The Problematic Prince - 5. Bölüm (Türkçe Novel)

Söylentilerin Başlangıcı
"Seni görmek istemiyorum, o yüzden hemen sus ve dışarı çık!"
Baden Baronesi’nin öfke dolu sesi, taşra evinin sükunetini sarstı. Arka bahçede dolaşan tavukların ve kazların korku dolu gıdaklamaları, açık pencereden belli belirsiz duyuluyordu.
"Özür dilerim büyükanne. Hatalıydım. Olmaz mı?"
Erna, gözlerini kırpıştırarak Bayan Greve’e bir şeyler söyledi ve büyükannesine doğru birkaç temkinli adım daha attı. Pencere kenarındaki koltukta oturan Barones Baden, inatla Erna’yı görmezden geliyordu. Schwerin’de olanları duyduğundan beri durum böyleydi.
"Eğer gerçekten böyle düşünüyorsan, derhal Walter Hardy’yi ara. Böyle saçma bir anlaşmaya asla izin vermeyeceğim."
Barones Baden, uzun bir aradan sonra Erna’yla yüzleşti.
"Yapamam büyükanne. Hardy’nin avukatı, anlaşmayı tamamlamak için bugün Thomas Baden ile buluşacak. Her şeyden önce, ev babamın mülkiyetine geçecek ama babam burayı er ya da geç bana miras bırakacağına dair söz verdi. O zaman bu evde sonsuza dek, hiçbir endişe duymadan yaşayabiliriz."
"Kızım, seni satıp bu eve sahip olmak ne demek oluyor?"
"Satmak mı! Neden böyle söylüyorsun? Hayır. Kesinlikle hayır büyükanne."
Erna kaşlarını çattı.
"Bu herkes için en iyisi. Bu evi koruyacağım ve artık babamla birlikte yaşayabileceğim."
"Ciddi misin Erna? Bunu gerçekten istiyor musun?"
"...Evet."
Erna alelacele gülümsedi.
"Elbette. Ciddiyim."
Yaşlı kadının hüzün dolu gözlerine bakılırsa bu pek de başarılı bir yalan sayılmazdı.
Babası onun isteğini kabul etmişti. Thomas Baden’dan miras kalan bu taşra evini satın alacağını ve Erna’ya devredeceğini söylemişti. Erna o kadar şaşırmıştı ki neredeyse aklını kaçıracaktı. Bu onun son umudu olduğu için pervasızca buna tutunmuştu ama bu hayalin bu kadar kolay gerçek olacağını hiç düşünmemişti. Elbette bunun bir bedeli olacaktı, bedavaya elde edilmiş bir servet değildi bu.
Kızının isteğini yerine getirme şartı olarak Vizkont Hardy beklenmedik bir teklif sunmuştu: Artık düzgün bir aile gibi aynı evde yaşamalıydılar. Ayrıca kızını, evlilik çağına gelmiş genç bir hanımefendi olana kadar uzak bir yerde bırakmış olmanın vicdanını sızlattığını söylemişti.
‘Bir yıl. Bu babaya sadece bu kadar zaman tanı.’
Erna tereddüt edince babası aceleyle eklemişti:
‘Yaklaşık bir yıl Schwerin’de kalalım, cemiyet hayatına karışalım ve gelecekte ihtiyacın olacak çevreyi genişletmek için zaman ayıralım. Sana en azından bu düzeyde bir temel sağlamanın bir babalık görevi olduğunu düşünüyorum.’
Erna ne yapacağını bilemez haldeyken Vizkont araya girmişti. Genç bir kızın soylu bir aile gibi yaşamasına yardım edeceğine dair açıklamaları oldukça ateşliydi ancak Erna için bunlar anlamsız hayallerden başka bir şey değildi.
Erna; bugünü dününe, yarını bugününe benzeyen ve öylece akıp giden bu huzurlu hayatı seviyordu. Eğer hayatının bu günleri, büyükannesinin yaptığı kırkyama yorganlar kadar güzel bir şekilde tamamlansaydı, dileyecek başka bir şeyi olmazdı.
Yine de kabul etti çünkü yapılabilecek en iyi şey buydu. Erna ne pahasına olursa olsun bu evi korumak istiyordu. Bu aptalca bir ısrar olsa bile sorun değildi. Yaklaşık bir yıl babasının yanında kalma karşılığında bu evi kurtarmak, hiç de kötü bir takas sayılmazdı.
"Çık dışarı artık."
Barones Baden torununa bakmayı bıraktı.
"Büyükanne..."
"Lütfen Erna. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacım var."
Pencereden dışarı bakan gözleri eskisinden de kırmızıydı.
Erna daha fazla konuşamadı ve büyükannesinin yatak odasından ayrıldı. Güçsüz ve ezik adımlarını takip eden çok uzun bir gölge vardı.
***
İçki masasındaki sohbetler yeniden at yarışlarına döndü.
Cemiyet kulübü üyesi olan seçkin ailelerin çocukları bir araya geldiklerinde, ne zaman konuşsalar yarı deli bir halde ve tutkuyla anlatırlardı. Son at yarışının galibi konusu açıldığında, hayranlık ve kıskançlık karışımı bakışlar Björn’ün üzerinde toplandı. Büyük Dük’ün sahip olduğu aygır, krallıktaki çeşitli yarışları bir bir kazanıyordu; üstelik Björn hipodromda yüzünü pek göstermediği halde.
"Björn, eğer at yarışlarıyla ilgilenmiyorsan atı satmaya ne dersin? Çok yüksek bir fiyat biçsen bile kapında kuyruk olacak insanlar var. En başta ben sıraya girerim."
"O zaman ben, bu herifin teklif ettiğinin bir buçuk katını veririm."
"Ben iki katını veriyorum!"
Herkes heyecanla Björn’ün cevabını bekliyordu.
"At yarışlarıyla ilgilenmiyorum."
Björn boşalan kadehini tek dikişte bitirip masaya bıraktı ve sakince yanıtladı. Şimdi herkesin gözlerinde gizleyemedikleri bir beklenti ışığı parlıyordu.
"Yine de satmayacağım."
"İlgilenmiyorsun madem, neden?"
"Çünkü benim."
Björn’ün bu küt cevabı üzerine her yerden iç çekişler yükseldi. Arkasından her türlü ikna çabası ve dil dökme seansı gelse de Björn, her zamanki gibi sadece kayıtsızca dinlemekle yetindi.
"Başkalarının ne dediğini asla dinlemeyen bir prenssin gerçekten."
Peter başını sallayıp sırıttı.
"İlgini çekmese bile sadece senin olduğu için satmamak nasıl bir mantık? Her neyse, tam bir saplantılısın."
Peter bir yandan yüzünü ekşiterek söyleniyor, bir yandan da oldukça dostane bir tavırla boş kadehi dolduruyordu.
Erkeklerin bir süredir at yarışlarıyla ısınan sohbeti, sanki doğal bir süreçmiş gibi kadın meselelerine kaydı. Björn, çaprazında duran büyük sarkaçlı saate göz ucuyla baktı ve çenesini eline dayayıp bacak bacak üstüne atarak oturdu.
"Ah! Hardy ailesine yeni gelen hizmetçi gerçekten harika, değil mi?"
Güzellikleriyle ünlü cemiyet hanımefendilerinin isimleri tükendiğinde, birisi aniden ortaya yeni bir konu attı.
"Hardy malikanesinden mi bahsediyorsun? O ailenin şu an yeni bir hizmetçi tutmaya gücü yetmez. Oradaki hizmetçiler bile muhtemelen evden ayrılmıştır."
"O zaman uzun zamandır yanında olan bir hizmetçi mi? Her neyse, hizmetçi olduğuna eminim. O eve girdiğini gördüm."
"Ne o? Kızı şimdiden takip mi ettin?"
"Takip etmek ne demek? Tara Bulvarı'nda tesadüfen karşılaştık; o kadar güzeldi ki bir selam vereyim dedim ama korkup kaçtı, adını bile soramadım. İlk bakışta taşralı bir kıza benziyordu, çok ürkekti."
"Güzel bir kadını korkutmak ha... Senin yüzün çirkin ondan. Bak, bizim prens olsaydı o korkak taşralı kız bile bal damlayan bir dille selam verirdi."
"Kes sesini."
Alkol kokusuna karışan kıkırdamalar ve karşılıklı sataşmalar yayıldı.
'Hardy.'
Bugünlerde sıkça duyduğu bu ismi tekrar işiten Björn yerinden kalktı. Bir elinde tuttuğu kadehteki konyak, adımlarının ritmiyle hafifçe çalkalandı.
"Herkes erkenden gelmiş."
Kulübün ikinci katındaki kütüphaneye giren Björn, onları bir gülümsemeyle selamladı. Resepsiyon koltuklarında oturan banka müdürleri hep bir ağızdan başlarını kaldırıp ona baktılar.
"Biz erken gelmedik, sen geç kaldın."
"Bakalım, bakalım."
Björn baş köşedeki koltuğa yaslanıp saati işaret etti.
"Tam vaktindeyim, değil mi?"
Sözlerini bitirdiği an, saatin yelkovanı tam 16:00'yı gösterdi. Gün ortasından beri alkol alan biri olmasına rağmen Björn’ün gülümseyen yüzü bir mirasyediden beklenmeyecek kadar taze ve dinç görünüyordu.
Boş kadehi masanın kenarına bırakan Björn, avukatın uzattığı kalın dosya yığınını devraldı. Bu, Lechen finans piyasasına yeni giriş yapan dış ve belediye tahvilleri üzerine hazırlanmış detaylı bir rapordu.
Björn belgeleri dikkatle okumaya başladı. Azımsanmayacak kadar içmiş olmasına rağmen o sakin gözlerinde sarhoşluktan eser bulmak imkansızdı.
Çalışma odasında etrafına dizilen adamlar, onun incelemesini bitirmesini sessizce beklediler. Finansçı ve hukukçu olarak ün salmış bu isimlerin, güpegündüz bir kulüpte toplanıp bu mirasyedinin eli kolu olmayı kabul etmelerinin tek bir sebebi vardı: O mirasyedinin Björn Deniyster olması.
Banka kurmak üzere olan prense katılmaya, tamamen onun bağlantıları ve sermayesi nedeniyle aniden karar vermişlerdi. Zaten Björn'ün titizlikle çalışabilecek biri olmadığını, onu sadece para musluklarını tutan bir korkuluk olarak öne sürmenin yeteceğini düşünüyorlardı. Böyle bir Björn’ün nasıl olup da altın yumurtlayan tavuğa dönüşebileceği, kimsenin hayal etmeye cesaret edemediği bir şeydi.
Peki ya bunca şöhret ne anlama geliyordu?
Doğuştan şanslı bu "zehirli mantar" prens sayesinde elde ettikleri kâr, onlara geri kalan her şeyi unutturacak kadar tatlı bir meyveydi.
"Hadi bakalım, başlayalım."
Belgeleri hızlıca gözden geçiren Björn, tek kaşını kaldırıp gülümsedi. Bu, başka bir başarının habercisi olan o meşhur gülümsemeydi.
* * *
"Bay Royce, yanlış bir şey mi yaptım?"
Elindeki demir çiviyi uzatan Erna, oldukça ciddi bir tavırla sordu. Ona şöyle bir bakan Ralph Royce, cevap vermeden çekici sallamaya başladı. Çitin üzerine birikmiş tozlar, güm güm vuran sesin ritmiyle etrafa savruluyordu.
Erna üst üste hapşırsa da Ralph’in yanından ayrılmadı. Yarı yıkılmış çit eski formuna kavuştuğunda kızın burnunun ucu tozdan kıpkırmızı olmuştu.
"Mesele küçük hanımın gidişi, o yüzden hanımefendi çok üzgün olmalı."
Erna'nın uzattığı havluyla yüzünü silen Ralph Royce, cevabını gecikmeli de olsa verdi.
"Hanımefendi, genç bir hanımefendinin bu taşrada sonsuza dek böyle kalamayacağının farkında olsa da... Yine de bu gidiş çok ani oldu."
Sert ses tonunun aksine, Erna’ya bakan gözlerinde saklayamadığı bir şefkat ve hüzün vardı.
Barones Baden sonunda torununun isteğini kabul etmişti. Yarın Erna, babasının evinin bulunduğu Schwerin’e gitmek üzere yola çıkacaktı. Kızını aldırmak için Buford’a kadar hizmetçilerini gönderen Vizkont Hardy, bu konuda oldukça kararlı görünüyordu.
"Özür dilerim." diye fısıldadı Erna, ona sessizce bakarken.
"Bu kararı kendi başıma verip hepinizi üzdüğüm için gerçekten özür dilerim."
"Küçük hanım..."
"Ama pişman olmayacağım, çünkü bu evi kurtardım."
Erna'nın gülümsemesi o kadar parlaktı ki, geniş hasır şapkasının gölgesi bile bu ışığı örtmeye yetmiyordu.
Kızarmış gözlerini ovuşturan Ralph, cevap niyetine başını salladı. Eğer ağzını açsa hıçkırıklara boğulabilirdi. Erna, onun hislerini anladığını belli edercesine uzun süre yanında kaldı. Öğleden sonranın geç güneşi, yenilenmiş çite yan yana yaslanmış bu ikiliyi göz alıcı bir ışıkla yıkıyordu.
"Ben dönene kadar lütfen büyükanneme iyi bakın, olur mu?"
Toprak zemini ayağıyla eşeleyen Erna, ricasını mahcupça dile getirdi. Ralph Royce bir kez daha onaylayarak başını salladı, yüzü eskisinden de kırmızıydı.
Baden ailesinin arabacısı olan Ralph, evde at arabası kalmadığından beri her türlü ayak işini koşturuyordu. Maaşların düzgün ödenemeyeceği kadar maddi sıkıntıya düşüldüğünde bile burada kalan tek kişiler o ve kahya Bayan Greve’di.
Bunun sebebi yılların getirdiği sevgi ve sadakat olsa da Erna, başka bir iş bulamayacak kadar yaşlı olmalarının da bir etken olduğunun bilincindeydi.
İşte bu yüzden, bu evi daha da çok korumak istiyordu.
Aileden sayılan bu insanların, burada uzun süre ve huzur içinde kalabilmeleri için... Bunun için bir yıl kadar dişini sıkabilirdi. Gelecek yılın baharında, bu güzel ve huzurlu manzarayı bu evden tekrar izleyebilecekti.
* * *
Erna, ertesi sabah Baden sokağından ayrıldı. Bir gün aniden ortaya çıkan "Hardy'nin kızı" hakkındaki söylentilerin cemiyet hayatında çalkalanması ise sadece birkaç gün sürdü.
Dendiğine göre, zayıf bünyesi nedeniyle taşrada tedavi gören Vizkont Hardy'nin kızı geri dönmüştü. Bu sezon gecikmiş bir sosyal çıkış yapacaktı ve söylentilere göre Prenses Gladys kadar güzeldi. Bu, tamamen beklenmedik bir gelişmeydi.
Gerçi bakıldığında kaynağı biraz şüpheliydi ama bu söylenti, lüks ve dedikodu meraklısı çevrelerin ilgisini çekmek için yeterliydi.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder