The Problematic Prince - 91. Bölüm (Türkçe Novel)

Buford’taki günlerin ne kadar harika olduğunu tarif edecek hiçbir kelime yoktu. Sıcak ve düşünceli bir Björn ve sevgi dolu bir aileyle aynı evde olmak... Her gün, onun çok özlediği memleketinin manzarasında bir rüya gibi geçiyordu.
Bahçeye göz attıktan sonra odasında büyükannesiyle biraz zaman geçirdi ve sohbet etti. Barones Baden kırkyama işiyle meşguldü ve Erna, günün planlanan etkinlikleri hakkında konuşmak için onun yanına oturdu. Huzurlu bir gün olabilirdi ama iplik tükenmek üzereydi.
“Erna, hayatım, çekmeceden kırmızı ipliği uzatır mısın?”
Erna aceleyle çekmeceye doğru gitti. Barones’in yedek ipliklerini sakladığı masaya doğru koştuğunda, küçük bir gazete yığını fark etti. Gazetenin ön sayfasındaki bir resimde kendi yüzünün kendisine baktığını gördü. Düğününden bir resimdi bu ancak manşette Büyük Düşes’in şizofren bir deli tarafından saldırıya uğradığı yazıyordu.
“Hiç kırmızı iplik kalmamış mı? Kalmış olması lazım.” dedi Barones. “Erna? Hayatım, ne yapıyorsun?”
Erna cevap vermedi, bunun yerine odanın içini hışırdayan kağıtların hafif fısıltısı doldurdu.
“Büyükanne, bunu neden saklıyorsun?” Erna, elindeki küçük gazete yığınını tutarak ayağa kalktı. Barones Baden hatasını fark edince tavrı değişti. “Sen bu tarz şeyleri biriktirecek bir insan değilsin büyükanne, peki neden bu saçmalıkları saklıyorsun?”
“Oh, Erna, öyle değil.” diyerek Barones başını salladı. “O gazeteleri sadece bulmacaları için almıştım, hepsi bu.”
“Lütfen yapma büyükanne, bu makaleleri okursan sadece üzülürsün ve benim kötü bir torun olduğumu düşünürsün.”
Erna aşırı tepki verdiğini ve duygularının kontrolünü kaybettiğini fark etti. Barones muhtemelen dünyanın geri kalanının Büyük Düşes’i nasıl gördüğünü merak etmişti çünkü Erna’nın gönderdiği mektuplar, nasıl geçindiğine dair yalanlarla örülüydü.
Erna böyle aşırı bir tepki vermemesi gerektiğini biliyordu ama bunu bilmek duygularını dizginlemesine yardımcı olmuyordu. Kendini, o kadar iyi saklanmış kirli, küçük bir sırrı sonunda gün ışığına çıkmış gibi hissetti.
Erna, Baden Caddesi’ne gelip şehrin tüm sıkıntılarını unutmak istemişti. Böylesine acımasız bir yere karşı içinde biriken tüm öfke bir anda dışarı fırlamıştı ve yanlış kişiye, büyükannesine patlamıştı. Hatasını nasıl geri alabileceğini düşünmeye çalışarak orada öylece dururken içini büyük bir suçluluk duygusu kapladı.
“Bulmaca çözmeyi ne kadar çok sevdiğimi çok iyi biliyorsun, Erna.”
Erna’nın nutku tutulmuştu.
“Eğer hoşuna gitmiyorsa, bir daha yapmayacağıma söz veriyorum.”
Erna söyleyecek kelime bulamadı.
“Erna, bebeğim?”
“Bu yığını çöpe atacağım.” diye mırıldandı Erna yavaşça, elindeki gazete yığınına bakarak.
“Erna, kızdın mı?”
“Hayır,” Erna gözyaşlarının hücum ettiğini hissedebiliyordu. “öyle değil.” Erna başını utançla öne eğerek derin bir iç çekti. “Biraz yürüyüşe çıkacağım.”
Erna, bu ikna edici olmaktan uzak bahaneyi havada asılı bırakarak alelacele büyükannesinin yatak odasından çıktı. Nefesi boğulacak gibi oluyor, bacakları titriyordu. 'Sorun yok.' diye telkin etmeye çalıştı kendi kendini ama bu sözlerin hiçbir etkisi olmadı.
“Bayan Erna, böyle aceleyle nereye gidiyorsunuz?” yolları kesiştiğinde Bayan Greve arkasından seslendi.
Erna, ahşap çitin ötesindeki patikalara doğru yöneldi. Baden evinden uzaklaşmak için önünde yürümesi gereken uzun bir yol vardı.
Erna uzun bir süre yürüdü ve sonunda çuha çiçekleri, çançiçekleri, karahindibalar ve yüksük otlarıyla dolu yaban çiçekleriyle kaplı bir tarlaya ulaştı. Resim gibi bir manzaraydı ama Erna’nın bunu seyredecek hali yoktu. Tarlayı aceleyle geçti ve büyük bir çabayla gazete torbasını bataklığa fırlattı.
Torbanın suya doymuş çamurun içinde yavaşça batışını izlerken Erna yerinden kıpırdamadı. Ancak torba tamamen gözden kaybolduğunda dizlerinin üzerine çöküp oturdu. Hızlı hızlı alıp verdiği nefeslerin dişlerinin arasından sızdığını ancak o zaman hissedebildi.
Tepeden aşağıya, geldiği yola doğru arkasına baktı. Bu yaptığı hiç ona göre değildi; boş gözlerle geçmişine bakarken kendini kendisi gibi hissetmiyordu, neredeyse aklını kaçırmış gibi görünüyordu. Teninde ürpertiler belirdi.
Erna, ciğerleri sönecekmiş gibi hissedene kadar durmaksızın derin bir iç çekti. Suçluluk ve utanç kanıtlarını yutan bataklığa bakarken içini şaşkınlık ve rahatlamanın karışımı bir duygu kapladı.
*.·:·.✧.·:·.*
Erna hiçbir yerde görünmüyordu.
Björn, Erna’nın neredeyse tüm vaktini dönüp durarak geçirdiği odaya şöyle bir baktı ama oda şimdi boş ve soğuktu. Sabah yürüyüşleri sırasında Erna, kasabaya gitme konusunda o kadar heyecanla konuşup durmuştu ki, şimdi kendisi gitmek için hazırken kadın hiçbir yerde bulunamıyordu.
Björn odadan çıktı ve kapıyı kapattı. Dışarıya, bakımlı bahçeye doğru ilerledi; orada, devasa bir dişbudak ağacının altında dinlenen Barones’i fark etti. Kadın çitlerin ötesine doğru bakıyordu.
“Erna yakında döner.” dedi yaşlı kadın, Björn yaklaşırken. “Görünüşe göre ormanda küçük bir yürüyüşe çıkmak istemiş ama endişelenmeyin, Baden Caddesi’nde yol bulmak kolaydır, gözleriniz kapalı bile onu bulabilirsiniz.”
“Zihin mi okuyorsunuz?”
“Belki de Altesleri.” diyerek gülümsedi Barones.
“Lütfen, buna hiç gerek yok efendim.”
“Lechen Prensi ile başka türlü konuşmamam gerektiğini düşünüyorum; siz her şeyden önce prens, ikinci olarak da torunumun kocasısınız.” Barones gülümsüyordu ama gözleri amansız bir kararlılık yansıtıyordu. “Kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşayan yaşlı bir kadın olabilirim ama nezaketimle gurur duyarım, Altesleri.”
Björn, sözleri ve hisleri tıpatıp Erna’nınkilere benzeyen bu yaşlı kadına baktı ve başıyla onayladı.
Barones’in yanında Erna’yı beklemeye koyuldu. Kahya kadın kendisine bir bardak limonlu su getirirken, o da arkasına yaslanıp kırsal mahallenin erken saatlerdeki manzarasını ve Barones Baden’ın dikişini seyretti.
Barones kırkyamasından dört sıra tamamlayana kadar ona tekrar dönüp bakmadı. Bahar güneşinin sıcaklığı, kadının yüzünde rahatlatıcı bir sıcaklık bırakıyordu.
“Rahmetli kocamın da tıpkı sizinki gibi saçları vardı Altesleri, güzel platin rengi saçlar. Annette de öyleydi, bu saçları babasından miras almıştı.”
Barones, kızı hakkında konuşurken ses tonu oldukça berraktı. Björn bardağını masaya bıraktı ve dikkatle dinledi.
“Erna bu bakımdan mucizevi bir çocuk, o tek husus dışında annesine o kadar çok benziyor ki. Biz bunu pek dert etmiyoruz ama Erna bu durumu her zaman sadece zalim babasıyla ve annesinin onun ellerinde çektiği acıyla bağdaştırıyor gibi göründü.” Barones dikişine ara verdi ve ellerini dizlerinin üzerine koydu. “Çocuğun içine böyle bir suçluluk duygusu ekmemeliydim. Rahatsızlanan kızımızı görmek için aceleyle gitmek zorunda kalmıştık, bu yüzden Erna’ya ihtiyacı olan şefkatli ilgiyi gösteremedik. Bunun yerine, o korkunç ve zorba bir adam için herhangi bir yetişkinin kullanacağı tüm o çirkin, küçük kelimelere kulak misafiri oldu.”
Barones pişmanlık dolu gözlerle ufka baktı. “Buna tek başına katlanmak zorunda kaldı ve bununla başa çıkabilmek için saçlarını boyamaya karar verdi. Hizmetçilerin peşinden koşup saçlarını nasıl sarışın yapabileceğini sorup duruyordu. Bunu neden yaptılar bilmiyorum ama hizmetçilerden biri Erna’ya, eğer yeterince uzun süre güneşe bakarsa saçlarının güneş ışığının rengine döneceğini söylemiş. Erna da küçük olduğu için muhtemelen bunun doğru olduğunu düşünmüş.” Barones hafif bir tebessümle Björn’e baktı.
“O gün Erna, gün doğumundan gün batımına kadar bütün gün güneşin altında kaldı. Temmuz ayının başlarıydı, güneşin en sıcak olduğu zamanlar... Evin hiçbir yerinde onu bulamadım ama sonunda onu tarlada uzanırken bulduğumda saçları sarı olmamıştı ama teni kıpkırmızı kesilmişti. Geri dönüş yolu onun için çok acı vericiydi ve çok sıcaklayıp bitkin düştüğünde gölgeye sığındığı için başarısız olduğunu düşünerek ağladı.”
Barones, o günkü Erna’yı düşünürken farkında olmadan Björn’ün ellerini kavradı. Bu, kalbinin derinliklerine saplanmış bir dikendi. Björn ise arkasından gelecek sözleri bekleyerek ona bakmaya devam etti.
“Şimdi bile güneş sıcak olduğunda o günü düşünürüm Altesleri. Artık büyüyüp bir hanımefendi, hatta Büyük Düşes olmuş olsa bile, kaç yaşına gelirse gelsin benim gözümde her zaman burnu kıpkırmızı olan o tatlı, küçük kız olarak kalacak.”
Björn uzaktan, ormanın içinden çıkıp patikadan aşağıya doğru gelen güzel, çiçekli bir elbise gördü. Bunu fark eden Barones de sıcak bir gülümsemeyle Björn’e baktı.
“Saçları çok güzel. Başka bir şeye dönüşmesine gerek yok. O tam olduğu gibi kusursuz ve biz onun bu halini seviyoruz. Ona daha önce söyleyemediğim şeyler, kalbimin derinliklerinde hala sert bir yumru olarak duruyor. Muhtemelen Annette ve kocam da aynı şeyi hissediyordur.”
Barones, kapıya gelene kadar Erna’yı izledi, ardından iğne ipliğini eline alıp kırkyama işine devam etti.
“Altesleri, Erna’nın kendisini tam olduğu gibi sevmeyi öğrenmesini diliyorum, bu benim en içten arzumdur.”
Erna karşı karşıya oturan iki kişiyi fark etti ve bir anlığına duraksadı.
“Bence saçları çok güzel, büyükanne.” dedi Björn, dudaklarında bir gülümsemeyle. “Çok güzel.”
Björn’ün sıcak sözlerini duyduktan sonra yaşlı kadının yüzündeki endişe adeta eriyip gitti.
“Birazdan ikinizin kasabaya gideceğini söylememiş miydiniz?”
“Evet, Schuber’e bir telgraf gönderip bir süre burada kalacağımı bildirmem gerekiyor.”
“Ah, güzel, keyif alacaksınız; köyde Mayıs Festivali başladı. Şehirde düzenlediğiniz o gösterişli festivallerle kıyaslanamaz belki ama vakit geçirmek için iyi bir yoldur.” Barones, yüzünde parıldayan bir gülümsemeyle dikişinden başını kaldırdı. “Yürüyüşün güzel geçti mi?” dedi, tüm bu süre boyunca ikisine doğru çaktırmadan yaklaşmaya çalışan Erna’ya.
“Evet, büyükanne.” dedi Erna, bir an tereddüt ettikten sonra.
“Geç kalmamana sevindim, Altesleri seni bekliyordu.”
“Björn mü?” Erna, parlak gözlerindeki şaşkınlıkla kocasına baktı.
“Altesleri köydeki Mayıs Festivali’ni merak ediyor, bu yüzden umarım ona etrafı gezdiremeyecek kadar yürüyüşünden ötürü bitkin düşmemişsindir. Tüm iyi eşlerin bunu yapması gerekir.”
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder