The Problematic Prince - 10. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

"Bayan Erna, sahili hiç ziyaret ettiniz mi? Gün batımı orada gerçekten çok güzeldir, bu akşam görmeye gidelim mi? Hayır mı? Henüz tam iyileşmediniz, bu yüzden gece havası vücudunuza iyi gelmez değil mi? Kendi başıma heyecanlandığım için özür dilerim."


Heyecandan yerinde duramayan Lisa, aniden monoloğunu yavaşlattı ve endişelenmeye başladı. Onun bu canlı gevezeliğini dinleyerek yürüyen Erna, adımlarını durdurdu ve başını kaldırıp kaygılı hizmetçisine baktı.


"Şimdi iyiyim, Lisa."


"Gerçekten mi? Yüzünüz hala bu kadar solgunken mi? Şey... Gerçi cildiniz zaten asıl rengiyle yeni yağmış kar kadar beyaz sanırım." Lisa, efendisini süzerek başını yana eğdi ve neşeli bir gülümseme bıraktı. Bu, Erna’nın da sadece bakarak mutlu hissettiği bir gülümsemeydi.


Hayat dolu hizmetçi, Lechen’de görülmesi gereken çeşitli yerleri tanıtmaya devam ederken Erna da onu yakından takip ediyordu. Henüz sabahın erken saatleri olduğu için dükkanların çoğu kapalıydı. Bu sayede sokaklar sessizdi ve huzur içinde rahat bir yürüyüşün tadını çıkarabiliyorlardı.


Kraliyet balosundan döndükten sonra Erna hastalanmış ve tam üç gün yatağa bağımlı kalmıştı. Ateşinin düşme belirtisi göstermediğini nihayet fark eden Vizkont aceleyle bir doktor çağırmıştı; hastalığının o kadar da kötü olmadığı ortaya çıksa da bu, durumu görmezden gelebilecekleri anlamına gelmiyordu. Nihayetinde vücudu, baloda yaşadığı yorgunlukla birleşen ani ortam değişikliğine dayanamamıştı.


'Böyle yaşayarak bir yıl bile hayatta kalabilir miydi?'


Baloda olanları her hatırladığında göğsü rahatsız edici bir şekilde daralıyor ve nefes alamıyordu. O gece yaşadığı, görüşünün bir anlığına beyazladığı ve boğuluyormuş gibi hissettiği acı hakkında doktora danışmaya çalışmıştı.


"Alıştığınızda iyi olacaksınız. Sadece sakin olun." Doktorun tek yanıtı ise bunun sadece yaygın bir sinir bozukluğu (nevroz) olduğuna dair kayıtsız bir cevap olmuştu.


Erna durumun pek de öyle olmadığını düşünüyordu ama sonunda uysallıkla kabul etti. Bir kere söz vermişti, bu yüzden bir yıl boyunca Vizkont Hardy'nin kızı rolünü iyi oynamak zorundaydı. Bunu anneannesinin ve Baden ailesinin onurunu korumak için yapmalıydı.


"Merhaba, Bayan Hardy!"


Kendi kendine telkini biter bitmez, aniden etrafında yüksek bir ses yankılandı. Erna'nın omuzları şaşkınlıkla refleks olarak sarsıldı ve ani selamın kaynağını bulmak için etrafına bakındı. Kaynağı çok geçmeden buldu: Fıskiyenin arkasındaki görkemli binanın terasında, heyecanla el sallayan yabancı bir adam duruyordu.


"Günaydın!" Adam, şaşkına dönmüş Erna’yı selamlamak için bir kez daha bağırdı ve arkasındaki masada oturan adamların bakışları da ona döndü.


Onlara şaşkın bir bakışla bakan Erna, gayriihtiyari bir iç çekerek geri bir adım attı. Gözleri, arkada oturan ve çenesini tembelce avucuna dayamış sarışın adamın bakışlarıyla buluştu.


O gruptan tanıyabildiği tek yüz; 'Zehirli Mantar Prens'in' yüzüydü.


*.·:·.✧.·:·.*


'Şuna da bak!'


Björn’ün dudaklarından, arkasına bakmadan kaçan Erna Hardy’yi izlerken yeni bir kahkaha döküldü. Bu günlerde normalden çok daha fazla güldüğünü hissediyordu. Dolandırılan Vizkont’un sunduğu bu tuhaf "fırsat" sayesinde olsa gerekti.


Peter’a beceriksizce bir selam verdikten sonra Erna hemen hizmetçisinin arkasına saklandı. Daha doğrusu hizmetçisi Erna’yı durdurmaya çalıştı. Aralarında kısa süren bir debelenmeden sonra Erna galip geldi ve aceleyle arkasını dönüp kaçmaya başladı. Sendeleyen adımlarına eşlik eden bol fırfır ve danteller, bu umutsuz kaçışı daha da absürt gösteriyordu.


"O hizmetçi tam bir cehennem zebanisi."


Peter başını sallayıp arkasına döndü.


"Yine de Björn'ü gördükten sonra bile kaçmış olması biraz teselli verici. Mesele benim yüzümle ilgili değilmiş."


"Ama öyle."


"Görünüşe bakılırsa gerçekten de bir şey yaşanmamış; yani Björn, Bayan Hardy tarafından mı kullanıldı? Baloda dikkat çekmek için bir araç olarak mı?"


"Büyük Dük’ün bile başına geleceği varmış. Nasılsın Björn? Bir kadın tarafından kullanılıp bir kenara atılmak nasıl bir duygu?"


Masanın etrafındakiler, bütün gece içtikleri içkinin etkisi henüz geçmemiş gibi sessizce gürlediler.


Erna’nın gözden kaybolduğu sokağın köşesine bakmayı bırakan Björn, homurdanarak ayağa kalktı. Her zamanki tavrıydı bu. Onları hayranlıkla izleyen grup, rahat bir nefes aldı.


"Onu hala tam olarak tanımıyorum."


Uzaklaşan Björn’ün arkasından bakan Peter, iç çekerek mırıldandı. Grubun geri kalanı da sessizce bu görüşe katıldı.


Her konuda kaygısız ve çekici bir hovarda... Björn’e uzaktan bakan herkes söz birliği etmişçesine böyle söylerdi ve bu kesinlikle yanlış bir görüş değildi. Ama... Yakından bakıldığında Björn Denyister, iç dünyası pek de anlaşılamayan biriydi. Gülümsemesi ne kadar rahatsa, bu durum o kadar belirginleşiyordu.


"Hey, yüce Büyük Dük! Korkmuştun!"


Peter’ın haykırışı, meydandaki sabah rüzgarıyla bir kez daha dağılıp gitti.


*.·:·.✧.·:·.*


Björn’ün arabası kulüpten hızla ayrılarak Schuber Sarayı’na doğru ilerlemeye başladı. Björn, pencereden dışarıyı izlerken koltuğuna bitkince yaslandı. Araba, çeşitli dükkanların ve devlet dairelerinin bulunduğu kalabalık caddeden geçtikten sonra, manzara yerini nehir kıyısı boyunca uzanan ve her iki tarafı yüksek ağaçların gölgeleriyle çevrili geniş bir yola bıraktı. Uykusuzluk ve yorgunluktan bitkin düşmüş gözleri, araba hızla geçerken ışık ve gölgelerin oynaştığı manzarayı izliyordu. Koyu yeşil ormanı görünce yazın yaklaştığını, bunun da bu huzurlu günlerin yakında sona ereceği anlamına geldiğini fark etti.


Kraliyet ailesi hafta sonu Schuber’i ziyaret edecekti ve kalacakları yazlık saray, Büyük Dük’ün mülkünün içinde yer alıyordu. İki bina birbirine araba gerektirecek kadar uzak olsa da, sonuçta aynı bölge içinde yaşayacaklardı. Bu yüzden Björn, yaz mevsimi geldiğinde bir sürü zahmetli işle uğraşmak zorunda kalıyordu.


Bu, Büyük Dük olarak ona verilen görevlerden biriydi.


Yorgun gözleri kapalıyken araba kısa süre sonra Arbit Nehri üzerindeki köprüyü geçti ve sarayın girişine girdi. Kraliyet armasıyla süslenmiş büyük ve görkemli kapıdan geçtikten sonra, geometrik desenlerle dizilmiş uçsuz bucaksız bir bahçe uzanıyordu. Çok geçmeden, çeşitli yerlere yerleştirilmiş fıskiyelerden akan suyun berrak sesi, hafif bir esintiyle birlikte kulaklarına ulaştı.


Rüzgar dağınık saçlarını okşarken Björn yavaşça gözlerini açtı. Arabaları, Arbit Nehri ile Schuber Körfezi'nin birleştiği şehrin güney ucuna doğru devam etti. Burası, "Su Sarayı" olarak da bilinen Büyük Dük Malikanesi'nin bulunduğu yerdi. Malikane, ismini hem nehrin hem de denizin net bir şekilde görülebildiği konumundan alıyordu. Ayrıca burası, çok sayıda fıskiye ve derelere bağlanan su yollarıyla süslenmiş çeşitli bahçelere sahipti.


"Geldiniz mi prensim?"


Varış noktasına ulaşan arabanın kapısı nihayet açıldı. Nedense Bayan Fitz’in bu kez içinde sitem barındırmayan selamı duyuldu. Björn arabadan tembelce indi ve yaşlı kadına sorgulayan gözlerle baktı.


"Bir misafiriniz geldi ve şu an sizi bekliyor."


Bayan Fitz derin bir nefes alıp endişeyle konuşmaya devam etti.


"Şey... Prenses Gladys. Şu an kütüphanede sizi bekliyor."


Bu ek açıklama, ana salona yeni giren Björn’ün adımlarını olduğu yerde durdurdu. Başını yavaşça kaldırdı ve ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Hiç sönmeyen devasa avizenin ışıkları, bir rahatsızlık hissiyle gözlerini delip geçiyordu.


"Özür dilerim prensim. Biz... "


"Biliyorum." İçinde bulunduğu durum için önemsiz kalan Bayan Fitz’in sözlerini kesti. Halı kaplı merdivenleri yavaşça tırmanmaya başladığında gözlerinde neredeyse hiçbir duygu yoktu.


"Bir fincan çay lütfen. Sert olsun." Björn, endişeli bir yüzle onu takip eden Bayan Fitz’e sakin bir emir verdi. Sakin bir gülümsemeyle hafifçe kıvrılan dudaklarının aksine, soğuk gözlerinde en ufak bir duygu kırıntısı bile yoktu.


"Nasıl isterseniz, Altesleri."


Söylemek istediği kelimeleri yutan kadın, bir adım geri çekildi ve emredileni yerine getirmek için aceleyle uzaklaştı. Björn ise kısa süre sonra çalışma odasının kapısından geçerek gözden kayboldu.


*.·:·.✧.·:·.*


"Sonuçta yine de özür dilemem gerekir... Değil mi?" Erna, ihtiyat dolu bir soru daha sordu.


"Ne demek özür dilemek?! Bunu yapmak zorunda değilsiniz, küçük hanım!" Lisa, mutfak ziyaretinden döndükten sonra her zamankinden daha kararlı bir şekilde yanıtladı.


İrkilmiş görünen Erna, elindeki çay fincanıyla oynarken sıkıntılı bir haldeydi. Baloda Altesleri’ne karşı yaptığı hatalar yüzünden üzgündü ve bizzat özür dilemek istiyordu. Ancak sonuçta, etrafı her zaman kalabalık olduğu ve ona yaklaşma cesaretini asla kendinde bulamadığı için uygun bir fırsat yakalayamamıştı.


'Yalnız olsa bile sonuç muhtemelen aynı olurdu.' diye düşündü, titreyen parmak uçlarına bakarken. Altesleri ile sadece göz göze gelmek bile ona o günü hatırlatıyor, bu da kalbinin daha da sıkışmasına neden oluyordu.


Böylesine utanç verici bir anı peşini bırakmazken Altesleri ile nasıl yüz yüze gelebilirdi?


Ne kadar denerse denesin, aklı başına geldiğinde kendini hep aceleyle kaçarken buluyordu. O anlarda, o utanç verici 'takdim elbisesi' de mutlaka aklına geliyordu. Altesleri’nin vücuduna kayıtsızca bakan sakin bakışlarını hatırladıkça, utançtan ölecekmiş gibi hissediyordu.


'Büyükşehir gerçekten de ne kadar bayağı bir yerdi!'


"Sanırım yine de özür dilemeliyim Lisa. Ona çok fazla zahmet vermiş olmalıyım." Bir süre düşündükten sonra yine aynı karara vardı. Onunla yüzleşecek cesareti pek yoktu ama bir hata yapıp hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam etmek kabalıktı.


"Ah…. Bir dakika bekleyin küçük hanım." Lisa ayağa kalktı ve aceleyle yatak odasından çıktı. Bir süre sonra kucağında büyük bir kutuyla geri döndü.


"Bunlar sizin için birer hediye ama okuduktan sonra iade etmelisiniz. İsterseniz size birkaç tane veririm ama maalesef bunlar hizmetçilerin yorulmadan biriktirdiği ortak eşyalar." Lisa, şaşkına dönmüş Erna'ya ciddi bir tavırla açıklama yaptı.


"Bu benim için mi? Neden?"


"Çalışmalısınız. Meşgul olmadığım zamanlarda çeşitli haberleri ve dedikoduları toplayıp inceledim. Artık her türlü hikayeyi biliyorum." Hizmetçi, kutunun en üstündeki dergiyi Erna'nın önüne doğru uzattı. Bu, 'Zehirli Mantar Prens' Björn hakkında derinlemesine bir makalenin bulunduğu haftalık bir dergiydi. Erna, sonunda onu kabul etmekten başka çaresi kalmadı. Birkaç sayfa çevirdikten sonra, önünde deliklerle dolu bir sayfa belirdi.


"Bu delik de nedir..."


"Ah! Altesleri'nin resimlerini kesip alan o lanet- hayır... kötü hizmetçiler yüzünden. Herkes ona küfrediyor ama Zehirli Mantar Prens'in bir fotoğrafı yayınlandığı an olan bu oluyor işte." Lisa ahlaksız hizmetçileri eleştirdi. Birkaç kınama sözünden sonra aniden düşünceli bir hal aldı ve aceleyle ayağa kalktı.


"Tamam! Siz çalışırken ben de sizin için bir işi halledeyim küçük hanım!" Erna bir şey söyleyemeden hizmetçi aceleyle odadan çıktı.


Yalnız kalan Erna, kucağındaki haftalık dergiye şaşkın bir ifadeyle baktı. Şöyle bir göz atmak bile derginin oldukça kışkırtıcı dedikodularla dolu olduğunu anlamasına yetiyordu. Başkalarının hayatını bu şekilde dikizlemenin doğru olmadığı düşüncesi ile engelleyemediği merakı arasında bocalayan Erna, sonunda bir sonraki makaleye geçti. Fotoğraflar gitmişti ve sayfalarda yer yer boşluklar vardı ama makalenin bütün bağlamını anlamakta zorlanmadı.


Masadaki çay soğurken o dergileri dikkatle okudu. Schuber sosyetesini içeren çeşitli skandallar ve olaylar, parlak reklamlar, burçlar ve hatta flört danışmanlığı; dergi her türlü karmaşık haberi barındırıyordu. Memleketinde satın aldığı dergilerden tamamen farklı, onun için oldukça sarsıcı yeni bir dünyaydı bu.


Son dergiyi bıraktığında, Schuber sosyetesinin sorun çıkaran isimleri hakkında kabaca bir fikir edinmişti. En göze çarpanı elbette Zehirli Mantar Prens, Björn Denyister idi.


Bu dergilerdeki hikayelerin tamamı doğru değildi ancak bazı makaleler Erna'nın kavrayışının çok ötesindeydi, özellikle de Prens Björn ile ilgili olanlar. Onun hakkındaki bilgiler onu en çok rahatsız eden şeydi, çünkü görünüşe göre o 'kendi çocuğunu terk eden bir babaydı'. Prenses Gladys'ten boşandıktan sonra Prens, oğlunu hiç görmediğini söylemişti. Çocuk, babasını birkaç yıl boyunca göremeden bir hastalık yüzünden öldüğünde bile, Prens cenazesinde dahi onu görmezden gelmişti.


Dergilerin oluşturduğu yığına sessizce bakan Erna, gayriihtiyari dudaklarını ısırdı. Sadece birkaç kez karşılaştığınız birini yargılamak sığlık sayılırdı, hele ki sık sık etkileşimde bulunmadığınız birini. Ancak kalbindeki sarkaç, bu üzücü bilgileri öğrendikten sonra çoktan bir yöne doğru eğilmişti.


Prens kötü birine benziyordu. Çok kötü birine.

Yorumlar