’e çevirmeye karar verdiler.
“Yavru geyik bunu kesin biliyordu, değil mi?”
“Aslında, eğer Björn böyle bir sırrı kendi öz karısı olan Büyük Düşes’ten bile saklayabildiyse, o zaman bir insan evladı olup olmadığı gerçekten sorgulanmalı.”
“Kesinlikle. Kocasının hayatındaki o kötü adam rolünü kabul etmek ve tüm bunlara rağmen hâlâ onun yanında durmak... İşte buna aşk denir.” diyerek onayladı Leonard düşünceli bir tavırla.
Lechen Veliaht Prensi ile Prenses Gladys’in devasa bir ortak portresinin ateşe fırlatılmasını izlediler. Boyadaki yağ, alevleri daha da hırçınlaştırarak bir öfke patlamasına yol açtı. Bu durum, Lechen halkının kontrolsüz bir hayranlıktan mantıksız bir çılgınlığa ne kadar çabuk geçtiğinin bir yansımasıydı.
Tam o esnada, kontun oğlu elinde sabahın tabloid gazetesiyle balkona fırladı. Sayfanın ön yüzünde, Björn ile bir ilişkisi olduğunu iddia eden bir opera sanatçısının şoke edici itirafları yer alıyordu.
*O Günün Sırları Açıklanıyor: Gerçek Gün Yüzüne Çıktı.*
Bu kışkırtıcı manşet büyük bir hengameye yol açtı. Beyefendiler kontun oğlunun etrafında toplanmak için ileri atıldı. Sonuç olarak, masa bir anda tam bir kaosa teslim oldu; içkiler etrafa saçıldı, gazeteler unutuldu. İçlerindeki o yoğun merak doruk noktasına ulaşmıştı.
“LARS’IN CADISINI YAKIN!”
Meydanda yankılanan bu öfkeli haykırışlar, yaklaşan sonbaharın uğursuz soğuğunu taşıyan rüzgarla birlikte her yana savruluyordu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder