The Problematic Prince - 43. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

“Lütfen babanı affet, Erna.”


Brenda Hardy bir süredir ağlıyordu. Öyle ki, uzanıp titreyen dudaklarına götürdüğü çay fincanı çoktan buz gibi olmuştu.


“O zamanlar işler çok kötüydü, köşeye sıkışmıştım.” dedi Brenda. Yutkunmaya çalıştı ama çaya rağmen ağzı kupkuruydu. Erna’ya donuk ve yumuşak bir ifadeyle bakıyordu; bu hali Erna’yı daha da gerginleştirmekten başka bir işe yaramıyordu.


“Senin için üzücü olduğunu anlıyorum ama şunu anlamalısın ki...”


“Çayınız soğumuş.” diyerek Brenda’nın sözünü kesti Erna.


Bir hizmetçi gelip çayı kaldırırken iki kadın sessizlik içinde oturdu. Hizmetçi iki taze fincan doldurup tekrar eski yerine çekildi.


“Özür dilerim, kabalık ettim, lütfen devam edin.” dedi Erna. Bakışlarını tüten fincanlardan kaldırıp bir kez daha Brenda Hardy’ye çevirdi. Erna sadece kibar olmaya çalışıyordu ama daha fazlasını duymak istemediği her halinden belliydi.


Ancak Brenda dilini ısırdı, yarıda kalan konuşmaya devam etmeye cesaret edemedi. Erna prensle evlenecekti, artık Prenses Schuber olacaktı ve Brenda ona eskisi gibi davranamayacaktı. Erna bu şehrin en tepedeki hanımefendisi olmaya adaydı. Brenda ise onu hâlâ cezalandırıldıktan sonra evden kaçan o yaramaz küçük kız olarak görüyordu. Ve işte şimdi o kız, bir prenses olarak eve dönüyordu.


Brenda evlilik söylentilerini ilk duyduğunda gülmeden edememişti. Erna’nın o zehirli mantar prensle bir işe girişmesine imkan yoktu. Prens onun evlilik planlarını mahvetmiş, hayatını bir ateş çukuruna atmış ve iflasın eşiğine getirmiş olsa bile bu imkansız geliyordu.


Sonra bir de kral vardı, Brenda kralın böyle bir şeye asla izin vermeyeceğinden emindi ama tam tersi olmuştu. Kral, tüm gelenekleri yıkarak töreni sonbaharın sonuna ayarlamıştı ve kimse buna itiraz etmemişti.


Bu evlilik gülünçtü ama yine de ilerliyordu. Teklif herkesçe duyulduktan sonra, Erna ve Barones Baden prensin şehirdeki malikanesine taşınmış ve Barones hazırlıklara başlamıştı.


Vikont çifti, yani Erna’nın anne ve babası, hazırlıklardan tamamen dışlanmıştı. Resmi kraliyet ailesiyle aralarında bir rekabet doğmuştu ve peşinden gelen hor görülme ile saygısızlıktan kaçış yoktu. Buna katlanılıyordu çünkü bu girişim sayesinde Hardy ailesi iflastan kurtulabilecekti, bir hafta içinde de kraliyet ailesinin dünürü olacaklardı.


“Anlamalısın.” diye devam etti Brenda. “Düğünden önce babanla barışmalısın. Bu yolu birlikte yürümek zorundasınız ve bunu olduğundan daha tuhaf bir hale getirmek istemezsin. Birlikte akşam yemeği yemelisiniz.” Brenda, çayının üzerinden Erna’ya bakarak bunları söyledi.


“Buna kesin bir cevap verebileceğimi sanmıyorum, hanımefendi.” dedi Erna. “Programımı kontrol etmem gerekecek.”


Erna’nın elleri titriyordu. Belli etmemek için ellerini birbirine kenetledi. Sesini sert ve sakin tutmayı başarmıştı. Brenda ona hayal kırıklığıyla baktı ama şimdilik bir şey yapamadı. İnatçı bir ihtiyar gibiydi ve bu noktayı öyle kolayca kabullenmeyecekti.


Akşamın ilerleyen saatlerinde Erna Vikontes’i yolcu ederken bile kadın ona zaman ayırması gerektiğini hatırlattı. Erna, kadının sert bakışları altında üşüdüğünü hissetti. Bu bakışlar ona, halk arasındaki dedikodu kazanı kaynarken kendisine sürekli tepeden bakan o aşağılayıcı gözleri hatırlatmıştı.


“Söylemesi saygısızca biliyorum ama Vikontes’te hiç utanma yok.” dedi Lisa; ikisi birlikte Vikontes’in arabasının gürültüyle uzaklaşmasını izlerken. “Size yaptıklarından sonra nasıl olur da affetmenizi beklerler?”


“Lisa.” dedi Erna. Utanmıştı.


“Sizi anlayabileceğimi sanmıyorum ama yine de sizi her halinizle seveceğim.” dedi Lisa büyük bir hevesle.


Erna, Lisa’ya baktı ve onun utangaç gülümsemesiyle içi ısındı. Tanıştıkları gün Lisa, ömrünün geri kalanında Erna’yı takip edeceğine ve seveceğine dair yemin etmişti. Bu, Erna’nın kalbini gıdıklıyordu.


Büyük Düşes olacağı netleştiğinde, Lisa kendisi gibi önemsiz bir hizmetçiyi Erna’nın tamamen unutacağını sanmıştı ama Erna doğruca Lisa’yı almaya gelmişti. Her ne kadar bir baş belası olsa da, Erna onun yanında olmasından hoşlanıyordu; o, fırtınalı bir günde parlayan altın bir güneş ışığı gibiydi.


“Benim yüzümden çok acı çektin.” dedi Erna, Lisa’nın koluna dokunarak. “Tüm bu zahmetler için özür dilerim.”


Bunun uygunsuz olduğunu bilse de Lisa, Erna’nın kollarına atılmasına izin verdi ve gözyaşlarının dolduğunu hissetti. Erna hiçbir şey demedi, sadece hizmetçisini teselli etti.


*Ömrümün geri kalanında seni takip edeceğim, seveceğim ve koruyacağım.*


Lisa, tazelenmiş bir kararlılıkla Erna’nın peşinden gitti. İhmal edilmiş bir taşralıdan bir hanımefendinin özel hizmetçiliğine ve yakında da Büyük Düşes’in başyardımcılığına... Lisa’nın önünde epey büyük bir sorumluluk vardı.


“Ah, matmazel, prens sizi görmeye gelmiyor.”


Prens Björn’ü hatırlayınca Lisa’nın tavrı sertleşti. O, Hardy ailesinin güçlü bir düşmanıydı. Leydi Hardy’yi kurtarmak için beyaz atıyla gelen o prensin ta kendisiydi. Son zamanlarda geçmişi unutmak ve yola devam etmek üzerine çok konuşuluyordu ama Lisa bunu düşündükçe durum daha çok zehirli bir mantara benziyordu.


Bu evlilikle tüm ülkeyi birbirine katıyorlardı. Dışarıdan aşık bir çift gibi görünüyorlardı ama Lisa, aralarındaki her görüşmeyi saran o çekingenliği görebiliyordu. Lisa, Prens’in Erna’ya karşı olan tavrını bir türlü anlayamıyordu. Hiç çiçek ya da mektup göndermiyordu. Bu normal değildi, onlar normal aşıklar değildi. Bir şeyler yanlıştı ve Lisa, kendi içinde yaptığı uzun tartışmaların ardından bir şeylerin çok ama çok yanlış olduğu sonucuna vardı.


“Yarın onu ziyaret edeceğim, sarayda öğle yemeği yiyeceğiz.” diye yanıtladı Erna.


Nişanlısıyla iki koca hafta boyunca görüşmemek gayet normalmiş gibi sıradan bir şekilde gülümsedi.


“Sizin için harika bir elbise seçeceğim, prensin size aşık olmasını sağlayacak bir elbise.” diye söz verdi Lisa.


Lisa, o zehirli mantar prensin aşık olacağına karar vermişti. Erna zaten güzeldi ama Lisa işini bitirdiğinde Erna’nın karşı konulamaz olacağından emin olacaktı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Seni gidi korkunç yaratık.” diye ilan etti Leonard.


Masanın üzerine yığılmış, üzerindeki tüm içkileri yere devirmişti. Björn, bu çılgına dönmüş adama bulanık, sarhoş gözlerle baktı. Boş şişeler dökülmüş yapraklar gibi yerde yuvarlanıyor, kendinden geçmiş aptallar aralarda uzanıyordu. Bu, çirkinliğin renkli bir gösterisiydi.


Şu ana kadar iki bekarlığa veda partisi yapılmıştı ve prensin hayatını riske atacak kadar çok içki tüketilmişti. Bu düşünce zihninde bir yerlerde olsa da, bardağında kalan son bir yudum konyak kadehine bakan Björn’ün algısına tam olarak yerleşmemişti. Geyik boynuzu kupasını başının üzerine kaldırdı, kalanı tek dikişte bitirdi ve gecenin başarıyla sonuçlandığını ilan etti.


Björn kulüpten olaysız bir şekilde kaçmayı başardı. Şurada burada birkaç inilti duyuluyordu; Leonard düştüğü yerde, zeminde uyuyakalmış gibi görünüyordu. Björn, bu fırsatı değerlendirerek geri çekildi; aksi takdirde Leonard onun gitmesine asla izin vermezdi.


Kafası sersemlemişti ve kendini dengelemek için birden fazla kez duvara yaslanmak zorunda kaldı. Sarhoşlarla birlikte yerlerde sürünmek onun tarzı değildi.


Ağrıyan başına dokunmaya çalıştığında, elinde hâlâ geyik boynuzu kupasını taşıdığını fark etti. Bu acı bir geçmişin hatırasıydı ama çocuklar Björn Dniester’ın boynuzlarını kesmeye o kadar kararlıydılar ki, yeni bir kupa yaptırıp dün geceki ilk bekarlığa veda partisinde ona takdim etmişlerdi.


Bu ikinci kupa olsa bile, hâlâ derin bir anlam taşıyor ve ilkiyle aynı duyguları hissettiriyordu. Tüm bu çılgınlığa katılmasının tek sebebi, çocukların onun adına altın bir kupa sipariş etmiş olmalarıydı.


“Eğer gidersen kaybedersin. Kupa her halükarda Schuber Sarayı’na fatura edilecek.” diyerek gülmüşlerdi.


İçlerinden biri ne zaman evlense, üzerine adı yazılı bir kupa yaptırılırdı ve fikir, çok ağır bir içki seansının sonunda kupayı elinde tutan adam olmaktı. Björn’e son kupayı kaybeden Bergman’dı.


Björn kupasını neredeyse Leonard’a kaptırıyordu ama sarhoş aptal yere düştü ve geri kalanını alkol hallederek Björn’ün tereyağından kıl çeker gibi kaçmasına izin verdi. İki gece sürmüştü ama galip belliydi; Björn oldukça geniş olan koleksiyonuna bir kupa daha eklemişti.


Bu kadar uzun süre kalmaya niyeti yoktu. O kadar çok kupası vardı ki bir tanesini çöpe atmak umurunda bile olmazdı. Sadece kadeh kaldıracak, birkaç nazik kelime söyleyecek ve gidecekti; ancak o ilk içki dudaklarından geçtiği anda kendini çılgınlığa kaptırmıştı.


Nihayetinde herkes, her zaman olduğu gibi kupaya takıntılı hale gelmişti ve parti sabaha kadar kolay kolay bitmemişti.


Björn kulüpten sendeleyerek çıktı ve karla kaplı geceye adım attı. Rüzgar soğuktu ve kemiklerine işliyordu. Fıskiyeyi gördüğünde güldü. Arabasına varana kadar gülmeye devam etti.


Soğuk kumaş koltuklara oturduğunda gözlerini kapattı ve dünyanın döndüğünü hissetti. Eğer Erna o sabah fıskiyeye gelmeseydi işlerin ne kadar farklı olacağını düşünmeye başladı. Şimdi nerede olurdu, hâlâ Gladys ile mi olurdu? Bundan şüphe duyuyordu.


“Matmazel Hardy bekliyor.” dedi bir ses.


Şimdiden malikanesine mi dönmüştü? Sarhoşluktan sızmış olmalıydı.


“Erna… neden?” dedi Björn hayali sese.


“Aman Tanrım, Prensim, bu saatte nasıl bu haldesiniz?” Ses Bayan Fitz’e aitti.


Arabadan indiğinde yanına yaklaştı ve sarhoş halini fark edince feryat etti. Björn yüzünde yarım ağız bir gülümsemeyle sendeleyince, Bayan Fitz iç çekmekten başka bir şey yapamadı.


“Erna nerede?” dedi Björn.


“Olacağını söylediği yerde, nişanlınızla bir öğle yemeğiniz olduğunu unuttunuz mu Prensim?”


“Ama daha sabah, güneş daha doğmadı bile.” dedi Björn ve güneşin tembelce başının üzerinde süzüldüğü gökyüzüne baktı.

Yorumlar