The Problematic Prince - 93. Bölüm (Türkçe Novel)

Erna ölçülemez bir şekilde utanmıştı ve kalabalıkta herkesin gözünü kendi üzerinde hissediyordu. Durumun absürtlüğü, sonuncu adamı çoktan yakaladıkları ve diğer yarışçıların çoğunu geride bıraktıkları gerçeğini görmesini engelliyordu.
Erna, gerçekten kazanabileceklerini fark ettiğinde sonunda çığlık atmayı bıraktı. Önüne baktı ve bitiş çizgisini gördü. Björn oldukça güçlü bir koşucuydu. Hemen arkalarındaki adamın bir yerlerden ani bir enerji bulması ve aradaki mesafeyi hızla kapatmasıyla Erna’nın kalbi göğsünde güm güm atmaya başladı.
“Björn, koş! Acele et Björn!” Erna bunu söylediğini duyduğunda şaşırdı. “Hemen arkamızdalar Björn, daha hızlı koş, daha hızlı!”
Bunu yapmak istememişti ama aslında pek bir seçeneği de yoktu ve bu yüzden yarışın coşkusuna kapılıp gitmişti. Kraliyet Ailesi için bir utanç kaynağı olabilirdi belki ama kazanmak bu darbeyi hafifletebilirdi.
“Neredeyse geldik, artık bizi yakalayamazlar.”
Bitiş çizgisi gittikçe yaklaşırken, son gücünü toplayan adam hızla kesilmeye başladı. Björn, giderek büyüyen mesafeyi daha da açarak bitiş çizgisine doğru son sürat koştu. Kalabalık, Björn’ün bu çarpıcı geri dönüşü ve kaçınılmaz zaferi karşısında coşkuyla kükredi. Erna, daha önceki protesto çığlıklarının aksine, sevgi çığlıklarına kendi heyecanını da katan seslerden biri olmuştu.
“Kyaa!!! Yaptık! Birinciyiz, kazandık!” Erna heyecandan zıplayıp duruyordu.
“Kazandığımız için kesinlikle çok heyecanlı görünüyorsun.” dedi Björn bir kahkahayla.
“Dinyesterler kaybetmek için oynamaz.” diyerek Erna, Björn’ün daha önceki sözlerini tekrarladı.
O sessiz hanımefendi nereye kaybolmuştu? Yarışmaya katılmama kararında o kadar kararlı görünüyordu oysa. Björn neşeyle gülümsedi ve kollarını açtı; kazandığı zaferin sarhoşluğuyla Erna, balıklama onun kollarına atıldı.
Bu, çiftin birlikte ulaştığı bir mutluluktu.
*.·:·.✧.·:·.*
Festivalde kazandığı kupayı incelerken Erna, “Çok büyük.” dedi. Bunun dışında nutku tutulmuştu.
Björn, Buford’ın en iyi adamı olduğu için kocaman bir hasat yığını toplamıştı. Balkabakları, patatesler, sarımsaklar, yulaflar ve buğdaylar... Tüm bunların üzerine yığılmış, Erna’nın kafasından daha büyük bir yığın oluşturan daha fazla sebze ve tahıl kasası vardı.
Björn, yüzünde geniş bir sırıtışla kazandıklarına baktı. Garson, ödülün muazzam olduğunu söylerken yalan söylememişti. Hepsinden öte, Buford’ın bu bereketli hasat kasaları çiçeklerle özenle süslenmişti.
“Hey, siz ikiniz, buraya gelin!” Festivalin sunucusu, Björn ve Erna’yı yine çiçeklerle süslenmiş olan podyuma davet ederek seslendi.
Kazanan çift, kalabalığın tezahüratları eşliğinde sahnede onurlandırıldı. Björn’e bir şişe şarap hediye edilirken, Erna’ya bir çiçek çelengi ile Buford’ın Mayıs festivali çiçeği olan zambaklardan yapılmış bir kolye verildi.
“Festivalin Prensi ve Prensesi için alkış alalım!” diye bağırdı sunucu ve kalabalık coşkuyla tezahürat yaptı.
“Hey, Erna, sanırım her zaman bir prens olmak benim kaderimde var.” dedi Björn bir kahkahayla.
Çiçeklerden bir tacı ve şarap şişesinden bir asasıyla, o artık mahsulün prensiydi. Elini mahsulün prensesine uzattı ve çift, geçmeleri için Kızıldeniz gibi ikiye ayrılan kalabalığın arasından ilerledi.
Björn o kadar absürt görünüyordu ki Erna bu manzara karşısında kendini tutamayıp kahkahayı bastı. Erna’nın neşeli tezahüratları kalabalığın sesine karıştı ve insanları bir asilzade edasıyla, vakarla selamladı. Bu durum ona kraliyet ziyaretlerini ve geçit törenlerini hatırlatmıştı.
“Bana mı öyle geliyor, yoksa bu genç adam tanıdık mı görünüyor?” Erna, orta yaşlı bir kadının böyle söylediğini duydu.
“Hey, evet, bana ikiz prensi hatırlatıyor.” dedi bir adam.
“Hadi be deli, sen şimdiden sarhoş olmuşsun.” dedi bir başka kadın.
*.·:·.✧.·:·.*
Björn ve Erna, Baden Caddesi’ne ancak güneş battıktan epey sonra döndüler. Barones Baden, kırkyamasındaki son kareyi bitirmek üzereyken onların gelişini pencereden izledi. Björn’ün arabadan inmesine yardım ettiği Erna’nın yüzündeki parlak gülümsemeden, güzel vakit geçirdiklerini anlayabiliyordu.
“Keyfinizin yerinde olduğunu görmek beni çok mutlu etti efendim.” dedi Bayan Greve.
Barones Baden, tamamlanan işi katlarken sadece başını salladı. Gözlüklerini kaldırdı ve bu sevgi dolu çifti karşılamak için ayağa kalktı. Ön kapıya doğru yönelirken Bayan Greve, Barones’in omuzlarına bir battaniye örttü.
İkili içeri girerken Barones, “Festivalden keyif aldınız mı?” diye sordu.
“Evet, teşekkür ederim.” dedi Björn, kibar bir selam ve dostça bir gülümsemeyle.
“Sevindim. Erna, ya sen?”
“Utanç verici olmasına rağmen keyif aldım.” dedi Erna, parmaklarını incelemeyi bırakıp başını kaldırarak. Hala sabah yaşanan olaylar yüzünden endişeli gibi bir hali vardı.
“Sevindim.” dedi Barones ve ona sarılmak için yaklaştı.
Erna, gül rengi gün batımı sırtına vururken büyükannesine sarıldı. “Gitmemize izin verdiğin için teşekkür ederim.”
“Geç kaldığım için üzgünüm tatlım.” dedi Barones, Erna’yı böyle ücra bir köyde büyüttüğü için pişmanlık duyarak.
Ne zaman herkes tarafından sakar bir taşralı diye alay edilen Büyük Düşes hakkında bir şeyler okusa, bu kararından hep pişmanlık duyardı. Erna’nın da tıpkı annesi gibi mutsuz olacağından, zamanla daha da yükselen duvarlar öreceğinden endişe ederdi; oysa Erna’nın böylesine küçük bir dünyaya hapsedilemeyeceğini kendisi de bilirdi.
Diğer tüm soylu hanımefendiler gibi yaşama şansı olmalıydı. Eğer olsaydı, belki de Erna toplumdan bu kadar dışlanmış biri olmazdı.
“Aç olmalısınız, gelin, hadi akşam yemeği yiyelim.” dedi Barones, pişmanlıkların eriyip gitmesine izin vererek. “Aman Tanrım, Erna, o da ne?” diye bağırdı Barones, kasa kasa mahsulü ilk kez fark ederek.
*.·:·.✧.·:·.*
İkisini taşıyan at, büyük bir ağacın altında durdu. Hizmetçiler piknik düzenini hazırlamayı bitirince ormanı ıssız bırakarak oradan ayrıldılar. Erna heyecanla etrafa bakınırken Björn önce kendisi attan indi, ardından Erna’ya yardım etti. Esinti burnunu gıdıklıyor ve kokulu çiçeklerin taze aromasını taşıyordu.
Björn, Erna’ya hafifçe sarılarak onu yere indirdi. Battaniyenin üzerinde bir minder takımı, ayrıca lezzetli ikramlarla dolu bir sepet ve çay demlemek için küçük bir mangal vardı.
Erna bir anlığına prenses olduğunu unuttu ve hayali listesindeki her şeyi kontrol ederek piknik alanının etrafında zıplayıp durdu. Piknik alanının etrafında koştururken küçük tarlanın kenarında yabanıl bir şekilde büyüyen gülleri ve böğürtlen çalılarını gördü. Derideki su kristal berraklığındaydı. İlk kez dışarı salınmış yavru bir köpek gibi neşeyle koşturuyordu.
Björn, minder yığınına yaslanıp rahat bir pozisyon alırken karısını izledi. Gökyüzü kabaran bulutlarla doluydu ve ağaçlar hafif esintide sallanıyordu. Büyük papatya kümeleri, dalgalı tepeleri beyaza boyamıştı. Kesinlikle Erna’nın tarif ettiği kadar güzeldi.
Björn gözlerini karısından alamıyordu. Gevşekçe toplanmış saçları, hasır şapkasının beyaz kurdeleleriyle birlikte o hareket ettikçe dans ediyordu.
Erna, derenin kenarındaki zambakların arasında gezinirken biraz çiçek topladı ve onları battaniyenin üzerine getirdi. Björn, karısına sevgiyle gülümsedi ve şarap şişesinin mantarını patlattı.
“Ben de bir kadeh içmek isterim.” dedi Erna.
“Terbiyeli bir hanımefendi gün ortasında içki içmeli mi?”
“Bugün özel bir gün.” dedi Erna, şarap kadehini uzatarak.
Erna ürkekçe gülümsedi ve yanakları şeftali renginin hafif bir tonuna büründü. Björn onun kadehini doldurdu ve orman, şerefe kaldırılan şarap kadehlerinin çınlamasıyla çınladı.
İkili ilk kadehlerini yudumlamaya başladı ve Erna, Björn’e çocukluğunu anlatma dürtüsü hissetti. Ona Buford’da büyürken geçen günlerini, annesini ve şefkatli büyükanne ile büyükbabasını anlattı. Buford’da geçen o harika günlerden geriye tek bir kötü anı bile kalmamıştı.
O konuşmasını bitirdiğinde şarap şişesi neredeyse boşalmıştı.
“Bu çiçeği de çok severim.” dedi Erna, daha önce topladığı müge çiçeğini işaret ederek.
“Biliyorum.” diye mırıldandı Björn, şarabın son damlalarıyla kadehlerini tazelerken.
“Çocukluğumdan beri bu çiçeği çok severdim ama artık o kadar da sevdiğimi sanmıyorum. Çiçek sadece bir çiçektir ve sadece serada açmaz, buradaki tüm tarlalarda da açar. O kadar çok var ki, çok tuhaf.”
Erna’nın sarhoş olduğu her halinden belliydi, Björn bunu görebiliyordu; ikisi de üçer kadeh şarap içmişlerdi ve dördüncü kadehe başlıyorlardı. Şişenin dibinde kalan son damlaları da onun kadehine boşalttı.
“Teşekkür ederim, Björn.” sarhoşken bile Erna gereksiz yere kibar görünüyor gibiydi.
Ayık Erna ile sarhoş Erna arasındaki bu tezatı son derece eğlenceli buluyordu. Böylesine güzel bir havada ve muazzam bir manzarada, bu çekici sarhoşun katlanamayacağı hiçbir şey yok gibi görünüyordu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder