The Problematic Prince - 44. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Geldi.


Erna, Björn’ün odaya girdiğini görünce böyle düşündü. 


Gerçekten gelmişti. 


Gelmeyeceğini düşünmeye başlamıştı ve hüzün ona bir rüzgar gibi çarpmıştı; ama şimdi buradaydı, odanın içinde ona doğru adımlıyordu, içinde umudun yeniden yeşerdiğini hissetti.


Yine de yürüyüşünde bir tuhaflık vardı; Björn’ün salona girişinin ilk şoku geçerken, normalde böylesine bir zarafet ve amaçla yürüyen adamın ona doğru sendeleyerek geldiğini fark etti.


Görünmez bir bulut gibi onu çevreleyen alkol kokusunu alması için çok yaklaşmasına gerek kalmamıştı. Mahmur gözlerine baktı; gözleri ona odaklanmakta zorlanarak dönüp duruyordu.


“Gördüğün gibi, şu an öğle yemeği yiyebilecek durumda değilim.” Björn kelimeleri ağzında yuvarladı. Erna, onun düzgün bir cümle kurabilmesine şaşırmıştı.


Erna’nın göğsündeki umut yanıp bitti, yerini öfke ve hayal kırıklığına bıraktı. Ona cevap vermesi gerektiğini biliyordu ama doğru kelimeleri bulamıyordu. Bir yanı onun şu aptal, sarhoş suratına bir tokat patlatmak istiyordu; ancak kraliyet nezaket eğitimi, gelecekteki bir kraliçenin böyle davranmaması gerektiğini öğütlüyordu. 


Acaba bunu onun yerine yapacak bir hizmetçi bulabilir miyim diye düşündü.


Björn, Erna’nın sessizliği karşısında iç geçirdi. “Beni bekler misin?” dedi. “Akşam yemeğine ne dersin?”


“Ne?” dedi Erna, onun gevelemelerini anlamaya çalışırken masadaki saate baktığını fark etti. “Peki... evet.”


Tüm bu durum gülünç ve saygısızcaydı. Erna buna katlanmak zorunda değildi ve bir şeyler söylemesi gerektiğini biliyordu ama ne faydası olacaktı? Björn’ün nerede olduğunu ve ne yaptığını gerçekten bildiğinden şüpheliydi. Peki, bunun yerine akşam yemeği yiyeceklerdi ama onun bunu hatırlayacağından veya bilincinin yerinde olacağından bile şüpheliydi.


“Tamam o zaman.” Björn, Erna’ya iyice yaklaştı ve fısıldadı. “Matmazel Hardy, size elma hediyesi getireceğim.”


Björn, Erna’ya başından beri elinde tuttuğu ve Erna’nın daha yeni fark ettiği bir şeyi uzattı. Ne olduğunu görünce Erna irkildi ve elini ağzına götürdü. Altın geyik boynuzu kupası, tüm bu karmaşayı en başta başlatan şeyin ta kendisi.


Lisa ona geyik boynuzu kupasının önemini, daha doğrusu bekarların ona atfettiği o sözde önemi anlatmıştı. Bekarlığa veda partisinde en çok içene veriliyordu. Bu, Prens’in ona verdiği sözü bozduğu ve en azından bütün geceyi bu aptal şey için sarhoş olarak geçirdiği anlamına geliyordu.


Erna sanki başına bir gong vurulmuş gibi hissetti ve başı döndü. Prens’in eline tutuşturduğu kupaya bakakaldı, Prens ise o sırada uzanmak için kanepeye yönelmişti. Uyumak üzere gibi görünüyordu.


“Bu da neyin nesi?” diye çıkıştı Erna.


“Bir kurt boynuzu.” dedi Björn uykulu bir sesle.


Erna nefesinin kesildiğini hissetti.


“Kurtların boynuzu olmaz.”


“Öyle mi?” Björn tembelce gözlerini açıp Erna’ya baktı. “Sanırım şu an yok, çünkü kesildi.”


Björn fısıltıyla güldü ve salon, saatin saniye yelkovanının tıkırtısı dışında sessizliğe gömüldü. Bu tıkırtı, Björn’ün ağır ve sarhoş nefes alışlarının üzerindeki sessizliği aşındırıyordu.


‘Seni reddetmeliydim.’ diye düşündü Erna, Björn’ün karşısındaki koltuğa kendini bırakırken. Gelecek hafta evleneceği adama baktı. Anlayamadığı tüm bu sorunlar ve zorluklar, sadece Prens ile evleneceği içindi.


***

Düğün çoktan bitmişti ve katılanlar için olup bitmiş bir durumdu. Büyükanne ve Bayan Greve duygulanarak gözyaşı dökmüşler ve düğünün nihayet bitmiş olmasından dolayı rahatlamışlardı. Björn gülümsüyordu ve sanki sıradan bir Pazar öğleden sonrasındaymış gibi görünüyordu.


Sarhoş gözlerle ona baktı. “Uyanıksın, görüyorum.”


Kocası sanki bu harika bir şakaymış gibi güldü ama gülerken sessizliğini korudu ve ona kan kırmızısı bir gül uzattı. Erna şaşkınlıkla güle baktı ve ona doğru fırlayan kalın, şişkin dikenleri fark etti. Björn’ün parmaklarına hiçbiri batmamıştı ama Erna ona uzandığında dikenler de ona doğru uzandı; gülü dikeni batmadan almanın hiçbir yolu olmadığını biliyordu. Bu yüzden onu reddetti.


Dünya karanlığa gömüldü, Björn öfke ve gazap dolu çarpık bir çehreye dönüştü, büyükannesi hayal kırıklığına uğramış göründü ve Bayan Greve acıyla ağladı.


Erna uykusundan uyandı. Şekerleme yaptığının farkına varmamıştı, ağırlaşmış göz kapaklarının arasından prensin hâlâ kanepede uyuduğunu gördü. Oda alkol kokuyordu, bu yüzden ayağa kalkıp pencerenin yanındaki bir sandalyeye geçti ve pencereyi hafifçe araladıktan sonra oturdu.


Erna uyumakta olan sarhoş nişanlısına baktı. Sadece uyuyakalmış sıradan bir adam gibi görünüyordu. Ona en tuhaf hediyeyi vermiş, akşamdan kalma bir prens gibi değil... Aslında bir geyik boynuzu olan ama bir bekarın içki yarışmasında kazandığı bir “kurt boynuzu”. Björn bir bekar değildi ve içki oyununu kazanmamıştı. Bu, kafa karıştırıcı bir kimlik karmaşasının kafa karıştırıcı bir hediye ile sonuçlanmasıydı.


Björn gözlerini açtığında ilk gördüğü şey, elinde altın bir çubuğu sanki asası olan bir kraliçeymiş gibi tutan narin genç bir kadındı. Tanıması yavaş oldu, anılar canını yakıyor ve ilgi çekmek için zihnini zorluyordu ama onları yakalamaya çalıştığında kafasının arkasına kaçıyorlardı.


“İyi misin?”


Bu sesi tanıyordu. Erna Hardy’nin yumuşak, meleksi şarkısı.


“Öğle yemeği gibi akşam yemeğini de mi ertelesek, yoksa o da kahvaltı vaktine kadar mı gecikecek, sonra o da tekrar öğle yemeği mi olacak?” dedi Erna.


Bir şeylerin yanlış olduğunu fark etti Björn, Erna’nın ses tonundaki dikenleri sezmişti. Kanepede doğruldu, bu da zihnini hangisi yukarısı hangisi aşağısı anlamaya çalışırken bir paniğe sürükledi.


“Biraz daha bekler misin?” dedi Björn kupkuru bir boğazla. “Sanırım akşam yemeğinden önce biraz hazırlanmam gerekiyor.”


“Peki.” diye kestirip attı Erna.


Björn ayağa kalktı ve tüyleri kabarmış, pençeleri dışarıda duran bu küçük kedi yavrusuna yukarıdan baktı. Erna’ya nazikçe gülümsedi ve odadan dışarı adımladı. Mümkün olduğunca dik yürümeye çalışıyordu ama kafası hâlâ dünyanın doğru hizasına uyum sağlamakta zorlanıyordu, kapıya ulaşmadan hemen önce hafifçe sendeledi.


Yaklaşık bir saat sonra Björn; yıkanmış, tıraş olmuş ve giyinmiş bir halde salona geri döndü. İçki içtiğine dair tüm emareler yok olmuştu ve tamamen ayık görünüyordu.


“Gidelim mi?” dedi.


Elini Erna’ya uzattı. Bir an için Erna’nın reddedeceğini sandı. Genç kadının yüzünde çekingen bir ifade vardı ve hâlâ kırgın olduğu belliydi ancak Erna elini nazikçe uzattı ve bahçe odasına doğru kendisine eşlik edilmesine izin verdi. Burası genelde kahvaltılar için kullanılırdı ama Björn’ün biraz taze havaya ihtiyacı vardı.


Björn, Erna’nın sandalyesini çekti ve sonra karşısına oturdu. Masa akşam yemeği için çoktan hazırlanmıştı ama sadece Erna’nın önünde servis tabağı ve çatal bıçak takımı duruyordu. Björn hizmetçilere göz kırptı ve onlar da yemeği servis etmek için harekete geçtiler.


Personel, Erna’nın önüne yemeğini, Björn’ün önüne ise bir fincan kahveyi bıraktıktan sonra Erna sonunda konuştu.


“Siz neden yemiyorsunuz?” diye sordu Erna.


“Bu kadarı benim için yeterli.” dedi Björn ve midesini ovuşturdu.


Güneş batıyordu ve odayı derin, turuncu bir ışıkla doyuruyordu. Şöminedeki odunlar çıtırtıyla patlıyor, odayı yanan odun sesiyle dolduruyordu. Tek ses buydu ve bu durum, iki akşam yemeği konuğu arasındaki sessizliği daha da belirginleştiriyordu.


Erna çatalını alırken tereddüt etti. Yalnız yemek yemek utanç vericiydi, yalnız olmayıp birinin size dik dik bakması ise daha da kötüydü. Yine de öğle yemeğini atladığı için açtı ve açlıktan ölmemek adına bu duruma katlandı.


“Söyleyecek bir şeyiniz varsa, lütfen artık söyler misiniz?” dedi Erna, bu yüklü sessizliğin ağırlığı altında ezilerek.


“Aslında pek bir şey yok.” dedi Björn kahve fincanıyla oynayarak, henüz tek bir yudum bile almamıştı.


“Ama bunu ayarlayan sizdiniz.” dedi Erna, ağzına bir lokma yemek atmadan hemen önce.


“Evet, sadece düğünden önce birlikte bir yemek yemenin hoş olacağını düşündüm.”


“Gerçekten hepsi bu mu?”


“Başka bir neden mi bekliyordun?” Björn kahvesinden bir yudum aldı, midesi guruldayınca hemen pişman oldu.


“Hayır.” *Sizden hiçbir şey beklemiyorum* demek istiyordu ama sadece “hayır”da kaldı.


Björn biraz daha rahatlamış görünüyordu ve Erna’nın yemeğini yiyişini izledi. Erna’nın açlığı, onun bakışlarını görmezden gelmesine yetecek kadardı. Arada bir bir peçeteyle dudaklarının kenarına dokunuyor, bir yudum su içiyor ve tekrar çatalına sarılıyordu. Erna, bir yemlikteki kuşu andırsa da aslında bir at gibi iştahla yiyordu ancak her zaman görgü kurallarına harfiyen uymaya dikkat ediyordu.


Tatlılar geldiğinde, aralarındaki hava biraz yumuşamıştı ancak Erna ne zaman başını kaldırıp gözlerini üzerinden ayırmayan Björn’e baksa, hemen utançla yemeğine geri dönüyordu.


“Bir şey söylemek istiyorsunuz Matmazel Hardy, lütfen söyler misiniz artık?” dedi Björn sabırsızlıkla.


Erna küçük çatalı elinden bıraktı. Dakikalardır masum bir çikolatalı pastayı o çatalla taciz ediyordu. Başını kaldırıp Björn’ün gözlerinin içine baktı.


“Hizmetçimi saraya getirmek istiyorum.” dedi Erna.


“Hizmetçini mi? Şu cehennem kapılarının bekçisi olabilecek olanı mı kastediyorsun?” dedi Björn çarpık bir gülümsemeyle. “Elbette, o ve istediğin tüm hizmetçiler başımın üstünde.”


“Hayır.” Erna, Björn’ün şakasına uymadı. “Lisa benim için yeterli olacaktır.”


Björn, Erna’nın gözlerindeki o ifadeyi ve dudaklarının kenarındaki kıpırtıyı yakaladı.


“Başka bir şey mi var?”


“Düğün.” diye başladı Erna, duraksadı ve masa örtüsüyle biraz oynadı. “Yani, düğünümüz... Gelinin babası tarafından teslim edilmesi bir gelenektir.”


“Evet.” dedi Björn.


“Beni koridorda büyükannemin yürütmesini isterdim, bu hakkı kazanan kişi o ama geleneğe uymazsam, bu durum Lechen Kraliyet Ailesi’ne ve size zarar verebilir.” Erna ciddiyetle Björn’e baktı.


“Yani, babanın seni o kutsal yolda yürütmemesi için geleneklere karşı gelmek mi istiyorsun?”


Erna başıyla onayladı.


“Hafızam beni yanıltmıyorsa, Vikont Hardy hâlâ hayatta ve sağlığı yerinde.” dedi Björn düşünceli bir tavırla.


“Beni, babam olmaktan vazgeçen bir adamın yeni hayatıma götürmesini istemiyorum.” dedi Erna.


“Pekala.” dedi Björn.


Dudaklarının kenarını düşünceli bir şekilde kıvırarak Erna’nın söyledikleriyle ilgilendiğini gösterdi. Erna’nın solgun yanakları, birbirlerine bakarken kızardı; kararlılığı, dikbaşlı gözlerinde gün gibi ortadaydı.


“Eğer bu bir saygısızlığa yol açacaksa geleneğe boyun eğerim, ama başka bir yolu varsa.” Erna titreyen ellerini prensin görememesi için masanın altında tuttu, “o zaman sizin elinizi tutmak isterim. Lütfen beni siz götürür müsünüz?”


Erna’nın mavi gözleri, bahçe odasını aydınlatan mum ışığını yansıtıyordu. Gözleri cesaret ve kararlılık ateşleriyle dans ediyor gibiydi. Björn, karşısında melek yüzlü bir isyancının oturduğunu fark etti.

Yorumlar