The Problematic Prince - 45. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Erna, elinde sıkıca göğsüne bastırdığı bir yastıkla odaya girdi. Barones Baden okumakta olduğu dua kitabını kapattı.


“Bu gece burada uyuyabilir miyim?” dedi Erna.


Barones Baden, Erna’yı reddetmenin bir faydası olmayacağını biliyordu, bu yüzden sadece başıyla onayladı. Erna’yı daha önce hiç olmadığı kadar el üstünde tutuyordu. Ne de olsa bu, kızın son gecesiydi.


Erna, babasının evine gitmek üzere yola çıktığında, ona karşı hissettiği kötü duyguları bir kenara bırakabileceğini düşünmüştü; ama şimdi kendini inanılmaz derecede boş ve üzgün hissediyordu. Öğleden sonra eşyalarını Schuber Sarayı’na götüren araba kapıdan ayrıldığında, o hüzün daha da derinleşmişti. Yarından itibaren orası onun yeni evi, yeni hayatı ve yeni ailesi olacaktı.


“Çok tuhaf hissettiriyor büyükanne.” dedi Erna, battaniyenin altında elleriyle oynayarak.


“Korkuyor musun?”


“Birazcık.” dedi Erna temkinli bir sesle.


Evlilik teklifini aldığı günden bu yana korkuyordu ve düğün yaklaştıkça bu duygu tüm benliğini esir alıyordu. Bir prensle evlenecek olması Erna’yı oldukça çaresiz hissettiriyordu.


“Prens neden teklif etti?” dedi Erna usulca.


“Seni sevdiği için değil mi? Genel kanının aksine, Büyük Dük gizli mücevherlerden anlıyor.” Barones gülümsedi. Erna hafifçe güldü.


Björn, Barones’in önünde evlenme teklifi ettikten sonra, yaşlı kadının adama bakışı tamamen değişmişti. Geçmişi ve prensi kraliyet ailesinin sorunlu çocuğu olarak yaftalayıp eleştirdiği tüm o zamanları tamamen unutmuş gibiydi.


Erna, büyükannesine bunun doğru olmadığını, prensin onu sevmediğini söylemek istedi ama büyükannesinin de en az kendisi kadar yalan söylediğini biliyordu. Erna neredeyse geleceğini mahvedecek bir skandalın içine sürüklenmek üzereydi. Bir Büyük Düşes olacak olması Barones’e neşe veriyordu ama bunun içinde torunundan ayrılacak olmanın derin hüznü de gizliydi.


“Sevgili Erna’m, annenin izinden gitmenden çok korkuyordum. Aldatan, yalan söyleyen ve çocuklarını umursamayan bir adamla olmandan... Björn, korkutucu bir şekilde Walter’a benziyordu, bu beni hasta ediyordu. Kalbini öyle bir adama kaptırman senin için hiç iyi olmazdı. Torunumu böyle bir kaderden kurtarmak için buraya kadar koştum ama boşuna kendimi yiyip bitirmişim; prens dedikodulardaki gibi biri değil, o nazik bir genç adam.” Barones, gözleri yaşlardan kızarsa da gülümsedi.


Erna dedikoduları biliyordu. Şehirdeki o çalkantılı döneminde tüm o kötü niyetli fısıltıları duymuş ve söylentilerin bir insanı nasıl yok edebileceğini öğrenmişti. Barones Baden de bunu bildiği için Erna’nın yanına gelmişti.


Erna hakkındaki söylentilerin doğru olmadığını biliyordu; Barones, prens hakkındaki söylentilerin de doğru olamayacağını varsaymıştı. Son birkaç aydır Björn Dniester’ı izlemiş ve dedikoduların fazlasıyla abartıldığı sonucuna varmıştı. Tedbirliydi ve bakış açısının Erna için mutluluk bulma arzusuyla çarpıtılabileceğinin farkındaydı, ama yine de prense bir nebze güvenilebileceğini biliyordu.


“Korkacak bir şey yok Erna, başarılı olacaksın.” dedi Barones. “Sadece kendin ol.”


“Gerçekten mi?” dedi Erna.


“Elbette.”


Erna, büyükannesinin bu duruma objektif bakmadığını biliyordu ama atmosferi bozmamak için gülümsedi ve başıyla onayladı, böylece büyükannesinin kalbinde hiçbir endişe kalmayacaktı.


“Anneni gururlandıracaksın, tamam mı?” dedi Barones Baden, Erna’nın alnına bir öpücük kondurarak.


“Evet büyükanne.” dedi Erna.


Erna gözlerini kapattı ve Barones Baden’e sokuldu. Uyuyabileceği bir geceymiş gibi hissetmiyordu ama yine de gözlerini kapatıp denedi. Büyükannesi çiçek yaprakları gibi kokuyordu ve teni yumuşacık, sıcacıktı. Yaşlı kadının kalbinin ritmik atışlarını duyabiliyordu. Erna bu anı zihnine kazıdı, bunu her zaman hatırlamak istiyordu.


*.·:·.✧.·:·.*


“Seni utanmaz herif, gerçekten Büyük Düşes’in babasına böyle davranabileceğini mi sanıyorsun?” Walter Hardy dişlerini sıktı ve sargılı bacağına baktı. O lanet şeyden kurtulmak istiyordu ama bir söz vermişti.


“Biraz daha dayan hayatım. Sadece bir gün için.” dedi Brenda Hardy, bir çift koltuk değneği uzatarak.


Uğradığı aşağılanma karşısında titreyen Walter, koltuk değneklerini uysalca kabul etti.


İki gün önce, akşam saatlerinde Prens Björn, Hardy Malikanesi’ne, Walter Hardy’nin yanına gelmişti. Walter, Büyük Düşes’in babası olacağı için gurur duyuyordu ama prensin sarf ettiği sözler kanını dondurmuştu.


“Matmazel Hardy, koridordaki yürüyüşünde benim elimi tutacak.” demişti Björn.


Bu, Walter’ı şaşkına çeviren bir emirdi. Geleneği, resmiyeti ve prensin uyması gereken erdemleri öne sürerek itiraz etmeye çalıştı ama Björn kaşını bile kaldırmadı. Duvara konuşmak gibiydi.


“Ne? Ama Altesleri, insanlar ne der? Büyük bir öfke dalgası olur, bunu asla kabul etmezler.” dedi Walter.


Walter köşeye sıkışmıştı ve yüzü kızarana kadar protesto etti. Kızının böylesine önemli bir günde böylesine bir aşağılanmayla karşılaşması inanılmazdı ve prens bu konuda son derece sıradan davranıyordu.


“O halde bir sebep yaratırız.” dedi Björn.


Sarhoş olmalıydı, bu çılgınlığın başka ne sebebi olabilirdi? Prens, her zamanki gibi mağrur ve dik bir şekilde orada dururken Walter gözlerini kırpıştırarak ona baktı.


“Sağlığınızın bozuk olduğunu söylemeyeceğiz, bunun iyi bir sebep olduğunu düşünmüyorum.” dedi Björn düz bir sesle. Walter’ın bacağına bakıyordu.


“Ne ima ediyorsunuz? Gerçekten bu kadar ileri gitmeye cüret mi ediyorsunuz?” dedi Walter.


Belki de Walter, Erna’nın her şeyi prense anlatmış olmasından korkuyordu ama karşısındaki kim olursa olsun, bir babanın çocuğunu terbiye etme hakkına müdahale etmeye yetkisi yoktu. Walter, dikkatle bir savunma hazırladı ve Björn’ün cevabını bekledi.


“Evet, ne olmuş yani? O benim karım.” dedi Björn.


Bu söz Walter’ı hazırlıksız yakaladı ve tüm savaşma isteğinin akıp gittiğini hissetti. Sonunda, prensin önerisini kabul etmek zorunda kaldı.


Walter bu hileye öfkelendi ve güneşin altındaki her canlıya lanetler savurdu. Prens, evine kusursuz bir beyefendi gibi süzülmüş, ona hakaret etmiş ve sonra sanki her şey normalmiş gibi çekip gitmişti.


Walter, atmak zorunda kaldığı her aksak adımda prense lanet okudu. Kendine sürekli Büyük Düşes’in babası olacağını ve Hardy ailesinin Kraliyet Ailesi’nin bir parçası olarak yükselme onuruna erişeceğini hatırlatmak zorundaydı. 


Prens deli bir adamdı ama buralardaki tek deli o değildi, Walter da deli olabilirdi.


*.·:·.✧.·:·.*


Yollar, Schuber Sarayı’na giden güzergah boyunca kümelenmiş insan kalabalığıyla doluydu. Lechen Kraliyet Ailesi için dünyanın sonu gelmiş gibi konuşsalar da, bu görkemli gösteri için tezahürat yapıyorlardı.


Dört beyaz atın çektiği lüks altın kaplama araba gürültüyle geçerken, “Hey, işte geliyorlar, geliyorlar!” diye bağırdılar.


Gelin alayına, resmi kıyafetleri içinde görkemli ve vakur görünen kraliyet muhafızları öncülük ediyordu. Lars Prensesi’nin veliaht prenses olarak geldiği zamanla kıyaslanamazdı belki ama asla yetersiz de denilemezdi, sadece aceleyle hazırlanmıştı.


Arabanın pencerelerinden güzel prensesi görenlerden bazıları “Böyle bir kadını tavlayabildiğine inanamıyorum.” dedi.


“Güzel olabilir ama bir Prenses Gladys değil. Tamamen farklı bir sınıf.” dedi başkaları.


Dillerden dökülen fısıltılar tüm alaya yayıldı.


“Prens’in ikinci karısı o kadar da ahım şahım görünmüyor.”


“Çok kibirli, öylece uzaklara bakıyor; Prenses Gladys’ten çok farklı. O en azından biraz nezaket gösterirdi.”


“Burnu havada, çok mağrur değil mi?”


Söylentiler sokaklara yayıldığı sırada, araba Arşidük Köprüsü’nü geçti. Saray yaklaştıkça Erna’nın benzi daha da solmaya başladı.


Gelinliğini giydiği andan itibaren zihni boşalmış, sinirlerine hakim olmakta zorlanmıştı. Schuber trenine bindiği andan beri bu halde olduğunu fark etti. Her şey bir rüya gibiydi ve gerçek Erna Hardy’nin hâlâ bir yerlerde, muhtemelen o trende uyuduğunu hayal ediyordu.


Bu ihtimal, içinde bulunduğu gerçeklikten —Erna Hardy’nin bir prenses olduğu gerçeğinden— çok daha olası geliyordu.


Arabası Kraliyet Şapeli’nin önünde durduğunda, Erna hayallerinin iplerini bıraktı. Arabadan inerken hızlı nefes alışlarını bastırmaya çalıştı. Gitmesi gereken yere yönlendirilmesi bir şanstı, zihni o kadar bulanıktı ki nerede olduğunu seçmekte zorlanıyordu ve aşağı baktığında çoktan kırmızı halının üzerindeydi.


Erna, elinde beliren çiçek buketine boş gözlerle baktı; zihnindeki fısıltı gibi bir ses bunların nereden geldiğini, başından beri onları tutup tutmadığını merak ediyordu.


Önündeki kapalı kapıya baktı ve korkunun içinde yükseldiğini hissetti. Bu kapıdan, hayatı boyunca karşılaştığı her kapıdan daha çok korkuyordu. Birazdan açılacak ve ötesi Erna’nın yeni hayatı olacaktı.


‘Mutlu olabilirim.’


Kendinden emin bir şekilde verdiği sözü hatırladı. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi güm güm atıyordu. Bacakları onu ayakta tutmakta zorlanacak kadar titriyor, elindeki buketin çiçekleri sarsılıyordu.


‘Arkama bakmadan kaçmalıyım.’


Bu düşünce kafasında o kadar netti ki, yapılacak tek doğru hareket gibi geliyordu ancak tam harekete geçecekken üzerine bir gölge düştü.


“Erna?”


Yumuşak sese doğru başını kaldırdı ve onu gördü; prensi, Björn’ü. Yeni hayatına girerken ona eşlik edecek olan refakatçisiydi. Daha çok onu idamına götüren bir gardiyan gibi hissettiriyordu.


“Nefes al.” dedi Björn.


'Nefes al.' dedi Erna kendi kendine.


“İşte böyle, nefes al, rahatla.” dedi Björn.


Björn, Erna’nın durumu zihninde kontrol altında tutma çabasına karşılık oldukça keyifli görünüyordu. Elini tuttu ve Erna bunu hissetti. Adamın da muhtemelen kendisiyle aynı anıyı, ilk karşılaşmalarını hatırladığını biliyordu. Fıskiyenin ve kupanın olduğu o geceyi.


“Teşekkür ederim.” dedi Erna, sesi titreyerek. “İsteğimi kabul ettiniz.”


Erna bir elini sallayarak tuhaf bir şekilde gülümsedi. Björn, Erna’nın söylediklerini doğrularcasına hafifçe güldü.


“İyi bir eş olacağım.” diye devam etti Erna.


Bu sözü verdiği an sesi sertleşti ve titremesi durdu. Kapı açılırken bile Björn ona sadece gülümsedi. Şapelin uzak ucundaki vitray pencereden süzülen; kırmızıya, yeşile ve maviye boyanmış güneş ışığı üzerlerine vururken Björn ona gülümsedi ve onu yeni hayatına götürdü.

Yorumlar