The Problematic Prince - 92. Bölüm (Türkçe Novel)

“Yalan söylediğini biliyorum.”
Barones Baden, kendisiyle Björn’ün festivale birlikte gitmelerini önerdiğinde Erna gerçeği anlamıştı. Kocası bu tür şeyleri yapmayı düşünecek bir insan değildi.
Bilmiyormuş gibi davrandı ve yine de Björn’le birlikte arabaya bindi. Çok fazla beklenti içine giriyordu ama Schuber’de değil de buradayken Björn, onunla daha çok ilgilenen yönünü göstermişti. Ne yazık ki durumun gerçekliğini görmüş ve bir aptal gibi davrandığını fark etmişti.
“Yaklaşık bir saat içinde dönerim.” dedi Björn.
“Birlikte gideceğimizi sanıyordum.” dedi Erna, kaşlarını çatarak.
“Önce halletmem gereken bir iş var.”
“Pekala, o zaman ben de seninle gelirim.” dedi Erna, cesaretini toplayarak.
“Sen sadece hizmetçinle git Erna.” Björn saatini kontrol etti. “Yakında dönerim.”
Erna’nın, Björn’ün umursamazlığını artırmaktan başka bir işe yaramayan bu mesafeli ayrılışı kabul etmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Björn arkasını dönüp yardımcısıyla birlikte telgraf ofisine doğru ilerlerken Erna ona gülümsedi.
Buford mucizesi sona ermişti.
Durumun gerçeği buydu ve Erna bunu sessizce kabul ederek iç geçirdi. Bilmeliydi, manzara farklıydı ama adam aynı kalmıştı. Erna, Björn’ün gözden kaybolduğu köşeye bakmaya devam etti ve ancak Lisa’nın yüzü aniden önünde belirdiğinde durdu.
“Hadi biraz eğlenelim Altesleri; festivale gidip tüm oyunları oynayalım, tüm o lezzetli yiyeceklerden yiyelim. Hadi gidip keyfimize bakalım.” Lisa, 'Şu hain Prens’i aklımızdan çıkaralım.' demekten kendini zor tutmuştu.
Erna sadece gülümsedi ve renksiz şemsiyesinin altından hafifçe başını salladı.
*.·:·.✧.·:·.*
Bronz süvari heykelinin etrafında kimse yoktu. Björn kaşlarını çattı ve saatine baktı, yirmi dakika erken geldiğini fark etmişti.
Meydana şöyle bir göz gezdirdi; köyün başka yerlerinde festival tüm hızıyla devam ediyor olsa da, Köy Meydanı hala en hareketli yer gibi görünüyordu. Atlıkarıncadaki gençlerin kahkaha ve bağırışları ile sokak satıcılarının nidası, bahar çiçeklerinin o tatlı kokusunu taşıyan rüzgarla meydana yayılıyordu.
“Ben yalnız gideceğim, beni burada bekle.” dedi Björn yardımcısına.
“Ama Altesleri...”
“Neden korkuyorsun? Beni tanımayan insanların arasındayız.”
Yardımcı, Björn’ün bu ikna edici argümanı karşısında söyleyecek söz bulamadı. Burada hiç kimsenin Prens’in kim olduğunu bilmediği aşikardı. En ufak bir nezaket bakışı bile fırlatmadan etrafında koşuşturup duruyorlardı. Bu tarz bir davranış, şehirde düşünülemezdi bile.
Björn köy festivalini zerre kadar merak etmiyordu ama yine de içinde rahatsız edici bir his vardı ve ağzı kurumuştu. Kendisiyle birlikte festivale gitmek için o kadar heyecanlanan Erna’yı, hatta onun torununa nasıl kol kanat gerdiğini görüp o kadar mutlu olan Barones’i geri çevirmek zorunda kaldığını ne zaman düşünse hep böyle bir hal alıyordu.
Belki de bu yüzden, bir an önce işini bitirip festivalde Erna’nın yanında olmak ve bu tanınmama durumunun tadını çıkarmak için işini olabildiğince çabuk halletmeye çalışmıştı. Şu ana kadar tek alabildiği, yanındaki kalabalığın neşesine çabucak kapılıp giden bir adamın attığı kısa, yan bir bakıştı.
Björn, tezgahların dizili olduğu bir sokağa saptı. Döküm tavada kavrulan bademler, tarçın ve bal kokusuna karışarak havayı tatlı aromasıyla dolduruyordu. Cızırdayan sosisler çatırdayıp tıslarken, birayla dolup taşan adamlar kahkahalar ve kadehler eşliğinde köpüklü maşrapalarını birbirlerine sallıyorlardı. Sabun köpükleri, tatlı rüzgarda sürüklenip sedefli ışıklar saçarak başının üzerinden geçip gidiyordu. Sokağın sonunda, bir orkestranın polka çaldığı bir sahne vardı.
Soğuk, gri gözlerini kısarak kalabalığı süzdü ve hemen bir kalabalığın sonunda duran bir kadını fark etti. Karısını nerede olsa tanırdı.
Björn, tam arkasında durana kadar olabildiğince sessizce ona doğru sokuldu. Erna tamamen gösteriye dalmıştı ama hizmetçisi Lisa onu neredeyse anında fark etti. Seslenmek üzere hamle yaptı ama Björn parmağını dudaklarına götürerek yavaşça başını salladı. Lisa dudaklarını birbirine bastırıp dişleriyle sıkarak yeniden gösteriye döndü.
Erna müziğe ayak uydurarak başını sallıyor ve dansçıların hızlı hareketlerini takip ediyordu. Şapkasındaki çiçeklerin ve kurdelelerin zıplayıp sallanmasına neden oluyordu.
Lisa artık dilini tutamadı. Tek bir kelime bile etmeden Erna’nın şemsiyesini Björn’ün ellerine tutuşturdu ve kalabalığın arasında gözden kayboldu. Björn hemen onun yerini aldı.
“Lisa, nereye...” dedi Erna arkasına dönerken, Björn aşağıya bakarken o da tam o sırada başını yukarı kaldırdı.
Erna’nın, Lisa olduğunu sandığı ama şimdi kendisinden birkaç karış daha uzun olan bu kişiyi anlamlandırmaya çalışması bir iki saniye sürdü. Ardından, yanında duran kişinin Björn olduğunu fark etmesiyle yüzü büyük bir sevinçle aydınlandı. Kahkahası, tüm festival konuklarının kahkahaları eşliğinde patlayan bir ses gibi yükseldi.
*.·:·.✧.·:·.*
Mucizeler Maymun iştahlıdır /
Eriyip gitmeden önce, sadece kısa bir süreliğine de olsa elinizi tutar ve sizi teselli ederler. Tam vazgeçtiğinizi düşündüğünüz anda, hoş bir rüya şeklinde size geri dönerler. Tıpkı Prens gibi.
Erna, ağzına bir tane daha atmaya hazırlanırken bile tatlı bir bademi çiğniyordu. Duman gibi eriyip gitmesinden korktuğu için karşısında oturan Björn’den gözlerini alamıyordu. Björn, her zamanki o rahat tavrıyla sandalyesine arkasına yaslanmış, yarıya kadar dolu bir şarap kadehini tutuyordu. İçki içmek için henüz çok erkendi ama festivalde çoğu kişi şu ya da bu şekilde sarhoş durumdaydı. Björn bunu sorun etmemeye ve onlara katılmaya karar verdi.
Björn’ün ona aldığı ballı bademleri yiyerek bir gölgeliğin altında oturuyorlardı. Bademler neredeyse bitmek üzereydi ve Erna buna hayıflandığı için paketi katlayıp kapattı. Platin sarısı saçlarını, kısık gözlerini ve keyifsiz bir gülümsemeyle kıvrılan dudaklarını inceleyerek gözlerini ondan ayıramıyordu.
Mayıs festivalini birlikte izlediler ve sokak boyunca yürüyüp ilginç tezgahlarda durarak içecekler satın aldiler. Onlar, sadece sıradan insanların keyif aldığı şeylerin tadını çıkaran iki sıradan insandı. Hafif bir sohbet ve festival yiyecekleri...
Her ne kadar ilgisizmiş gibi davranmaya çalışsa da festival her zaman onun ilgisini çekmişti. Büyükannesi ve büyükbabası festivali hiç sevmezlerdi, Erna büyürken burayı görmek için kaç kez gizlice kaçmayı düşünmüştü.
Ona, festivale giden masum bir genç kızın hikayesini anlatırlardı. Kız orada, şehirdeki bir vikontun varisi olan yakışıklı bir genç adamla tanışmıştı. Birbirlerine aşık olmuşlar ve tutkulu bir ilişki yaşamışlardı. Kızın ailesi genç adamdan hoşlanmasa da, kız zaten hamile olduğu için evliliklerine onay vermişlerdi.
Eğer o kız festivale gizlice kaçmasaydın ne olurdu?
Bu düşünce Erna’nın aklına tam gelmişken Björn aniden hareketlendi ve bir garsonun dikkatini çekmek için elini kaldırdı.
“Evet, size nasıl yardımcı olabilirim efendim?”
Björn boş şarap kadehini kaldırdı ve garson kadehini doldurdu.
“Buford Adamı yarışmasına katılacak mısınız? Bence harika bir yarışmacı olursunuz.” dedi garson, etraflarındaki festivalin coşkusundan güç alarak kibar bir sohbet başlatmaya çalışarak.
“Buford Adamı mı?”
“Oh, buralı olmamalısınız; bu basit bir yarışma, bir erkeğin hanımını sırtında bitiş çizgisine kadar taşıdığı bir yarış. Ödül ise en çok rağbet gören 'Buford’ın En İyi Adamı' unvanıdır.”
“Buford’ın en iyi adamı...” diye düşündü Björn kendi kendine. “Yani, bir karısı olduğu sürece her erkek katılabilir, öyle mi?” diye sordu Björn, aniden karısına çok ilgi duyan bir tavırla bakarak.
“Evet efendim, omzuna atacak bir karısı olan her erkek.”
“Hayır.” dedi Erna, konuşmaya yetişerek. “Hayır, hayır, teşekkürler. Björn, itibarımızı korumak zorundayız.”
Björn onu dinlemedi ve masadan kalkıp ona doğru yaklaşırken sadece sırıttı. Erna o şeytani gülüşün arkasındaki anlamı çok iyi biliyordu.
“İstemiyorum Björn, açıkça hayır dedim.”
“Gel hayatım, kazanmamız gereken bir yarış var.” Björn’ün onun elini tutarken tek söylediği bu oldu.
*.·:·.✧.·:·.*
“Pekala, bu hiç de adil değil.” dedi Björn ve Erna’nın yanında başlangıç çizgisinde duran bir adam.
Karısı, Erna’dan açıkça üç kat daha ağır ve iki kat daha yaşlıydı. Kazananı şimdiden bu kadar belli olan bir yarışa katılmak pek de adil görünmüyordu, yarım millik adımlara sahip uzun boylu bir adam ve neredeyse küçük bir kız çocuğu gibi görünen minyon bir karısı...
“Hayat böyle.” dedi Björn sırıtarak.
Sıralamadan memnun olmayan tek adam o değildi. Diğer yarışmacıların çoğu da Björn ve Erna’ya aynı yılgınlıkla bakıyordu.
“Benim karım da tüy gibi hafifti,” diye bağırdı bir adam. “on iki yaşındayken.” Bazıları güldü, adamın karısı ise gülmedi.
Bazı katılımcıların gürültülü ve genellikle şatafatlı protestolarına rağmen yarış başlamak üzereydi.
“En azından durumu biraz olsun adilleştirsenize, neden şuranın gerisinden başlamıyorsunuz?” dedi bir yarışmacı, başlangıç çizgisinin epey gerisini işaret ederek.
Sanki herkes birinin bunu önermesini bekliyormuş gibi, yarışmacıların geri kalanı ve kalabalık bu fikri tezahüratlarla karşıladı. Björn kendisine önerilen başlangıç çizgisine arkasını dönüp baktı ve kaşlarını çattı. Ardından, birkaç adım geriye doğru giderken başıyla onayladı.
“Hazır olun!” diye seslendi görevli.
Yarışı nefeslerini tutarak bekleyen kalabalık bir anda sessizliğe büründü. Katılımcılar eşlerini havaya kaldırdılar, sert ve kararlı bir yüz ifadesiyle kendilerini hazırladılar. Erna, eşlerini adeta büyük bir yükmüş gibi taşıyan adamları inceledi.
“Hadi gidelim Björn.”
“Şimdi mi?” diye sordu Björn, şaşırmış bir halde.
“Hayır, geri dönelim, tamam mı?”
Björn ceketini, ardından da cebine tıktığı kol düğmelerini çıkarırken Erna’ya baktı. Onu en iyi hangi şekilde taşıyacağına karar vermeye çalışır gibi Erna’yı dikkatle inceledi.
“Neden böyle davranıyorsun? Korumamız gereken bir Kraliyet Ailesi itibarı var.”
“Burada kimse bizim kim olduğumuzu bilmiyor, endişelenecek bir şey yok.”
“Björn.”
“Çok büyük bir ödül veriyorlar Erna, bir de Buford’ın En İyi Adamı unvanını.” dedi, yüzünde arsız bir gülümsemeyle.
“Yapamam.”
“Endişelenme, koşacak olan benim.”
“Şaka mı yapıyorsun Björn? Beni tüm yol boyunca taşıyacak mısın?”
Björn cevap vermek yerine anında ve kararlı bir eyleme geçti. Göz açıp kapayıncaya kadar Erna, bir çuval patates gibi Björn’ün omzuna atılmıştı.
“Erna, Dinyesterler asla kaybetmek için oynamaz. Bu yüzden sevgili karım, ister iş birliği yap ister yapma, her iki durumda da kazanacağız.”
Başlangıç çizgisinin bu kadar gerisinden başladığı için hafif bir dezavantajı vardı ve karısının omzunda debelenmesi koordinasyonu biraz zorlaştırıyordu; ancak onun gözünde, çoktan bitiş çizgisine varmışlardı bile.
Güm! Başlangıç tabancası patladı ve herkes fiziksel olarak mümkün olan en yüksek hızla harekete geçti.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder