The Problematic Prince - 90. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Köy yolu, sanki hiç sonu yokmuş gibi ufkun çok ötesine doğru uzanıp gidiyor gibiydi. Epeydir tek bir çiftlik binasının yanından bile geçmemişlerdi. Björn’ün pencereden dışarı baktığında görebildiği tek şey, tepeler halinde donmuş yeşil dalgalardan oluşan bir denizdi.


Erna, akıp giden kır manzarasının büyüsüne kapılmıştı. Tüm o ağaçlar, çalılar ve yeşil tarlalar tarafından adeta büyülenmiş gibi görünüyordu.


“Björn, neredeyse geldik.” dedi heyecanla.


Erna bu sözleri bir saat içinde birkaç kez tekrarlamıştı ama bu seferki yüz ifadesi gerçekten büyük bir heyecan taşıyordu, Björn bunu sevimli bulduğu için karısının bu yalanını bir kez daha sineye çekti. Sonuçta dünyanın öbür ucuna gidiyor sayılmazlardı.


Erna, onun bu sıkılmış ifadesinden rahatsız oldu ve onu da kır hayatı için heyecanlandırmaya çalıştı. Kırsal manzarayı, Björn’ün kulaklarına oldukça yabancı gelen kelimelerle açıklamaya başladı.


“Şu tarlanın ötesindeki bataklık düğün çiçekleri ve su kerevizleriyle doludur. Şurada,” diyerek uzaklardaki bir ağaç kümesini işaret etti “ormanlık alanın içinde bir koca yemiş ağacı var.”


Björn, uykulu bir kedi gibi uyuşuk bakışlarla pencereden dışarıyı seyrediyordu. Karahindibalara boğulmuş bir nehir kıyısı, bir akçaağaç korusu ve ayna gibi parıldayan sakin bir gölet, onun bu ilgisiz gözlerinin önünden akıp geçti. Uyumayı çok isterdi ama araba yolculuğu bunun için fazlasıyla sarsıntılıydı.


Güneş tepelerin ardında batmaya başlarken, Erna yine “Neredeyse geldik.” dedi. “Bu sefer gerçekten.”


Belki de kocasının gözlerindeki o güvensizliği hissetmişti, bu yüzden onu neşelendirmek adına bu son kısmı ekleme ihtiyacı duymuştu. Pencereden dışarısını, parlak sarı çiçeklerle dolu bir tarlanın ötesini işaret etti; orada taş bir binanın başlangıcı seçilebiliyordu. Burası, kelimenin tam anlamıyla doğanın kalbine inşa edilmiş bir malikaneydi.


Björn yorgun gözlerle eve baktı. Buford istasyonunun bu kadar ücra ve kırsal olduğu bu kasabayı şöyle bir düşündü. Yorgunluğu tam zirve noktasına ulaşıyordu ki, araba Baden Caddesi’ne saptı.


“Büyükanne, büyükanne!” diye seslendi Erna.


Erna ön kapıyı görür görmez bağırmaya ve seslenmeye başladı. Sesi, Björn’ün kulaklarını çınlatmıştı. Araba durur durmaz, uşaklar onun için kapıyı açmaya fırsat bile bulamadan Erna arabadan fırladı. Barones zaten malikanenin kapısında bekliyordu.


Barones, “Hiç bir hanımefendi gibi görünmüyorsun Erna.” diyerek birbirlerine sarılırken Erna’yı şakayla karışık azarladı.


Björn, bu kavuşma anında kendini hafifçe mahcup ve oraya ait değilmiş gibi hissederek sahneyi izledi. Erna’yı ailesinden koparmış bir tür kötü adammış gibi hissetmekten kendini alamıyordu ama bu konuda pek de söz hakkı olmayan bir konumdaydı.


“Aman tanrım, büyük bir kusur işledim.” dedi Barones, Björn’ü fark ederek. “Büyük Dük, görüşmeyeli uzun zaman oldu. Bu yaşlı kadını görmek için buralara kadar geldiğiniz için çok teşekkür ederim.”


Barones, yüzünde bir gülümsemeyle Björn’e doğru döndü. Björn, çok uzak bir gelecekte Erna’nın da böyle görünüp görünmeyeceğini merak etti. Björn, o ak saçlı kadının önünde eğilirken gülümsedi. Aynı dost canlısı gözler, ses tonu ve hatta yapay çiçeklerden yapılmış broşu bile aynıydı.


“Karşılamanız için teşekkür ederim, Barones.”


“Aman Tanrım, o gerçek bir prens.” birinin irkilerek ettiği o fısıltı rüzgarda yankılandı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Gerçekten sakıncası olmadığına emin misiniz?” dedi Bayan Greve. Bakışları Büyük Dük’ün üzerinden bir an bile ayrılmıyordu.


“Evet, tabii ki, fazlasıyla yeterli.” dedi Björn, Erna’nın odasına göz gezdirirken.


Barones Baden, evli çifte yeni onarılmış iki misafir yatak odasını sunmak istemişti ancak Erna’nın eski odasına dair hala ukde kalan bir bağlılığı vardı. Biraz rahatsız edici olabilirdi ama Björn, karısının bu arzusunu geri çevirmek için gerçek bir neden göremiyordu.


“O halde hizmetçileri çağırayım da sizin için yatağı değiştirsinler, o biraz dardır.” dedi Bayan Greve.


“Hayır, sorun değil.” dedi Björn bir gülümsemeyle. “Eğer çok dar gelirse, ben de karımı üzerime alıp yatarım.”


Erna ve Bayan Greve, Björn’ün bu pervasızlığı karşısında şoke olarak aynı anda iç geçirdiler. Ne yapacağını bilemeyen Bayan Greve sadece başını salladı ve arkasından kapıyı kapatarak odadan ayrıldı. Ancak onun ayak seslerini artık duyamaz olduklarında Erna yeniden nefes alabildi.


“Björn, nasıl böyle bir şaka yapabilirsin?”


“Ne şakası? Gayet ciddiydim.”


Björn pencereye doğru yaklaştı. Rustik pencereyi açtığında içeriye serin bir esinti doldu. Gecenin karanlığından ötürü dışarıdaki manzarayı seçemiyordu, kırsal yerler o kadar karanlıktı ki Björn sadece rüzgara kapılan yaprakların fısıltısını duyabiliyordu.


“Şu tarafta bir elma bahçesi var, yarın oraya pikniğe gidebiliriz. Arkasındaki tepeler de şimdiye kadar tamamen çiçek açmış olmalı.” Erna ardından bir başka karanlık noktayı işaret etti. “Şu ormanın içinde kimsenin bilmediği gizli bir yer var ama senin için bir istisna yapacağım.”


Erna uzun bir süre boyunca böyle heyecanla konuşup durdu. Björn, karısının kendisine işaret ettiği dünyaya bakmak yerine ona bakarak bu tatlı gevezeliği dinledi. Buradayken, şehirde olduğundan çok daha farklı görünüyordu.


“Björn, çok teşekkür ederim.” dedi aniden. “Benimle birlikte büyükannemi görmeye geldiğin, malikaneyi onardığın ve ailem için hizmetçiler bulduğun için... Çok teşekkür ederim.”


Erna o kadar duygulanmıştı ki neredeyse ağlayacak gibi görünüyordu. Kendini biraz tuhaf hisseden Björn, bakışlarını pencereden dışarıdaki manzaraya çevirdi; her yer sadece karanlıktan ibaretti, bu yüzden o da odanın içindeki o samimi ve sıcak ışığa baktı.


Bu küçük seyahati öneren aslında annesiydi. Baden’ın evini onarmak ve hizmetçileri işe almak da tamamen annesinin yaptığı şeylerdi. Kendisinin bunlarla hiçbir ilgisi yoktu.


“Bu oda senin için biraz rahatsız edici değil mi?” dedi Erna. “Neden gidip misafir odalarında uyumuyoruz? Bunu yapabilirim, benim için gerçekten sorun olmaz.”


“Burayı sevdim Erna.” dedi Björn, karısına içten bir gülümsemeyle bakarak.


Erna’nin Baden Caddesi’ne bakan yatak odası, tam bir taşra kızının zevkine göre dekore edilmişti. Mobilyalar, süs eşyaları ve aksesuarlar tıpkı Erna gibi sevimliydi, bu yüzden o kadar da kötü sayılmazdı.


“Bu sen misin?” Björn, duvarda asılı duran ve çekmecenin üzerinde duran bazı resimlere çekilmişti.


“Evet, bu ben bebekken çizilmiş bir resim, bu da annem.” dedi Erna, küçük bir bebeği kucağında tutan genç bir kadının portresini işaret ederek.


Björn kadına hafif bir şaşkınlıkla bakarken Erna utangaç bir şekilde gülümsedi. Saç rengi hariç, Erna’nın tıpatıp aynısıydı.


Erna diğer çerçevelerdeki resimleri tek tek açıkladı. Beş yaşındaki halinden yetişkin bir genç kız oluşuna kadarki portreleriydi bunlar. Gerçekten tamamlanmış resimlerden ve yağlı boya tablolardan ziyade, bazı kaba taslak çizimler vardı ve bunların sayısı daha fazlaydı. Björn, hiç çaba sarf etmeden bile ressamın kim olduğunu tahmin edebiliyordu; Pavel Lore’dan başkası değildi.


Düşünceye dalınca, Pavel Lore da burada büyümüştü ve Björn önündeki resim hakkında hiçbir şey bilmese de, resmi çizen kişi için bu kızın ne kadar değerli olduğunu anlayabiliyordu. Arkadaş, gerçekten mi?


Tam muhakemesi onu şüpheye götürürken Erna yüzünde bir gülümsemeyle ona döndü. Ona baktığında herhangi bir etkilenme belirtisi sezemedi ve rahatladı. Erna yatağın kenarına doğru yöneldi.


“Björn, bir anlığına arkanı dönebilir misin?”


Erna önce ona, sonra da yatağın üzerindeki geceliğe baktı. Björn onun bu isteğine; arkasını dönmeyerek, aksine kollarını kavuşturup duvara yaslanarak karşılık verdi.


Erna iç geçirdi ve üzerini değiştirmek için arkasını döndü. Björn, onun bu şehvetli bakışları görmezden gelmek için elinden geleni yapan karısının çıplak sırtına ve açığa çıkan kalçalarına dik dik baktı.


Kendisinin önünde çıplak kalmaktan çok daha cüretkar şeyler yapmış olan karısına böyle arsızca bakmaktan ötürü Björn’ün içinde hafif bir suçluluk hissi uyandı. Böyle hissettiğine inanamıyordu ve kendi kendine kızsa da bakışlarını başka yere çevirmedi. Sonra aniden, karısının bu sevimli vücudunu resmedip gizli bir koleksiyon olarak saklayabilmek için keşke biraz resim yeteneği olsaydı diye diledi.


Geceliğini giymiş olan Erna makyaj masasına oturup uzun, kahverengi saçlarını taramaya başladıktan sonra bile Björn odada öylece kalakalmıştı. Saçları çok ince telliydi ve belinin aşağısına kadar dökülüyordu.


Parmak uçlarında ona dokunuşunun yeniden canlandığını hissetmek tatlı bir huzursuzluktu. Björn’ün o an Erna’ya karşı hissettiği arzu tuhaftı, daha önce onun için hissettiği hiçbir şeye benzemiyordu; istese onu tam şu an kollarına alabilirdi ama içindeki bu çekime rağmen bunu yapmadı.


İsteklerini dizginlemesine neden olan şey için bu yeni, alışılmadık çevreyi suçladı. Kendini tutarken dışarıdan bir ses, bir uluma geldi. Björn bu sese kaşlarını çatarken Erna ona döndü ve güldü.


“Onlar senin arkadaşların Björn.” dedi Erna saç fırçasını bırakıp onun yanına gelerek. “Ama ormanda avları olduğu sürece buraya aşağıya inmezler.”


“O kurt iniltisini mi kastediyorsun?”


“Evet.” dedi Erna, oldukça tuhaf davranarak.


Erna onlardan sanki evcil bir köpekten bahseder gibi söz ediyordu ve Björn, Erna’nın bu ani davranış değişikliğini yavaş yavaş anlamaya başlamıştı.


“Ama endişelenme, eğer çok yaklaşacak olurlarsa onları kolayca korkutup kaçırabiliriz. Çalışma odasındaki tüfekten tek bir el ateş etmek onları kaçırmaya yetecektir.”


“Silah kullanmayı biliyor musun?”


“Evet, buralarda bir nevi mecbur kalıyorsun.”


Erna o temiz, narin ve hanımefendi görünümüyle tamamen tezat oluşturan bir şiddetten, sanki ölümden bahseden bir peri gibi söz ediyordu. Başka bir kurt ulumasıyla eş zamanlı olarak Björn kahkahayı bastı. Karısına karşı bir nezaket gösterisi olan bu yolculuğun, tahmin ettiğinden çok daha keyifli geçebileceğini fark etmişti.


Björn pencereyi kapattı ve barbar peri karısı Erna’ya sarılmak üzere hareketlendi. Sonunda yatakta birlikte uzanıyorlardı. İki kişi için tasarlanmamış eski bir yataktı ve ağırlıkları altında gıcırdıyordu.


“Bu kurdu alt etmeyi denemek ister misin?”


Björn onun üzerine doğru uzanırken, Erna’nın kaşları bu sözler karşısında sorgularcasına çatıldı.


“Björn, burası benim en değerli çocukluğumun geçtiği yer.”


“Eee?”


“Bu tarz sözler benim için bir hakarettir.” Erna’nın havası bir anda değişti ve onu üzerinden itti. Konumları yer değiştirmişti.


Beyaz Kurt, Erna’nın gölgesi altında kalakalmış bir halde kahkahayı bastı. Görünen o ki, aşağı kattaki tüfek, ters köşe vuruş yapabilen tek silah değildi.

Yorumlar