The Problematic Prince - 6. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Yersen Ölürsün

"Birlikte çalışacağınız en güzel kız o olacak. Onu gördüğünüzde kesinlikle bana hak vereceksiniz."


Brenda Hardy, sinirle titreyerek masa saatine göz ucuyla baktı. Bu çocuk, her zaman böyle önemli anlarda yürüyüşe çıkacağı tutan, Vizkontes'in pek çok açıdan haz etmediği bir tipti.


"Öyle olsa iyi olur, Vizkontes."


Pencereden bahçe manzarasını seyreden Kontes Meyer’in bakışları Brenda Hardy’ye döndü.


"Aksi takdirde vaktimi boşa harcıyorsunuz demektir ve ben anlamsız şeyler için vakit kaybetmekten nefret ederim."


Yumuşak ses tonunun aksine gözleri buz gibiydi. Midesindeki huzursuzluğu bastıran Brenda Hardy, zoraki bir şekilde gülümsedi. Bu duruma sabrederek katlanmak zorunda olması ne acıydı.


Kontes Meyer, Lechen cemiyetinin evlilik piyasasında bir efsane olarak bilinen, sözü geçen bir figürdü. Sıradan bir yarı-baronun kızı olarak doğmuş, kontes rütbesine yükselmiş ve kızlarını bile çok büyük ailelerle evlendirmeyi başararak bu çevrede sarsılmaz bir yer edinmişti. Büyük kızı bir kontes olmuş, ikinci kızı ise zengin bir tüccarın karısı... Himayesine aldığı genç kızlara bile iyi kocalar bulma konusunda o kadar başarılı olmuştu ki, bu söylenti yayıldığında her kesimden kadın kapısında kuyruk olmaya başlamıştı.


Böylesine bir Victoria Meyer’in şu an Hardy ailesinin oturma odasında oturuyor olması neredeyse bir mucizeydi. Aslında bu sezon kimseye rehberlik yapmayacağını, yazı yurt dışındaki ikinci kızıyla geçireceğini ilan etmişti. Ancak ikinci kızı kocasıyla uzun bir yolculuğa çıkınca planlar suya düşmüştü. Brenda Hardy, başka bir aile onu kapmadan önce tüm bağlantılarını seferber etmek zorunda kalmıştı.


Kızını satmak istiyor.


Bunu ilk duyduğunda Brenda Hardy, kocasının sonunda kafayı yediğini düşünmüştü. Ama adam oldukça ciddiydi ve bu hırsının altında yatan mantıklı bir yan da vardı. Uçurumun kenarına sürüklenmiş bir ailenin, kızlarını evlilik piyasasında satışa çıkarmasında sosyal dünya açısından şaşılacak bir durum yoktu.


Aslında sosyal dünyadaki tüm evlilikler, nihayetinde birer ticaretti.


Elbette bu işleri böylesine bariz bir ticari işlem gibi ortaya dökmek biraz "alt sınıf" bir davranıştı ancak mevcut Hardy ailesi bunu yargılayacak durumda değildi. Her şeyden öte, Erna... O kızın birinci sınıf bir satış olacağı kesindi.


Sonunda Brenda Hardy, kazanmış gibi görünmemeye çalışarak kocasının bu çılgın teklifini kabul etti. Bu tarz işler bir hız oyunuydu, bu yüzden her halükarda bu yazın sonuna kadar bir sonuca varmayı planlıyorlardı.


"Efendim, Bayan Erna geldi."


Tam Kontes Meyer’in kaşlarının arasındaki çizgiler belirgin bir şekilde derinleşirken, bir hizmetçi müjdeli haberi getirdi. Brenda Hardy, bir anlığına ağırbaşlılığını unutup yerinden fırladı.


"Buraya gel Erna! Çok bekledik."


Odaya giren kıza içten görünen bir selam verdi. Yelpazesini indiren Kontes Meyer de başını çevirip Erna’ya baktı. Bir yığın yeni kıyafet alınmasına rağmen Erna hala o taşralı elbisesini giyiyordu.


"Gel ve Kontes Meyer'e selam ver."


Brenda Hardy, endişeli bir sesle Erna’yı yönlendirdi. Yabancı birini gördüğünde donup kalan bir taşralıya benziyordu. Bakalım nasıl tepki verecekti? Victoria Meyer her an kalkıp gider korkusuyla kadının neredeyse kanı çekiliyordu.


"Merhaba efendim. Benim adım Erna Hardy."


Çekingen adımlarla yaklaşan Erna, neyse ki düzgün bir nezaketle selam verdi. Kontes Meyer’in gözleri bir bıçak kadar keskindi; Erna’yı aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya dikkatle süzdü.


"Nasıl efendim? Bizim Erna’yı beğendiniz mi?"


Sessizliğe dayanamayan Brenda Hardy ilk konuşan oldu.


"Sanırım yalan söylemiyormuşsunuz."


Tuhaf bir bakış atan Kontes Meyer başıyla onayladı. Zarif bir hareketle yavaşça ayağa kalktı ve Erna’ya doğru yürüdü.


"Tanıştığımıza memnun oldum, Bayan Hardy. Hadi bu işi en iyi şekilde yapmaya çalışalım."


Kontes, eldivenli elini Erna’ya uzatarak elini sıkmasını istedi.


"Adım Victoria Meyer. Sizin cemiyete takdiminizden ben sorumlu olacağım."


***


Kumaşı kesen makasın sesi kesildiğinde yatak odası yeniden sessizliğe büründü.


Neredeyse masasının üzerine uzanmış halde ellerini maharetle hareket ettiren Erna, uzun bir iç çekerek dik oturdu. Bitirdiği şakayık çiçeğine bakan gözlerinde, tarif edilemez bir sevinç ve tatmin duygusu vardı.


'Kafan karıştığında işine odaklan.'


Bu Erna’nın eski bir alışkanlığıydı. Bayan Greve’e yapay çiçekler yapıp satması için yardım etmeye başladığından beri, düşüncelere daldığında eline makası alması çok doğaldı. Hem zihnini toparlamasına yardım ediyor hem de geçimini sağlamasını sağlıyordu, bu yüzden pek çok açıdan kullanışlıydı. İşini buraya kadar getirmiş olması biraz komikti ama Erna için bu uğraşlar artık vücudunun bir parçası gibiydi.


Kumaş parçalarını ve aletlerini topladıktan sonra banyoya gidip ellerini iyice yıkadı. Bitki özlerinin izleriyle kirlenmiş olan küçük elleri, kısa sürede eski pürüzsüz ve beyaz haline geri döndü.


Görkemli pirinç aynadaki yansımasına bakan Erna, belli ki pek de pürüzsüz bir yıl olmayacak diye düşündü.


Hardy ailesinin malikanesine taşınalı on gün olmuştu bile. Her bir gün çok yavaş geçiyor gibi görünse de, o on gün toplamda bir sel gibi akıp gitmişti.


Schwerin’e vardığından beri Erna vaktinin çoğunu Vizkontes ile geçirmişti. Daha doğrusu, peşinden sürüklendiğini söylemek daha doğru olurdu. Birbirinden renkli dükkanlara gidip yığınla eşya satın alırken Erna’ya hiçbir seçim şansı tanınmıyordu. Sürekli bir şeyler giyiyor, çıkarıyor ve bir yerden bir yere taşınıp duruyordu. Tıpkı bir oyuncak bebekle oynanması gibiydi.


"Küçük hanım!"


Erna’nın banyodan çıktığını gören hizmetçi neşeyle haykırdı.


"Nereye gittiğinizi merak edip endişelenmiştim!"


"Seni telaşlandırdıysam özür dilerim."


"Bunun için özür dilemenize hiç gerek yok!"


Mahcup olan Lisa ellerini sallayarak karşılık verdi.


Hafifçe ve utangaçça gülümseyen Erna, öğleden sonra çayının servis edildiği masaya yavaşça yaklaştı. Tereddüt eden Lisa da onun peşinden geldi.


‘Bir dahaki sefere bir çay fincanı daha getir.’


Dört gün önceki çay saati sırasında Erna aniden böyle akıl almaz bir şey söylemişti. Bu sözlerin anlamını çok geç kavrayan Lisa, şaşkınlıktan neredeyse çığlık atacaktı.


‘Bunu bana yapmayın küçük hanım. Eğer böyle bir şey öğrenilirse başınız belaya girer.’


‘Neden? Ben Baden ailesindeyken çay saatlerimi Bayan Greve ile yapardım.’


Lisa ne kadar açıklama yapmaya çalışırsa çalışsın, Erna tıpkı şimdiki gibi boş bir ifadeyle başını yana eğmekle yetinmişti.


‘Bayan Greve de kim?’ diye sormuştu Lisa gergin bir sesle fısıldayarak.


‘Baden’ın kahyası.’ diye içtenlikle yanıtlamıştı Erna.


Küçük hanımla o gün başlayan gizli çay saatleri, birkaç gündür huzur içinde devam ediyordu.


"Kesinlikle biraz tuhaf bir kız." Lisa, Hardy malikanesindeki hizmetçilerin kendi aralarındaki fısıldaşmalarına bir bakıma hak veriyordu.


Bir gün aniden ortaya çıkan Hardy ailesinin bu genç kızı, aristokrat bir hanımefendiye dair hiçbir özellik taşımıyordu. Görünüşünden tavırlarına kadar her açıdan böyleydi. Ancak onun kibirli veya eksantrik olduğuna dair suçlamalar tamamen saçmalıktan ibaretti. Yüzünü çok gizliyor ve pek konuşmuyordu, bu da çocuksu bir izlenim veriyordu fakat yakından bakıldığında oldukça tatlı bir kızdı.


"Vay canına! Bunu siz mi yaptınız?"


Gözü gayriihtiyari masanın üzerindeki o göz alıcı yapay çiçeğe takılan Lisa’nın gözleri faltaşı gibi açıldı. Erna hafifçe kızararak başını salladı. Her yavaş göz kırpışında sallanan uzun kirpiklerinin gölgesi, kanat çırpan bir kelebeği andırıyordu.


"Çok güzel! Bu konuda gerçekten iyisiniz. Gerçek bir çiçek olduğuna yemin etseler inanırdım."


Lisa gerçekten hayran kalmıştı. Bu iltifatla mutlu olup genişçe gülümseyen Erna’nın yüzüne bakınca, Lisa bir anlığına sersemlediğini hissetti.


‘Sata sata bitiremediler, şimdi de kızlarını mı satmaya çalışıyorlar ha?’


Vizkont Hardy, evi terk eden eski karısından olan kızını aniden bu eve getirmek istediğinde, çalışanlar sık sık bu tarz suçlamalar mırıldanmıştı.


‘Belli ki oldukça yüksek bir fiyata satacaklar, bu da yeterli. Ne satarlarsa satsınlar, bu ailenin ayakta kalması hepimiz için iyi değil mi?’


Hatta bazıları gizliden gizliye ev sahibine saldırıyordu. Küçük hanımı böyle görünce, Lisa bu kötü sözlerin ne anlama geldiğini anlar gibi oldu.


'Acaba küçük hanım bunun farkında mı?'


Aniden akla gelen bu soru Lisa'nın huzurunu kaçırdı. Tam o sırada, ne ara yanına geldiğini fark etmediği Erna aniden yapay çiçeği ona uzattı.


"Onu bana mı veriyorsunuz?"


İnanamayarak sorduğunda, Erna hafifçe başını salladı.


"Hayır, küçük hanım! Ben o anlamda dememiştim! Sadece çok güzel olduğu için..."


"Sana bir hediye vereceğim. Şapkana takarsan çok yakışır. Broş olarak da kullanabilirsin."


Erna, elindeki yapay çiçeği bizzat Lisa’nın şaşkın ellerine bıraktı.


Lisa, bu içtenliği geri çeviremeyince pek de direnmiyormuş gibi yaparak hediyeyi kabul etmeye karar verdi. O anda Erna rahatlamış bir şekilde gülümsedi. Kendi yaptığı çiçekler gibi güzelce gülümseyen bir kızdı.


"Yürüyüşe çıkalım mı? Schwerin sizin için hala çok yabancı ve tuhaf olmalı, hediyenize karşılık size pek çok güzel yer göstereceğim."


Lisa, tazelenmiş bir şevkle yerinden fırladı. Erna ise yuvarlak gözleriyle ona bakıyordu.


"Acaba sana zahmet mi veriyorum?"


"Olur mu hiç! Sizinle ilgilenmek zaten benim işim."


Parlak bir gülümseme takınan Lisa, hemen Erna’nın güneşliğini ve şapkasını getirdi.


"Hadi çıkalım, küçük hanım!"


* * *


Schwerin, başkentten sonraki ikinci büyük şehirdi.


Soyluların malikaneleri genellikle şehrin güney kısmında yer alıyordu, Kraliyetin yazlık konutu olan Schwerin Sarayı da oradaydı. Birbirine bitişik lüks alışveriş bölgelerinden otellere, görkemli tiyatrolara kadar her şey buradaydı. Krallığın ünlü soylularının yaz sezonunun tadını çıkarmak için geldiği, bir sayfiye kasabasının ihtişamına sahip hareketli bir merkezdi. Biraz daha kuzeyde okyanusa bağlanan devasa bir liman bulunuyordu; bu yüzden Schwerin, antik çağlardan beri ticaretin ve finansın geliştiği bir şehir olmuştu.


Erna, Lisa’nın heyecanlı anlatımlarını dinleyerek yavaş adımlarla ilerledi. Kitaplardan okuduğu şeylerdi bunlar ama şehri kendi gözleriyle gördüğünde her şey bambaşka hissettiriyordu.


"Şu otel, Schwerin'in en iyi otelidir."


Lisa bir an duraksadı ve üç bulvarın kesiştiği noktada bulunan oteli işaret etti.


"Oradaki restoran ve çay salonu buradaki hanımefendiler arasında çok popülerdir. Bir dahaki sefere gideriz, küçük hanım."


Erna daha cevap veremeden Lisa aceleyle ekledi. Erna, kızın beklenti dolu yüzünü görmekten hoşlandığı için nazikçe başını salladı. Tam o sırada uzun boylu bir adam gözüne çarptı.


Otelin girişinden çıkan adam geniş adımlarla yürüyordu. Yanındaki kadının ona ne söylediğiyle pek ilgilenmiyor, sadece yoluna devam ediyordu. Bu iki kişinin arkasından, araya uygun mesafe koymuş çalışanlar geliyordu. Yoldan geçenlerin ilgisinin bir anda üzerinde toplanmasına bakılırsa epey ünlü bir figür olmalıydı.


"Amanın, küçük hanım!"


 Adama bakarken Erna garip bir baş dönmesi hissine kapıldı ve Lisa onun kolunu tuttu.


"Evet küçük hanım, bakması çok güzel. O hissi iyi bilirim ama yine de olmaz. Olmaz."


Lisa kaşlarını çattı ve dilini damağına vurdu.


Bu yabancı sözler karşısında başını yana eğen Erna, bakışlarını tekrar sarışın adama çevirdi. Adamı ve kadını taşıyan at arabası kısa süre sonra ana yolun öteki tarafında gözden kayboldu.


"Çünkü asla gerçekleşmeyecek bir şey bu."


Lisa derin bir nefes alıp Erna'nın önünde durdu.


"O kişi de kim?"


"O... Onu bilmenize bile gerek yok. Bilmeyin daha iyi."


"Kötü bir şöhreti mi var?"


"Ah. Anlatsam neye yarar ki?"


Lisa başını salladı ve Erna’nın elini tuttu.


"Unutmayın küçük hanım. O değil, 'o şey'."


"Nasıl yani?"


"Şey... Öyle işte, tam bir zehirli mantar!"


Lisa, gözleri parlayarak bağırdı. 


Söylediği sözler her ne kadar absürt olsa da, yüzündeki ifade bir o kadar ciddiydi. 


"Unutmayın küçük hanım. Eğer onu yerseniz, ölürsünüz."

Yorumlar