The Problematic Prince - 110. Bölüm (Türkçe Novel)

“Björn.”
Erna, adam yatak odasının girişinde dururken adını fısıldadı. Zihnindeki o sersemlemiş hissi silip atmak istercesine gözlerini kırpıştırdı. Gözleri, hafifçe aralık pencereden sızan meltemde hafifçe dalgalanan darmadağın saçlarıyla kendisine doğru yaklaşan adamı yansıtıyordu.
“Yorgun görünüyorsun.” dedi Erna adam yaklaşırken. “İyi misin?” diye fısıldadı yumuşakça.
Erna kendisine doğru yaklaşan bu uzun boylu, karanlık yabancı karşısında endişeyle dolmuştu; Björn ise her zaman yaptığını yaptı, güldü. Yine aynı Björn’dü işte. Kadının kelimeleri hiç de onun beklediği şeyler değildi ve bunun karşısında gülmek Björn’ün karakterine son derece uygundu.
Yanına gelip yatağın kenarına oturdu ve kızarmış gözlerle odanın içinde göz gezdirdi. Hafif esintiyle şişip sönen perdelerin gölgelerini takip ederken, o olağanüstü sıcak yazın anıları zihninde canlandı. Ölmüş şairin kız kardeşinin çıkardığı o hırgür, adamın dikkatini o kadar dağıtmıştı ki yazın yakında sona ereceğini unutmuştu.
Björn bu işi hiçbir zaman o kadar da zor bir şey olarak görmemişti. Her zaman karşısına çıkan her problem için en iyi çözümü bulmaya odaklanırdı fakat durmak bilmeyen bu yoğun iş temposu ondan epey götürüyordu ve giderek daha fazla tükeniyordu. Kendini kopmak üzere olan gergin bir yay gibi hissediyordu.
Bitkin düşmüştü.
Björn, gözlerindeki o yanma hissini dindirmek istercesine elini gözlerine bastırdı ve mahzun bir şekilde Erna’ya gülümsedi. Bakışları yavaşça kadının bakışlarıyla buluştu. Kadının o berrak, parlak gözleri kendisi için duyduğu endişeyi yansıtıyordu.
Bakanlarla yapılan toplantı umduğundan çok daha uzun sürmüştü; Leonid sarayda dinlenmesini önerse de Björn karısının yanına, eve dönmek konusunda ısrar etmişti.
Bu aptalca inadının sebebini, bunu kendi kendine bile açıklayamasa da anlıyordu; her şey Erna içindi. Sadece onu görmek istemişti ve kadının henüz uyumamış olmasına sevinmişti.
Onu özlemişti.
“Başka bir şey mi oldu, o kitap seni yine bir belaya mı soktu? Kitabı gördüm.” diyerek bilinçli bir şekilde komodinin üzerindeki kitaba baktı. “Neler olup bittiğini daha iyi anlamak istedim, üzgünüm, bilmem gerekiyordu ama her zamankinden daha çok kafam karıştı Björn, bunu bana açıklayabilir misin?”
“Sonra.” dedi Björn.
Elini uzatıp kadının geceliğini tutan kurdeleyi çözdü. Erna, adamın elleri göğüslerini kavradığında onun niyetini anladı.
“Björn!” diye çıkıştı Erna, ama protestoları adamın öpücüğünde kaybolup gitti.
Dilini vahşice kadının ağzına itti ve onun dilini kendi diliyle harmanladı. Erna’nın üst kısmı tamamen çıplak kalacak şekilde geceliğini aşağıya sıyırdı.
“Sonra, Erna.” Björn, gölgesini kadının üzerine düşürerek onu yatağa doğru yatırdı. “Sonra.”
Geceliği tamamen üzerinden çıkarıp Erna’yı yatağa sabitlemek için üzerine eğildi. Onu öpüyor ve emiyordu. Yanaklarını, kulaklarını, dudaklarını ve boynunun arkasını... Bu aceleci öpüşmelerin sesi, odanın karanlık gölgelerinin içinde yankılanıyordu.
“Björn, dur, bebek.” Erna, Björn’ün eli karnındaki o narin tümseğin üzerinden geçip bacaklarının arasına doğru inerken feryat etti. Erna’nın direnci daha da şiddetlendi.
Björn durdu ve Erna’ya baktı, kadın onun bileğini oldukça sıkı bir şekilde tutuyordu. İlgilenen doktor, en az bir ay boyunca aynı yatağı paylaşmamalarını özellikle söylemişti. Björn’ün hesabına göre buna sadece birkaç gün kalmıştı, ne fark ederdi ki?
“Zaten ayın sonu geldi.” dedi Björn.
Saçlarını yüzünün önünden geriye doğru itti ve şüphe dolu gözlerle Erna’ya baktı. Şimdi düşününce, hamile bir kadınla ne yapacağı konusunda kararsız kalmıştı. İçinde bir çocuk taşıdığı için kadın doğası gereği biraz daha zayıftı, ona bu kadar hoyratça sarılmaması gerektiğini muhtemelen biliyordu ama kendine hakim olabileceğinden de emin değildi.
“Sorun yok,” dedi Björn yatıştırıcı bir sesle. “içine girmeyeceğim.” Böyle konuşuyor olmak kendisini tam bir aptal gibi hissettiriyordu ama durmadı.
Erna’nın tutuşunun gevşediğini hissedince Björn, kadının çenesini nazikçe kavradı ve aralanan dudaklarını öptü. Kadın kaçmaya çalışıp nefesini tutarken onun dilini yaladı. Eli Erna’nın vücudunda gezinip bu ürkmüş kadını sakinleştirmeye başladıkça, sıcaklık adamın tüm benliğini ele geçirdi.
“Erna, gözlerini aç.” dedi Björn, kadının büzülen dudaklarını serbest bırakarak.
Erna gözleri kapalı bir halde nefes nefese kalmıştı ve gözlerini açtığında, sanki adamı ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu. Islak mavi gözleri, komodinin üzerindeki lambanın loş ışığında parıldarken çok güzeldi. Arzusu zavallıca olduğu kadar hararetliydi de; pantolonunun içinde, kafese kısılmış gibi zonkluyordu.
“Bana söyleyecek bir şeyin var.” dedi Erna onun yanağını okşayarak, kadın bunu kendi başına bir türlü çözemiyordu.
“Sonra Erna, söyleyeceğim.” diye yanıtladı Björn kısık bir sesle ve pantolonunu indirdi.
Kendi bedenini kadınınkine bastırdığında, onun da tıpkı dudakları gibi ıslak olduğunu hissedebiliyordu; Erna, adamın boynunun arkasını gıdıklayan bir inleme koyuverdi.
Erna yeniden konuşmaya yeltenirken Björn onun dudaklarını yuttu ve hiç tereddüt etmeden kalçasını hareket ettirdi. Kadının derinlerine inme dürtüsüyle savaşmak için çarşafları kavrayıp sıktı. Bunu ona açıklamak zorunda kalacaktı, bunu biliyordu.
Björn dudaklarını Erna’nın boynuna bastırdı ve kadından kesik kesik bir nefes yükseldi. Kadının teni sıcaktan parıldadıkça o tatlı kokusu daha da yoğunlaşıyordu. Onun yumuşak tenini ve sıcak bedenini kendisine karşı hissetmek, adamın zihnini bir zevk dumanıyla bulandırmıştı.
Bu açıklamayı zaten defalarca tekrarlamıştı ve kadın o lanet kitabı okumuştu, nasıl anlamazdı? Dünyanın yok olmasını ve sadece ikisinin kalmasını istiyordu. Bu kadına sarılmak, ona sıkıca sarılmak ve onu asla bırakmamak...
Zihni uzaklara dalıp giderken Björn kalçasını otomatik olarak hareket ettiriyordu. Erna onu uzaklaştırmaya çalışıp duruyordu ama adam kadının ne yaptığının bilincinde değildi, sadece onun o güzel ve çaresiz gözlerine boş gözlerle bakıyordu. Kızarmış yüzü ve zevk dolu inlemeleriyle çok güzel görünüyordu. Yersiz arzusunun susuzluğu baş döndürücü bir yüksekliğe ulaştı ve bu yoğun his onu sarsarak yeniden bilincine döndürdü.
Kendini kadının içine itme dürtüsünü zar zor bastırabildi ve işi bittiğinde kadın, sanki onun kollarından kaçıyormuş gibi hızla yan tarafa doğru yuvarlandı. Björn ona doğru baktı ve gülümsedi, sarılmak için onu tekrar yanına çekti. Yan yana uzanırlarken, bahçenin kokusunu taşıyan gece meltemi üzerlerine doğru esiyordu.
Erna, komodinin üzerindeki lambanın hafif parıltısıyla aydınlanan odaya dalgınca göz gezdirdi, kitap tam da o lambanın altında duruyordu. Björn’ün ellerinin uylukları arasındaki hareketlerini ve boynuna kondurduğu o dinmek bilmeyen öpücükleri görmezden gelmeye çalıştı. İçinde bulunduğu anın sefaletine kapılmış bir halde, elinden gelen tek şey inleme dürtüsüne karşı koyarak alt dudağını ısırmaktı.
Bilinci dalgalanırken, o kitabın bir kopyasını bulmak için harcadığı zamanı ve kitabın ifşa ettiği sırları hatırladı. Geçtiğimiz yıla ait parça parça anılar zihninde kırılıyor ve keskin cam kırıkları gibi düşüncelerine batıyordu. Tüm bu zaman boyunca, kusursuz Prenses Gladys’in yerini alarak adeta bir kötü karaktermiş gibi hissettirilmişti. Bunun ağırlığı onu tüketiyor ve ona ıstırap veriyordu.
O an, Björn’ü düşünmeden edemedi; sadece Prenses’in iffetini korumak, onun sadakatsizliğini ve bir başka adamdan taşıdığı çocuğu gizlemek adına tahttan feragat ederken kim bilir neler hissetmişti.
Şimdi adam onun üzerinde hareket ediyor, ona doğru bakarken yavaş, ritmik bir salınımla geziniyordu. Ne yapacağını bilemese de gözlerini ondan ayıramıyordu. İçinde yoğun bir ağlama arzusu vardı ama bu arzu kendini çaresiz inlemeler olarak dışarı vuruyordu.
Gözleri kenetlendiğinde Björn ona gülümsedi; o şeytani derecede büyüleyici gülümseme yüzüne yayıldı ve gri gözlerinin loş ışıkta parıldamasına neden oldu, bu Erna’nın kalbini sızlattı.
Erna, sanki çocuğunu bundan koruyabilirmiş gibi refleksif bir hareketle karnını örttü. Teninin kokusu yukarı doğru yükseldi ve zihnini cinselliğin baş döndürücü aromasıyla doldurdu. Başını saran ılık bir karıncalanma hissi yukarı doğru yayıldı.
Björn’ün nefesi düzene girdi ve darmadağın olmuş kıyafetlerini yavaşça düzeltti. Bedeni, o tatlı güçsüzlük hissinin altında ezilmiş, onu arzuladığı gibi hareket edemez hale getirmişti. Bunun yerine, huzurlu ve memnun bir iç çekiş koyuverdi, Erna’nın yanına uzanıp burnunu onun boynuna gömdü. Kadın, adamın kalbinin güm güm atışını hissedebiliyordu.
Björn’ün nefes alışı yavaşladı ve ağırlaşarak uykuya yenik düştü. Uykunun o nazik kucağı, sarıldığı kadın kadar huzur vericiydi onun için.
“Björn?” Erna’nın sesi, adamın adını seslenirken hafifçe titredi.
Derin bir nefes alan Erna, usulca kendini yataktan dışarı çekti ve ayağa kalktı. Sevişmelerinin kalıntıları hâlâ üzerine yapışmış durumdaydı ve içinde bulunduğu durumu ona etkili bir şekilde hatırlatıyordu: Onun şehvetini tatmin etmeye can atan, söz dinleyen ve gülümseyen o eş... Erna kendini yüksek bir bedelle satın alınmış bir meta, yapay bir çiçek gibi hissediyordu.
Bu melankoliyi silip atmak amacıyla, yere atılmış kıyafetleri topladı ve üstünü başını çekidüzen verdi. Bir türlü yakasını bırakmayan o derinleşen üzüntüyü bastırmak istercesine avcunun içini gözlerine bastırdı. Ayaklarının altındaki soğuk zemin, çektiği ıstırabın sıcaklığına bir nebze de olsa iyi gelmişti.
Erna banyoya geçip yıkandı ve temiz bir gecelik giydi. Karmakarışık olmuş saçlarını taradı. Sanki az önce yaşananların anısını yıkayıp atabilirmiş gibiydi fakat yatak odasına geri döndüğünde Björn hâlâ oradaydı, uyuyordu ve unutmasına izin vermeyi reddediyordu.
Erna bir süre orada dikilip adama dik dik baktı, ardından arkasını döndü. Birkaç dakika sonra elinde pirinç bir leğen ve düzgünce katlanmış bir havluyla geri geldi. Büyük sarkaçlı saatin gece yarısını vuran silik sesleri duyulabiliyordu.
Ağır bir iç çekişle Erna, Björn’ün kıyafetlerini üzerinden çıkarmaya koyuldu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder