The Problematic Prince - 9. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

"Güzelliği gerçekten sıra dışı, kabul etmeliyim." diye düşündü Björn, kendisine sakince bakmaya devam eden genç kadını süzerken.


Tıpkı Gladys Hartford gibi, Erna Hardy de diğerlerinin arasından sıyrılan bir cazibeye sahipti. Her iki kadın tamamen farklı soylardan gelse de, gittikleri her yerde kargaşa çıkarabilecek kadar eşsiz güzelliklere sahiptiler. Belki de bu yüzden, normalde bu tür şeyleri sevimsiz bulsa da onunla bir skandala karışmayı pek umursamamıştı. Ancak bu kadar güzel bir görünüş, yetersiz soyu yüzünden ziyan oluyordu.


Bunu dile getirirken en ufak bir tereddüt duymuyordu çünkü bu apaçık bir gerçekti. Elbette bu inancın ne kadar kaba olabileceğinin de tamamen farkındaydı.


"Aranızda bir şey olmadığına emin misin?" diye sordu Leonid sertçe. O da Erna'yı dikkatle izliyordu.


"Eğer onunla ilgileniyorsan... onu baştan çıkarmanda sana yardım edebilirim." Björn bakışlarını genç kadından ayırmadan, başını yavaşça Leonid’e çevirerek nüktedan bir cevap verdi.


"Onunla nasıl bir ilişkin olsun istersin?" Dudaklarında, sorduğu sorunun çirkin imalarıyla tamamen zıt, zarif bir gülümseme vardı.


"Sen delisin..." Böylesine saçma bir ifadeye gülmeden edemeyen Leonid, bu noktada ağabeyinden şüphelenmeyi bırakmaya karar verdi. Björn Denyister pek çok açıdan kesinlikle bir delidir ama en azından arzularına sadık bir deliydi.


"Neden gidip ona bir dans teklif etmiyorsun? Sence o, Veliaht Prens olan seni reddetmeye cüret edebilir mi?" diye sordu Björn. Sessizce yanlarına yaklaşan hizmetçinin uzattığı şampanya kadehini alırken göz ucuyla Bayan Hardy'ye bakıyordu.


"Neden böyle bir şey yapayım ki?"


"Ondan hoşlandın, değil mi?"


"Yine ne saçmalıyorsun?" diye sordu Leonid kaşlarını çatarak.


"Sadece merak ettim. Belki de hoşlandığın kızın, kardeşinle bir ilişkisi olmasından endişeleniyorsundur."


"Hiç de bile. Öyle bir kadınla ilgilenmiyorum."


"Çok kaskatısın, biraz rahatla." Björn hafifçe omuz silkti ve içkisini tek dikişte bitirdi.


Kadınlar bu sezon boyunca özgürce sosyalleşip çevrelerini genişletebilirlerdi ancak bazıları sırf hızlı sonuç almak için yakışıksız yollara başvururdu. Her ne kadar popülerlik kazanmayı başarsalar da, bu tür bir şöhret genellikle beraberinde düşmanlık getirirdi. Kızını ağır bir aldatmaca ile pazarlamaya karar veren bir aile ve onuru ile gururu karşılığında bu planlara gönüllüce ortak olan bir kız... Nihayetinde, bu tür olaylar başkaları tarafından asla hoş karşılanmazdı ve kimsenin böyle bir kadınla tanışmaya dahi niyeti olmazdı.


Veliaht Prens, kraliyet ailesinin büyükleri tarafından çağrılınca kısa süre sonra yanından ayrıldı. Bir zamanlar kendisine verilen sorumlulukları sadakatle yerine getiren kardeşi, şimdi Veliaht Prens rolünü mükemmel bir şekilde icra ediyordu.


Ancak Leonid birkaç adım attıktan sonra durdu ve beklenmedik bir şekilde arkasına baktı, muhtemelen beraber gitmeleri gerektiğini ima ediyordu. Björn ise kardeşinin bu nazik teklifini reddetmek için elini gelişi güzel salladı ve hiçbir pişmanlık duymadan arkasını döndü. Sonuçta Victoria Meyer hala oradaydı ve onunla olduğundan daha fazla muhatap olmak istemiyordu.


Björn ona zaten hafif bir baş onayı ve küçük bir gülümsemeyle kısa bir selam vermiş, Kontes Meyer de nezaketle küçük bir reverans yaparak karşılık vermişti. Kullandığı kirli yöntemler bir yana, o kadının hırsı ve azmi Björn’ün takdir ettiği bir şeydi.


Sonuçta sosyal etkinlikler Victoria Meyer’in oyun masasıydı.


Sıkıcı ve monoton hayatlarına heyecan verici uyarıcılar sağlayan "oyunların" tadını çıkarabileceğiniz bir yer... Kendisinin de bu tür oyunlardan keyif aldığını itiraf ediyordu, nitekim detaylı stratejiler kurup birbiri ardına görkemli zaferler kazanan biriydi. Önemsiz oyunlara takılıp kalmamak ve zorluk seviyesini kademeli olarak artırarak sınırlarını test etmek konusunda ikisi de aynı cesarete sahipti.


Boşalan kadehini bıraktı ve yeni bir şampanya kadehi almak için döndü.


Eğer Victoria Meyer bir erkek olarak doğsaydı, Björn'ün kağıt oyunlarındaki şöhreti bugün ulaştığı seviyeye varamayabilirdi. Her halükarda, başka bir ailenin kızı için iyi bir evlilik bulmak fedakarca bir kumardı, bu yüzden çeşitli sosyal kulüplerde kumar oynayan kağıt oyuncularından çok daha sağlıklı bir hobisi olan bir kadın olduğu söylenebilirdi.


Kendisine işaret eden soylu grubuna yaklaşmaya karar veren Büyük Dük, bir süredir ısrarla kendisini takip eden bakışlara karşılık vermek için gayriihtiyari başını çevirdi. O kişi gerçekten de Bayan Erna Hardy idi.


Birkaç dakika önce ayağa kalkmaya bile tereddüt eden hanımefendi, bakışları buluştuğunda o kadar irkildi ki tekrar yerine oturdu. Yanakları kıpkırmızı olmuş bir halde dantel şalına sıkıca sarılması Björn'ü pek de eğlendirmedi.


Eğer "Hardy" ismi ve Victoria Meyer’in varlığı olmasaydı, bu masumiyete kanabilirdi. Bu hanımefendinin, adı çıkmış Büyük Dük'e bile soğuk terler döktürebileceğini tahmin etmemişti.


Titreyen gözlerle ona kaçamak bakışlar atan Bayan Hardy, aniden başını eğdi ve anlaşılmaz bir şeyler mırıldanmaya başladı.


'Şimdi nasıl bir cehennem azabı planlıyor acaba?'


Björn, bir kez daha Victoria Meyer’in oyunlarına kurban gitmeden önce oradan hızla uzaklaştı. Onun berbat entrikalarına düşecek olan herkese içinden sessizce başsağlığı diledi.


"Björn! O hanımefendiyi tanımadığına gerçekten emin misin? Aranızda bir ilişki mi var?" Kalabalık etrafını sarıp aceleyle sormaya başladı.


"Lütfen 'hayır' de."


Peter, yüzünde oldukça ciddi bir ifadeyle konuştu. Björn hafif bir iç çektikten sonra koltuğuna derinlemesine yaslandı ve içkisinin geri kalanını bitirdi.


"Kendine gelsen iyi olur be adam." dedi Prens Björn, dudakları içkinin kızıllığıyla parlarken bu dostane tavsiyeyi vererek.


*.·:·.✧.·:·.*


"Björn'ün evlenmesi gerekiyor." dedi Philip Denyister, ciddiyetle düşünürken.


"Sanırım onun için en iyisi bu olacak. Öyle değil mi?"


Kral, sanki onayını istiyormuş gibi masanın diğer tarafında oturan Kraliçe’ye döndü. Isabel Dniester, hafifçe kaşlarını çatıp dilini damağına vurarak çay fincanını bıraktı. Krallık barış ve refah içinde bir dönemden geçerken, Philip’in en büyük derdi ele avuca sığmaz büyük oğlu Björn idi.


"Björn seni dinlemez bile, kaldı ki önerini yerine getirsin."


"O zaman bir şekilde irademize uymasını sağlamalıyız!"


"Görünüşe bakılırsa Majesteleri kendi oğlunu pek iyi tanımıyor."


Bahar mevsiminin kokusuyla yüklü gece havasında hafif bir iç çekiş yankılandı. Kral ve eşinin birlikte çay saatinin tadını çıkardığı bahçedeki teras, tam açmış çiçeklerin kokusuyla doluydu.


"Ona gizlice hoşlandığı bir kız olup olmadığını bile sordum ama kesin bir dille reddetti. Hatta bana 'Bir boşanma yetmedi mi?' diye sordu, küstah."


"Bu mesele..." Majesteleri'nin, tıpkı oğlununkiler gibi gri olan gözleri derinleşti.


Son zamanlarda krallığın her yerinde yankılanan Gladys'in ismi, oğlunu en çok rahatsız eden şeylerden biriydi. Björn'ün bu yüzden gergin olmasını bekliyordu ancak partideki gamsız tavrını görünce hayretler içinde kalmıştı. Philip, o kızla Björn yeniden bir araya geldiğinde absürt bir şeyler olacağını öngörebiliyordu ve sadece bu senaryoyu düşünmek bile sırtına ağrılar girmesine yetiyordu. Eğer böyle bir şey gerçekten olursa, ordusunu toplayıp Lars'a savaş açardı.


"Endişelenme Philip. Gladys ile yeniden bir araya gelmeleri pek olası değil." Isabel, kocasının endişesini tek bir bakışla anlamış gibi onu teselli etti.


"Sen de biliyorsun. Björn, bu kararı vermek için terk edilmenin nasıl bir kalp ağrısını çekti."


"Biliyorum. Elbette hala hatırlıyorum."


Kral yavaşça başını sallarken gözleri bir kez daha kederle buğulandı.


‘Veliaht Prenslik makamından çekilmek ve taht haklarımı devretmek istiyorum. Ayrıca boşanma davası açacağım.’ Björn, çocuğunun doğduğu gece bu sözleri sükunetle beyan etmişti.


‘Kararımı verdim Majesteleri. Ne olursa olsun bu kararımdan dönmeyeceğim.’


Bu sözleri yavaşça söylerken yüzünde hiçbir duygu yoktu. Ancak o sırada henüz yirmi iki yaşında olan Veliaht Prens'in gözlerinde kaynayan sessiz öfke ve çaresizlik, Philip'i altüst etmişti. Sonunda, onun için en iyi sonucun bu olduğunu bildikleri için oğullarının iradesine boyun eğmişlerdi. Ancak Majesteleri, Björn'ün babası olsa bile çektiği acıyı hafifletmek için hiçbir şey yapamamıştı çünkü günün sonunda o hala Lechen'in kralıydı.


"Ama hayatım, ne kadar düşünürsem düşüneyim şu an yapabileceğimiz başka bir şey yok. Şimdilik onu bir şekilde yeniden evlenmeye ikna etmeye çalışalım." Philip'in uzun düşüncelerden sonra vardığı sonuç, bu konuşmanın başlangıç noktasına geri dönmüştü.


"Bunu daha önce denemediğimizden değil. Eğer konu evlilikse, o çocuk ne istediğine kendisi karar verecektir."


"Sorun da bu ya, Björn evlenmek istemiyor."


"Sanırım sonunda onu evliliğe yeniden ilgi duyar hale getirmemiz gerekiyor. Lafı açılmışken, o hanımefendinin Björn ile gerçekten hiçbir ilgisi yok mu?" Karısına, beklenti ve endişe karışımı bir ifadeyle baktı.


"Leonid, kardeşine birkaç kez sordu ve görünüşe göre Björn onunla ilgilenmiyor."


"Hımm... Öyle mi?"


"Hardy ailesinin o hanımefendisini gerçekten beğendin mi?"


"Mesele o değil ama Björn'ün kalbini yerinden oynatabilecek her hanımefendiyi memnuniyetle karşılarım. Tabii o Gladys'ten daha iyi bir hanımefendi olduğu sürece." Gladys'in adını andığında sesinde saklayamadığı hafif bir öfke tınısı vardı.


"Düşününce, yakında Yazlık Saray'a taşınma vaktimiz geliyor. Bu yaz sezonunda ona daha fazla dikkat edelim. Yıl bitmeden Björn'ün sonunda mutlu bir aile kurduğunu görmek gerçekten güzel olurdu."


"Katılıyorum..." Kraliçe bu temennilerin gerçekleşmesi pek mümkün olmayan bir rüya olduğunu düşünse de, bu düşünce zihninde canlandığında Isabel yine de neşeyle başını salladı. Her gün büyük oğlu için endişelenen zavallı kocasına, Björn'ü nihayet onu derinden seven biriyle mutlu yaşarken görmekten başka hiçbir şey böyle bir umut veremezdi.


"Umarım yakında mutluluğu bulur."


*.·:·.✧.·:·.*


'Erna, Erna, Erna.'


Büyük Dük, o lanet cemiyete takdim balosundan sonra ne zaman bir yere gitse duyabildiği tek ismin bu olduğunu hissediyordu. Özellikle de sefahat düşkünlükleriyle nam salmış erkek soylularla karşılaştığında bu durum daha da çekilmez oluyordu.


"Bayan Hardy'ye çiçek göndereli birkaç gün oldu ama hala bir yanıt yok. Acaba hizmetçi beraberinde gönderdiğim kartı yanlış bir yere mi koydu?"


Björn, o lanet ismi bir kez daha duyduktan sonra başını yavaşça çevirdi. Tüm bahislerini kaybetmiş bir grup soylu, oyun odasının köşesinde oturmuş kadınlar hakkında konuşuyordu.


"Neden ona bizzat sormuyorsun? Son zamanlardaki sosyal davetlerin hiçbirinde boy göstermese de, arada bir buralarda bir yerlerde karşımıza çıkabilir."


"Yapabilirdim ama geniş bir zamana ihtiyacım var. Bayan Hardy'nin etrafında cehennem zebanisi gibi nöbet tutan o hırçın hizmetçi varken kimse yanına bile yaklaşamıyor!"


Odanın her yerinden kahkahalar yükseldi. Uzun bir oyun, birkaç kaba şakayla daha nihayet sona erdi. Doğal olarak bugünün kazananı yine Björn Dniester idi.


"Görünüşe göre tüm kumar masalarını süpürüp kazancınızı krallık hazinesine eklemeyi planlıyordunuz, Altesleri."


"Ne adaletsiz ve kirli bir dünya. Talih Tanrıçası bile lütuflarını kişinin dış görünüşüne göre bahşediyor."


Az önce her şeyini kaybetmiş olanların pişmanlık dolu feryatları her yerden yükseliyordu ama Björn, en ufak bir tepki vermeden odadan ayrıldı. Pencereden içeri süzülen sabah güneşi göz kamaştırıyor, onun zarif silüetini aydınlatıyordu. Kulübün içinde yürümeye devam ederek meydana bakan terasa doğru ilerledi. Peşinden gelen kalabalık, kısa süre sonra onun seçtiği masanın etrafına doluştu.


"Neden Bayan Hardy'ye bir çiçek buket göndermedin?" Garsonun getirdiği kadehle oynayan Peter, yavaşça sordu.


'Yine Erna.'


Björn, çenesini avucuna dayayarak masadaki buz gibi viski kadehini kavradı. Bardaktaki buzların birbirine çarpma sesi, artık canını sıkmaya başlayan o isimle birlikte yankılandı.


"Ne yaptığından emin misin? O kadını alırsan yanında bonus olarak Vizkont Hardy’nin borçlarını da üstleneceğini biliyorsun, değil mi?"


"Şey... Eğer ödeyebileceğim bir miktarsa ne olur ki?"


"Sanırım yakında Kont Bergen’in aptal oğlunu evlatlıktan reddettiğine dair üzücü haberler alacağız."


Peter kaşlarını çatıp itiraz etmek için ağzını açtı ama sonunda söyleyecek bir söz bulamadı.


Bu cemiyetteki herkes, Vizkont Hardy'nin kızıyla ne yapmaya çalıştığını açıkça biliyordu: Onu zengin bir soylu için yem olarak kullanmak. Böylesine adi niyetlerle yapılan bir evlilik, yüksek otoriteye ve köklü bir tarihe sahip saygın aileler tarafından asla kabul görmezdi.


Eğer şanslıysa, orta halli zengin bir aristokratla evlenebilir ya da unvanı olmayan varlıklı bir adamın karısı olabilirdi. Bundan fazlasını başarmak zordu, Kontes Meyer bile bu konuda zorlanırdı. Hardy ailesinin mevcut durumu göz önüne alındığında, bu sonuç bile mucizevi bir başarı sayılırdı.


"Bakın! İşte orada! Erna Hardy!" Az önce yüzünde sıkıntılı bir ifade olan Peter, heyecanla yerinden fırlayarak bağırdı.


Björn, elindeki kadehi gevşekçe tutarak başını salladı ve bakışlarını Peter’ın baktığı yöne çevirdi. Tara Bulvarı'nın diğer ucundan yavaşça yürüyen iki kadın görünüyordu: Zıplayan bir lastik top gibi yürüyen uzun boylu bir hizmetçi ve onu hafif adımlarla takip eden, dantellerle süslenmiş minyon bir hanımefendi.


Geniş kenarlı bir şapka takıyor ve aynı zamanda bir güneşlik tutuyordu, bu da yüzünün seçilmesini imkansız kılıyordu. Ancak, yüz yıllık bir tablodan fırlamış gibi görünen bu kadının, şehir merkezinde böyle yürüyen tek kişi olan Erna Hardy olduğundan şüphe yoktu.

Yorumlar