The Problematic Prince - 68. Bölüm (Türkçe Novel)

Görevlerini ihmal etmişti; Karen, Dükalık çiftinin turunu organize ederken bunu acı bir şekilde fark etti. Bayan Fitz’in ona özellikle unutmamasını söylediği tek bir şey vardı: Büyük Düşes’in doğum günü. Karen takvime bakakaldı, ne yapacağını ya da nereden başlayacağını kestiremiyordu.
Büyük Düşes en ufak bir işaret vermemiş, yaklaşan bu özel gününden bir kez bile bahsetmemişti. Tüm gün yaptığı tek şey bahçede dolaşıp küçük kardan adamlar yapmaktı.
Karen, Büyük Düşes’in kişisel hizmetçisi Lisa’yı bulmaya gitti. Genç kızı hizmetçiler dinlenme odasında, sıraya girmiş diğer hizmetçilerin saçlarını örerken buldu.
“Lisa, haberin var mıydı?”
“Ne haberi?” dedi Lisa, başını bile kaldırmadan.
Yani kimse bilmiyor muydu? İnanılır gibi değildi.
“Pekala herkes, beni takip edin.” Karen ellerini çırparak sert bir ses tonu takındı. “Hadi bakalım, bitirmemiz gereken çok iş var.”
***
'Yolun sonu burası galiba.' diye düşündü Erna şehri izlerken. Birbirlerine uçarıca gülümseyen, hiç çekinmeden birbirine dokunan kadın ve erkekleri görmeden bakılabilecek tek bir köşe bile yoktu.
Erna, gözleri karlı manzarada gezinirken dik durmaya çalıştı; bu utanç verici durum karşısında yüzü sertleşmişti. Tam o sırada çanlar çaldı ve tüm çiftler öpüşmeye başladı. Erna nereye bakacağını şaşırdı, bakışlarını kaçıramasa da gözlerini oradan oraya deviriyordu. Şehrin ahlaksızlığı sınır tanımıyor gibiydi, çanlar sanki dünyanın sonunu müjdelermişçesine çalmaya devam ediyordu.
“Aman Tanrım...” dedi Erna.
Çan sesleri kesildi, yerini balkonu paylaştığı çiftlerin kahkahaları aldı. Kar yağdığında kubbenin boşalacağını ummuştu ama hâlâ oldukça kalabalıktı. Doğum gününü yalnız başına geçirmeyi umuyor olsa da, kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissetti.
Hemen oradan ayrılmak istiyordu ama yukarı tırmanmak tüm enerjisini tüketmişti. Titreyen bacaklarla o kadar merdiveni inmenin iyi bir fikir olmayacağını düşündü. Ayağı kayabilir ve yirmi yaşında hayatına orada veda edebilirdi. O an ölmek istiyor olsa da, bunu tam olarak gerçek anlamda kastetmemişti.
Köşedeki banka, gözden ırak bir yere oturmaya karar verdi; bacaklarına derman gelene kadar orada bekleyecekti.
Gidenlerin yerini almak üzere kubbeye yeni aşıklar çıktı. Kenara kadar gidip manzaranın tadını çıkardılar. Erna korkuluklara gitmekten vazgeçip tekrar yerine oturdu.
Birbirine bu kadar yakın sevgilileri gördükçe, kalbini bir hüzün kapladı. Üzülecek bir şey yoktu aslında; doğum günü yine gelecekti, her gün özel olacak diye bir kaide yoktu ama Björn unutmuştu.
Hayır, Björn’ün en başından beri hatırlayıp hatırlamadığından bile emin olamazdı. Doğrudan gözlerinin içine bakıyor olsa bile, onu gerçekten görüp görmediğinden asla emin olamıyordu. Erna, kocasının gözünde hiçbir anlam ifade etmediğini kendine itiraf etmesi gerektiğini fark etti.
Eğer Björn onun hakkında hiçbir şey düşünmüyorsa, nasıl olur da böyle anları paylaşan sevgililer olabilirlerdi?
Erna uzun bir iç çekti ve sanki çökmekte olan kalbine destek olmaya çalışıyormuş gibi vücudunu dikleştirdi. Elbisesinin eteğini düzeltti, başındaki şapkayı yerleştirdi ancak ani bir rüzgar dalgası tüm çabalarını boşa çıkardı.
Kabullenmiş bir halde, ellerini kürk manşonunun içine soktu ve dondurucu rüzgardan korunmak için büzüldü. Bu gezi için kıyafetlerini özel olarak seçmişti ama hiçbir şey yeterince sıcak tutmuyor gibiydi.
“Nesi var bunun, yapayalnız kalmış.”
Erna kaşlarını çattı ve ahlaksız varlıklarıyla manzarayı kirleten, birbirine sokulmuş çiftlere baktı. Bir dil şaklatması ve derin bir iç çekişle, dünyanın sonundaki o çanların çalmasını bekledi.
***
“Sanırım dışarı çıktı, şimdi ne yapacağız?” diyordu hizmetçiler.
Az önce yüzü gülen Lisa, birden gözyaşlarına boğuldu. Kendini tutamıyordu. Büyük Düşes’i pek sevmeyenler bile endişelenmeye başlamıştı.
Lisa, doğum gününü unuttuğu için özür dilemeye gittiğinde Büyük Düşes’in odasını boş bulmuştu. Sarayın her yerini aradılar ama hiçbir yerde yoktu. Büyük Düşes evden kaçmıştı.
“İyice düşün, Büyük Düşes nereye gitmiş olabilir?” diye sordu Karen Lisa’ya.
“B-bilmiyorum.”
“Nasıl bilmezsin? Altesleri nereye giderse arkasından giden tek kişi sensin, nasıl olur da onun doğum gününü hatırlamazsın?” diye azarladı Karen.
Boğazı düğümlenmişti ve öfkesi artıyordu ama Karen, Lisa’ya çok fazla yüklenemezdi çünkü kendisi de unutmuştu. Genç hizmetçiyi suçlamak kolaydı, ne de olsa o Büyük Düşes’in kişisel hizmetçisiydi.
“Şimdilik ayrılıp her yeri arayacağız. Birinci grup saray duvarlarının dışındaki ormanı, ikinci grup ise şehre gidip...”
“Başhemşire, başhemşire!” genç bir kız içeri daldı, “Prens, Prens geri döndü ve Altesleri'ni arıyor!”
Karen’ın en çok korktuğu durum baş gösteriyordu. Arama ekiplerini aceleyle yolladı ve titreyen bacaklarıyla Lisa’yı da yanına alıp Prens’i karşılamaya gitti.
İkili Prens’in odasının önüne vardığında Karen nefesini toplamak için bir an durdu. Lisa hâlâ ağlıyordu ama Karen’ın onun kendine gelmesini bekleyecek vakti yoktu. Kapıyı vurdu.
“Gir.” dedi Prens’in sesi.
Karen kapı kolunu çevirmeden önce terli ellerini defalarca kuruladı. Björn balkonda kollarını kavuşturmuş, Erna’nın onun için yaptığı beş kardan adama bakıyordu.
“Özür dilerim Altesleri, hepsi benim hatam.” dedi Karen derin bir selam vererek. “Altesleri kayboldu ama merak etmeyin, tüm personel onu arıyor.”
“Karım mı kayboldu?” Björn kaşlarını çatarak iki hizmetçiye baktı. “Neden?”
***
Erna, sanki doğru olmamasını diler gibi kapıya baktı. Elleri soğuktan uyuştuğu için kapı kolunu düzgün çeviremiyor olmalıydı, çatıda mahsur kalmışken kapının kilitli olmasının imkanı yoktu.
Soğuk metal kolu tekrar kavradı, sıkıca asıldı ama nafile. Kapı az önceki gibi sımsıkı kilitliydi. Kolu sarstığında asma kilidin kapıya çarpan sesini duyabiliyordu.
“Selam!” diye seslendi, “Kimse yok mu? Lütfen kapıyı açın!” Kapıya vurdu ve bağırdı. Bu gün daha ne kadar kötüleşebilirdi? “Kimse yok mu? Lütfen açın kapıyı, hâlâ dışarıdayım!”
Sesi karanlıkta yankılandı ve tek cevabı katedralin sessizliği oldu. Erna solgun yüzünde boş bir ifadeyle etrafına bakındı.
Gece gökyüzü, yıldızları ve ayı kapatan kara bulutlarla kaplıydı. Kubbe tamamen terk edilmişti. O an Erna’nın dudaklarından bir kahkaha döküldü, ağlamak istiyordu ama bunun yerine güldü. Unutulmaz bir doğum günü dilemişti ve dileği gerçekleşmişti ama beklediği şekilde değil.
“Daha erken inmiş olmalıydım.” Gökyüzüne umutsuzca baktı, her zaman "biraz daha kalayım" diye düşünmüştü ve şimdi artık çok geçti.
Kapıdan ümidini kesen Erna, korkuluklara gidip şehre aşağı doğru baktı. Yükseklik başını döndürdü.
“Hâlâ burada birileri var, lütfen biri kapıyı açabilir mi?” diye aşağıya, sokaklara doğru bağırdı, yoldan geçen birinin onu duyabileceğini umuyordu.
Bir süre sonra pes etti ve yere çöktü. Yüzlerce ayak izinin bıraktığı kir ve pas lekesi elbisesine bulaştı ama artık umurunda değildi. Hiç enerjisi kalmamıştı.
Kaderine ağlarken gökyüzüne baktı ve bulanık görüşünün arasından beyaz noktaların ona doğru uçuştuğunu gördü. Bir tanesi yanağına konana kadar kar yağdığını fark etmemişti bile. Şansına küstü.
“Güzel, zaten seni hiç görmek istememiştim.” dedi Erna yüksek sesle, sabaha kadar orada mahsur kalacağını düşünerek. Tabii sabaha kadar hayatta kalabilirse. Bu ani düşünce midesine bir ağrı sapladı.
Erna kaybolmuş bir çocuğun gözleriyle etrafına baktı ve kirli ellerini yüzüne kapattı. Hıçkırıkları yağan karın sessizliğinde boğulup gitti.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder