The Problematic Prince - 87. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Erna derin bir uykudaymış gibi görünüyordu. Yatağının kenarına tünediğinde bile genç kadın hiç kıpırdamadı. Björn buna oldukça rahatlamıştı. Belki de uyanmaması, loş ışıkta birbirlerine bakıp söylenecek hiçbir şey bulamamalarından daha iyiydi.


Björn komodinin üzerindeki lambayı kapattı ve akşamın ilk karanlığında karısına baktı. Doktor, ciddi bir sağlık sorunu olmadığını, her şeyin yaşananların şokundan kaynaklandığını söylemişti. Bunu kendisi de gayet iyi biliyordu ama yine de huzursuzdu.


Tüm bu yaşananlar sadece büyük bir tantanadan ibaretti.


Akıl sağlığı yerinde olmayan birinin işlediği absürt bir suçtu. Suçlu yakalanmıştı ve yakında cezasını çekecekti. Şans eseri Erna zarar görmemişti, bu yüzden yapması gereken tek şey bunu unutmak ve yoluna devam etmekti.


Belki de sadece her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için uğramıştı, Erna’nın göz kirpiklerinin düştüğü o uzun gölgelere bakarken böyle düşündü. Onun adını seslenirken yüzündeki o gülümsemeyi görmek istiyordu, ancak o zaman içindeki bu berbat hissiyattan kurtulabileceğini düşündü.


Zaten bu olaydan önce de Erna’nın, Gladys’in gölgesi tarafından yutulacağı yönünde spekülasyonlar yapılıyordu. Erna’nın durumundaki herhangi bir hanımefendi de aynı durumda olurdu. Talihsiz Veliaht Prenses Gladys, halkın gözünde bir efsaneye dönüşmüştü.


Erna, göremediği ya da yenemeyeceği, alt edilemez bir düşmana karşı karşıyaydı. Şans hiçbir zaman ondan yana olmamıştı, eninde sonunda kaybedecekti ve her zaman sadece Björn’ün ikinci karısı olarak kalacaktı. Daha değersiz olan eş...


Björn tavana baktı. Bunun acımasızca olduğunu biliyordu. Gözlerini odada gezdirerek hafifçe gölgelenmiş mobilyaların üzerinden geçirdi. Sonuçta, bu hayat bu kadın için en iyi şey miydi?


Başka nereye gidebilirdi ki? Evlilik piyasasına sürüldükten sonra en yüksek teklifi verene satılıp giderdi. En iyi ihtimalle, ölümün eşiğindeki yaşlı bir aristokratın vitrin karısı olurdu. En kötü ihtimalle ise o çöp lordu Heinz gibilerin oyuncağı haline gelirdi.


Her ne kadar talihsiz Veliaht Prenses’in tapınağındaki kurban sunağına konmuş olsa da, Erna bundan daha iyi bir hayat umut edemezdi.


Bu net sonuca varan Björn, bir kez daha karısına doğru baktı. Erna’nın babasından kaçıp o kızıl saçlı ressamla gitme kararı, üzerinde durmaya değecek bir olasılık değildi.


Björn kalktı ve yatağın başucunda durdu. Bu kadını korkunç bir kaderden kurtarmış ve ona mümkün olan en iyi hayatı vermişti. Bu gerçeğin farkına varmasıyla yavaşça iç geçirdi. Gladys’in tapınağı güçlü temeller üzerine kuruluydu ve o bu sırrı sakladığı sürece, Lars ona bunun karşılığını ödeyecekti. O tapınağı yıkmak imkansızdı.


İkinci karısı, gelecek yıllar boyunca ve belki de hayatının geri kalanında kendini bu sunakta feda etmek zorunda kalacaktı ama ona verebileceği çok fazla ödün vardı ve ondan istediği her şeyi ona verecekti.


Eğildi ve yanağına zarif bir öpücük kondurdu.


Bütün gün kendisine bakan o parıldayan gözlerinin anısı bir teselli kaynağıydı. Yarın Erna’nın kendisine yine aynı gözlerle bakacağını biliyordu. Bu, bu kadının şimdiye kadar ona verdiği en büyük hediyeydi.


Björn perdeleri kapatırken sessizce yataktan süzüldü. Kapıyı kapatmadan önce, aniden içine doğan o hissi tamamen silip attı.


Her şey iyi olacaktı, çünkü o Erna’ydı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Onun iyi görünmesine sevindim, Isabelle.” dedi Phillip, pencereden dışarı bakarken.


Isabelle kocasının yanına doğru ilerledi. Büyük Düşes’i taşıyan araba, onu yazlık saraya götürmek üzere yolda hızla gözden kayboluyordu.


Büyük Düşes, sırf onlara günaydın demek için her sabah kaldıkları yeri ziyaret etmişti. Ani saldırının ertesi günü de bu durum değişmemişti. En azından olumlu olan tek bir şey vardı ki, onun gelişi herkesi çokça rahatlatmıştı.


“Bence Björn çok saygın bir kadın seçmiş. Çok bir şey bilmem ama o çocuğun kadınlar konusunda iyi bir gözü olduğunu ve bu açıdan babasına çektiğini biliyorum.” dedi Phillip şakayla karışık.


Isabelle Dniester, kocasına bakarken güneş ışığıyla aydınlanan oturma odasında kahkahası yankılandı.


“Peki, Hardy ailesinin kızından hoşnut olmayan, onu onaylamayan o Kral nereye gitti?” diye sordu kadın.


“Muhtemelen yine tatile çıkmıştır.”


“Bazen Björn’e o kadar çok benziyorsunuz ki.”


“Korkunç şeyler söylüyorsun.” diyerek gülümsedi kral. “Umarım iyi geçiniyorlardır. Sen ne düşünüyorsun, Björn iyi gidiyor mu?”


“Ben nereden bileyim? O şımarık velet hakkındaki her şeyi bilmiyorum. Sadece tıpkı babası gibi iyi bir koca olması için dua ediyorum.”


“Doğru. Eğer benim gibi karısını dinlemeyi öğrenirse mutlu bir evlilik mümkün olur.” Phillip, bu kendi kendini övmesinden sonra bile ifadesizliğini korudu. Isabelle güldü, her ne kadar aklına o kurdu evcilleştirmek için mücadele ettiği çok eski zamanlar gelse de...


“Bu arada Isabelle, o da neyin nesi?”


Phillip pencereden dışarı bakarken gözlerini kıstı. Erna, elinde neredeyse kendi boyu kadar büyük bir çiçek buketiyle arabadan inmişti. Arabanın içinde ise daha da büyük bir buket duruyordu.


Phillip ve Isabelle gülüşmeye başlamadan önce birbirlerine şaşkın bakışlar fırlattılar. İkiz prenslerin doğum günleri, oldukça kokulu bir başlangıçla start alacak gibi görünüyordu.


*.·:·.✧.·:·.*


BÜYÜK!


Leonid’in aklından geçen ilk düşünce buydu.


Boyut açısından bakıldığında bu buket büyüktü, hem de çok büyüktü.


“Tüm kalbimle, en harika doğum gününü geçirmenizi dilerim Altesleri.” dedi Erna. Gözleri, sunduğu buket kadar ışıl ışıldı.


Leonid dalgınca başını salladı ve bu devasa hediyeyi kabul etti. Şaşkınlıkla izleyen Christian, ancak kısmen bastırabildiği bir kahkahayla sessizliğe gömüldü.


“Beğenmediniz mi?” dedi Erna.


“Hayır, hayır tabii ki öyle değil; sadece böyle... büyük bir hediye beklemiyordum.” dedi Leonid, rahatlatıcı bir gülümseme göstermeye çalışarak.


Erna, birkaç tebrik cümlesi daha kurup Büyük Dük için olan buketten de bahsettikten sonra yanlarından ayrıldı. Az önce olağanüstü karakterini ilan eden devasa bir çiçek buketi hediye etmemiş gibi, mütevazı bir vedayla oradan uzaklaştı.


“Sadece doğum gününü kutlamaya gelmiştim, böyle bir sahneye tanıklık edeceğimi hiç düşünmezdim.” dedi Christian.


Büyük Düşes gittiğine göre, Christian artık kahkahalarını özgürce ve yüksek sesle serbest bırakabilirdi. Kendini tutamıyordu. Çiçekler ve Veliaht Prens... Birbirine bu kadar uyumsuz bir ikili bulmak zordu. Şu an bile Leonid’in kasvetli ifadesi, parlak çiçeklerin daha da göze çarpmasına neden oluyordu.


“Biliyor musun, muhtemelen bunları kendi yapmıştır.” dedi Christian, kahkahalarının arasında Leonid’in kollarındaki buketi inceleyerek.


Leonid’in kollarındaki buketin üzerinde duran çiçeklerin ne kadar ustaca yapıldığını görünce bu sonuca varmıştı.


“Çok şanslısın abi.”


“Başka birinin samimiyetini bu şekilde küçümseme.” diyerek kardeşini azarladı Leonid.


“Ne? Hayır, öyle demek istemedim.” Christian’ın ifadesi hızla değişti ve kahkahası anında kesildi. “Ben sadece... Sadece Büyük Düşes’in oldukça sevimli olduğunu düşünmüştüm.”


“Büyük Düşes Björn’ün karısı Chris, o senin üstün sayılır.”


“Biliyorum ama üstler de sevimli olabilir, değil mi?”


Leonid iç geçirdi ama sonunda o da son bir kıkırdamaya katıldı. Her halükarda, Erna’nın hiç zarar görmemiş olması şanstı. Christian’ın iddiası tamamen yanlış sayılmazdı.


“Bu arada, Björn abim de bir buket alacak, değil mi?” dedi Christian.


“Hiç şüphe yok ki alacaktır.”


“Aman Tanrım.” dedi Christian.


Christian, Leonid’i elinde devasa bir çiçek demetiyle görmekten daha uyumsuz bir ikili olamayacağı yönündeki fikrini, aynı şeyi Björn’ün yaşayacağını düşündüğü an hemen değiştirdi.


“Önce onun yanına gitmeliydim, bunu görmeyi çok isterdim.” dedi Christian.


“Evet, aslında ben de.”


İkisi de, üstü açık arabanın nizamiye kapısından geçişini tam zamanında görmek için pencereye koştular. Büyük Düşes'in kollarında, Leonid'inkinden çok daha görkemli bir çiçek aranjmanı vardı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Mutlu yıllar Björn.” ses, rüzgarda tatlı bir fısıltı gibi geldi.


Björn gözlerini açtı ve yüzünü kapatan kolunu indirdi. Bakışlarını, hafif bahar esintisinde dalgalanan tüllerin ışıkla oynaştığı ön kapıya çevirdi. Orada, görüş alanını tamamen kapatan devasa bir çiçek buketi gördü.


“Bugün hava senin için çok güzel.”


Aniden Erna’nın gülümseyen yüzü çiçeklerin arkasından beliriverince, bir an için çiçekten bir hayalet gördüğünü sanarak irkildi.


Björn yatakta doğruldu ve gördüğü şeye bir anlam vermeye çalışarak karısına baktı. Uykudan dolayı hala sersemlemiş durumdaydı ama artık rüya görmediğinden emindi.


“Bunları bu sabah açan çiçeklerle, bizzat kendim yaptım.”


“Anlayabiliyorum.” dedi Björn.


Çiçekler o kadar tatlı kokuyordu ve renkleri o kadar cömertçe saçılıyordu ki, Björn’ün yarı açık gözleri bile karısının bunları bir araya getirirken gösterdiği ustalığı görebiliyordu.


“Beğenmedin mi? Veliaht Prens Altesleri beğendi ama.”


“Leonid’e de mi verdin?”


“Evet, tabii ki, bugün onun da doğum günü ama seninki daha büyük.” Erna’nın yüzünde oldukça gururlu bir ifade vardı.


Karısının bundan sanki çok özel bir ayrıcalıkmış gibi bahsetmesini görmek Björn’ü güldürdü. Çıplak vücuduna sadece zarif, küçük bir kurdele bağlanmış halini bu çiçeklere tercih edeceğini ona söylememeye karar verdi.


“Beğendin mi?” diye sordu Erna tekrar, bu kez yüzü ciddileşmişti.


Björn başıyla onayladı ve yanına gelmesi için ona el etti. Erna’nın gülümsemesi geri döndü ve çok güzel görünüyordu. O devasa hediyeyi bir kenara bıraktı, ona doğru temkinli adımlarla yaklaştı ve ardından kendini onun kollarına bıraktı. Dokunuşu inanılmaz derecede hoştu, hem sıcaklık hem de hoş bir koku yayıyordu.


Erna onu dudaklarından öptü ve Björn’ün yüzünde dingin bir gülümseme belirdi. Onun dudaklarında yumuşacık başlayan bu oyuncu öpücük, kısa süre sonra derinleşti.


Birbirlerine sarılırken Björn gözlerini kapattı. Elini uzatıp yavaşça başının arkasına dokundu ve onu kendisine doğru daha da yaklaştırdı. Öpüşme konusunda epey iyi bir noktaya gelmişti. Böyle günlerin uzun süre devam edeceğinden emindi. O, Erna olduğu sürece.

Yorumlar