The Problematic Prince - 69. Bölüm (Türkçe Novel)

“Ben yalnız gideceğim.”
Bu emirle birlikte, karanlık katedralin içinde Björn’ün topuklarını takip eden telaşlı ayak sesleri bıçak gibi kesildi. Tüm gözler onun üzerindeydi.
“Altesleri, lütfen, içerisi çok karanlık ve merdivenler çok dik.” diye itiraz ettiler.
“Hayır.” diye kestirip attı Björn.
Prens, elini uzatarak katedralin küratörüne yaklaştı. Adam içgüdüsel olarak başını eğdi, sonra Prens’in ne istediğini anlayarak anahtarları ve lambayı ona uzattı.
“Yalnız gidiyorum, burada bekleyin.”
Yukarı çıkan merdivenlere açılan kapıya doğru yürüdü. İç geçirdiğinde nefesi yoğun beyaz bir bulut gibi çıktı ve hızla havada dağıldı.
“Haish, hepsi senin doğum gününü kutlamadığım için.”
Karısının evden kaçtığını ilk duyduğunda, kendine engel olamayarak gülmüştü; bu durum kulağa çok absürt, çok çocukça geliyordu. Yabancı bir ülkede, bir ülkenin prensesiydi; bu gerçekten akıl almazdı. Eğer böyle bir tantana koparmak istiyorsa en azından onu önceden uyarabilirdi.
Eğlence yerini hayal kırıklığı ve öfkeye bıraktığı sırada, karısının yolun tam karşısında çay içerken istediği o tek hediyeyi hatırladı. Diğer tüm aşıklar gibi kubbeye çıkmak ve çanlar çaldığında öpüşmek istemişti.
Bu isteği bu kadar detaylı bir şekilde hatırladığına inanamıyordu. Kızaran yanaklarını, konuşurken sesindeki o utangaç fısıltıyı ve yüzündeki parlak gülümsemeyi anımsadı. İşte o an, Erna’nın katedrale gitmiş olması gerektiği fikri zihnine düştü.
Ziyaret saati biteli saatler olmuştu ama Björn’ün içindeki güçlü bir his ona gitmesi gereken yerin orası olduğunu söylüyordu. Oraya vardığında ve Erna’dan bir iz bulamadığında, kubbeyi kontrol etme ihtiyacı hissetti.
Hele ki bu karlı akşamda, orada hâlâ birinin olması mantıklı değildi ama kontrol etmeliydi, emin olmalıydı.
Yolun yarısına geldiğinde düzenli nefesi tekledi ve nefes nefese kalmaya başladı. Bir an durup dinlenirken kendi kendine güldü. 'Tepeye birlikte çıkan çiftler sonsuza dek beraber olurmuş.' demişti Erna. Aptal kiliseler ve onların aptal batıl inançları, ülkenin her yerinde böyleydi işte.
“Lanet olası Felia, lanet olası merdivenler, lanet olası...” Neredeyse "Erna" diyecekti ama kendini durdurdu.
Tırmandığı her adımda daha da bitkin düşüyordu. Üst bacakları yanıyor, nefesi ateş gibi çıkıyordu. Erna’nın o narin ayaklarıyla ve ağır dantelli elbisesiyle bu tırmanışı tek başına yapmış olduğuna inanmak giderek güçleşiyordu. Eğer Erna dışında başka bir kadın olsaydı, muhtemelen şimdiye kadar çoktan pes etmiş olurdu.
Björn son merdiven basamaklarını zorlukla tırmandı; zihni darmadağındı, bacaklarındaki yanmayı ve baldırlarındaki gerilmeyi düşünmemeye çalışıyordu. Kendini bir adım daha atmaya zorladı ve sonunda kapının önünde durdu.
Soluklanmak ve nefesini düzene sokmak için kısa bir an duraklayan Björn, kilidi açtı ve inleyerek hareket eden demir kapıları itti.
Kapıdan dışarı adımını attığında tamamen farklı bir dünyaya geçti. Orası o kadar sessiz ve huzurluydu ki, kar tanelerinin yere düşüşü bile duyulabiliyordu. Hem samimi hem de dondurucu soğuktu; gerçek dışı bir his veriyordu.
Björn, bir çörtenin arkasına gizlenmiş bir bank bulana kadar balkonda turladı. Bankın üzerinde, mavi bir pelerine sarılmış ve titreyen küçük bir paket duruyordu.
“Erna?” İsim dudaklarından yumuşak bir iç çekiş gibi döküldü, Björn buradaki sükuneti bozmanın bir günah olduğunu hissetti.
“Björn?” Pelerinin içinden solgun bir yüz belirdi, kıpkırmızı gözler ve ıslanmış yanaklar ona bakıyordu.
Björn öfkeliydi ama aynı zamanda rahatlamıştı. Burada olmaktan ne kadar nefret ediyorsa, burada olduğu için de o kadar minnettardı. Duyguları, rüzgarla savrulan kar taneleri gibi vahşice dalgalanırken Erna kozasından çıktı.
“Gerçekten sen misin?” dedi Erna. “Neden buradasın?”
Sorular ve kırgınlık, Erna’nın gözlerini tıpkı yaşlar gibi doldurmuştu. Björn ona tepeden baktı, onu inceledi; Erna adamın soğuk gri gözlerini bütünüyle kapladı. Yavaşça ona doğru bir adım attı.
“Yirmi yaşındaki Erna’nın doğum gününü kutlamaya geldim.” Hiç anlamadığı, her zaman çok zavallı ama bir o kadar da güzel olan o sinir bozucu genç kadın; karısıydı ve Björn onunla ne yapacağı hakkında gerçekten hiçbir fikre sahip değildi.
“Doğum günün kutlu olsun, Erna.”
Bu sözler yumuşak bir fısıltı olarak çıktı ve üzerine yağan karlar gibi düştü.
Kış karı gibi, yumuşak ve soğuk.
***
Tepenin dingin sessizliğini keskin bir çığlık böldü. Erna banktan fırladı ve karda narin ayak izleri bırakarak Björn’den uzaklaştı.
“Nasıl böyle bir şey söyleyebiliyorsun, neden böylesin? Ne kadar saçma, ben senin için neyim ki zaten?” diye bağırdı. “Neden hatırlamak zorunda kaldın?”
Hatırlamamış olmasını tercih ederdi.
“Neden buradasın?” Onu bir daha asla görmemeyi umuyordu.
“Neden buraya kadar çıktın!? Neden!?” Zehirli mantarı yutmuştu ve karşılığında aldığı buydu işte.
Duyguları kalbindeki çatlaklardan sızarak patladı ve ona saldırdı. Kırgınlık, nefret. Hayatını başkalarına zarar vermemek üzerine kurmuş olmasına rağmen bu duyguları isimlendirebiliyor olması, Erna’nın canını daha da yakıyordu.
Björn’ün ona karşı aynı hisleri beslemediğini bilmesine rağmen onu seviyordu. Erna, Björn’ü karşısında gördüğü an bunu fark etti. Ondan nefret etmeliydi ama elinde olmadan onu kurtuluşu olarak görüyordu. Tıpkı masallardaki soylu Prens gibiydi, en çaresiz anında Prenses’in yardımına koşmuştu. Sadece bir öpücükle tüm kederi ve acısı eriyip gidecekti.
Hayatının bir masal olmadığını biliyordu ama canı yanıyor olsa da onunla öyle olmasını her şeyden çok istiyordu. Bunun için kendinden daha çok nefret ediyordu.
“Git.” diye bağırdı. “Beni yalnız bırak, senden nefret ediyorum ve seni bir daha asla görmek istemiyorum.”
Bunun üzerine Björn ona yaklaştı; Erna, yanağındaki yaşları silen soğuk elini hissetti. Eli her ne kadar soğuk olsa da, Erna aniden içinin ısındığını duyumsadı.
Erna elinden geldiğince dirense de Björn onun başını kendine doğru çevirdi. Bir mendil çıkarıp gözyaşlarını kurulamaya başladı. Daha fazla savaşamayan Erna kendini bıraktı ve uzun süre ağladı. Yüzünün ne kadar çirkin ve kırmızı göründüğünü düşünmeden edemiyordu.
“Bekledim,” dedi Erna uzun bir süre sonra. “gelirsin diye çok uzun süre bekledim.”
İşte bu yüzden kalmıştı, onu burada tutan buydu. Bunu kendine itiraf edebildi ve içini döktü.
“Neden beni özel biri olarak göremiyorsun?” Gözyaşlarını kırpıştırarak uzaklaştırmaya çalıştı. “Aşk olmasa bile, bana birazcık verebilir misin...”
'Kalbini birazcık bana verebilir misin?'
Bu sözleri yüksek sesle söyleyemedi, hâlâ gururunun kırıntılarına tutunuyordu. Björn ona bakıyordu, iki eliyle Erna’nın yanaklarını kavramıştı ve tam o an çanlar çalmaya başladı.
Tekrar ona baktı, Björn çan sesini duyunca bakışlarını uzağa çevirmişti. 'Eğer merdivenleri beraber çıkarsanız aşkınız sonsuza dek sürer.' Çanlar sanki bunu söylüyordu. Tıpkı tüm gün boyunca kalbiyle oynamış o sayısız çiftin yaptığı gibi.
“Beni öpmeyecek misin bari?” Erna burnunu çekti.
Bir an için nasıl göründüğünü unutmak istiyordu, bir şeylerin kurtarılabileceğini umuyordu. İkinci çan çaldığında Björn bir kahkaha attı.
“Beni görmek istemediğini söylemiştin.”
“Evet.”
“Peki ama neden?”
“Öpüşürken gözler kapatılır.”
Erna telaşlanmıştı, çanlar sonsuza dek çalmayacaktı ve bir anda endişeli, gergin bir çaresizlikle doldu.
Björn ona yaklaştı ve o anda, ne yaptığını fark etmesiyle doruğa ulaşan endişe hissinin tam ortasında, dudakları Erna’nınkine değdiği saniye; soğuğu ve karı eriten bir sıcaklık yükseldi.
Erna gözlerini kapattı ve öpücüğe karşılık verdi. Çanlar sanki aşklarını kutsuyor gibiydi; masalsı öpücükler gibi, tüm öfkesinin ve nefretinin sevgiye ve tutkuya dönüştüğünü hissetti. Sonsuz mutluluk vaat eden bir öpücüktü bu.
Hâlâ dipsiz bir sefaletle dolu olmasına rağmen kalbi kelebekler gibi çırpındı. Bunun sadece bir illüzyon olduğunu, sonra başka bir şeylerin geleceğini biliyordu; ama şimdilik, bunun yeterince gerçek olduğuna inanmaya razıydı.
***
Merdivenlerden iniş yavaştı. Björn oldukça hızlı inebilirdi ama Erna için yavaş gitmek zorundaydı. Elinde lambayla önden gidiyor ve alışkanlık gereği Erna’nın zorlanıp zorlanmadığını görmek için sürekli arkasına bakıyordu. Yolun sonuna yaklaştıklarında sesler duymaya başladılar.
Erna tereddüt içindeydi, Björn bunun kopardığı yaygara yüzünden olduğunu anlayınca güldü. Onca sahneye sebep olduktan sonra şimdi böyle hanım hanımcık davranmaya cüret ediyordu. Björn paltosunu karısına sardı ve ona sarıldı.
“Eğer beni görmek istemiyorsan, gözlerini kapatmanı öneririm.” dedi Björn yumuşak bir sesle. “Bu konuda iyisin.” Onun telaşını yatıştırmak için bu şakayı eklemişti.
Björn öne atıldı ve kapıyı açtı. Erna direnmeyi bıraktı ve dışarıdaki insanlardan saklanmaya çalışıyormuş gibi yüzünü adamın koluna gömdü.
“Gerçekten yukarıda olduğuna inanamıyorum.” diye bağırdı küratör.
Manzarayı izlemek için toplanan kalabalığın arasından sıyrılan Björn, hepsinin yanından geçip bekleyen atlı arabaya doğru yürüdü. Erna’yı içeri yerleştirdi ve arkasından kendisi de bindi. Yolculuğun neredeyse tamamı boyunca ona sımsıkı sarıldı.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder