The Problematic Prince - 37. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

“Derhal onu geri vermenizi talep ediyorum.”


Barones Baden tüm nezaket kurallarını bir kenara bırakıp doğrudan konunun özüne girdi. Ne sakin ne de zarifti ama bu umurunda bile değildi. Walter Hardy gibi insanlarla karşı karşıyayken, aklınızdakini doğrudan söylemeli ve ona konunun etrafında dans etme fırsatı vermemeliydiniz.


“Neden bahsediyorsunuz?” dedi Walter. Ağzı açık bir ifadesi vardı ve üzerine sinmiş alkol kokusu duyulabiliyordu. Saçları yağlı, teni ise ölümcül derecede soluktu. Pejmürde kıyafetleriyle birlikte Barones, Walter’ın onu son gördüğünden bu yana ne kadar büyük bir düşüş yaşadığını görebiliyordu.


“Erna’yı yeniden benim himayeme vermenizden bahsediyorum,” dedi Barones bir kez daha.


“Neden?”


“Erna’nın artık sizinle kalmasını istemiyorum; siz berbat bir babasınız ve o zavallı kızın itibarını mahvettiniz.”


“Bak buraya kocakarı, eğer benim sayemde olmasaydı o evi çoktan kaybetmiştiniz, bu yüzden savurduğun suçlamalar konusunda daha dikkatli olmalısın,” dedi Walter.


“O eve ihtiyacım yok,” diye blöf yaptı Barones, boynunu dikleştirerek. Erna’nın nasıl bir muamele gördüğünü öğrendiğinden beri evi kaybetmeyi göze almıştı ve malikanede çalışan birkaç personel de aynı şekilde hissediyordu. Yazlık eve sahip olmak ne kadar güzel olsa da, Barones için hiçbir şey Erna’dan daha değerli değildi.


“Alt tarafı bir ev,” diye devam etti Barones. “İster tutun, ister satın, canınız ne istiyorsa onu yapın; ama Erna’yı almadan gitmiyorum.”


Barones, talepleri konusunda net ve kararlıydı; Schuber’e yaptığı uzun yolculuk boyunca ne söyleyeceğini defalarca prova etmişti. Doğru otoriter ton ve sert taleplerle planını kusursuzca uyguladı. Vikont Hardy’ye pazarlık yapacak hiçbir alan bırakmadığından emin oldu.


“Ciddi olamazsınız,” dedi Walter, söyleyecek söz bulamayarak. Eski kayınvalidesine kısık gözlerle ve sert bir ifadeyle baktı; yanında oturan Brenda da aynı durumdaydı.


“Erna Buford’a dönmedi mi?” dedi Brenda alçak sesle. Barones onu neredeyse duymamıştı.


“Ne demek istiyorsun, Erna Buford’a mı döndü?” Barones’in sesindeki tüm o keskinlik gitmiş, yerini hafif bir titremeye bırakmıştı. Erna’yı kayıp mı etmişlerdi?


Walter, alkolün etkisinden biraz sıyrılarak acı bir kahkaha attı; anlaşılan bu yaşlı kadın da Erna’nın nerede olduğunu bilmiyordu. Kendisi, genç bir kızı gizlice bir yerlere saklayacak bir tip gibi görünmüyordu; aslında Erna’nın kaçabileceğine en başta pek ihtimal vermemişti ama o kurnaz küçük şey her şeye rağmen kaçmıştı, peki ama nereye?


Fırtınadan sonraki sabahtı Erna’nın gittiğini fark ettiklerinde. Bu kayboluşu, Erna’nın hizmetçisi Lisa’nın çığlık atıp elindeki kahvaltı tepsisini düşürmesiyle öğrenmişlerdi.


‘Erna Hardy ortadan kayboldu.’


Walter gece boyunca içmişti ve Erna’nın kaçışıyla ilgili bir şeyler yapacak durumda değildi. Endişelenecek bir şey yoktu; sonuçta gidebileceği tek yer o köhne küçük köydü. Ayıldığında ve canı istediğinde gidip onu geri getirmeyi planlıyordu. Artık değeri minimuma indiğine göre, onu evlendirmek için bir acelesi de yoktu.


Ancak şimdi durumu ciddiye almalıydı. Boğazı yanıyor, dudakları kuruyordu. Başında bir zonklama başladı ve üzerine bir baş dönmesi çöktü. Barones ayağa kalktı ve sabırsız bir iç çekti.


“Belki bu kadar sarhoş olmasaydınız, kendi kızınızın kaçtığını fark edebilirdiniz,” dedi Barones, toplayabildiği tüm nefretle. Acı sözleri oturma odasında yankılandı ve tüm hizmetçilerin yaşlı kadına yan yan bakmasına neden oldu. Taşradan, eski moda elbisesi ve tozlu mücevherleriyle gelmiş, Vikont’la bu şekilde konuşuyordu.


“Sırf babası olduğunuz için Erna’yı size göndermekle büyük bir aptallık etmişim,” diye devam etti Barones. Bacakları onu ayakta tutmakta zorlanıyordu; öfke ve nefret dolu sözlerini ardında bırakarak sarsak adımlarla oradan ayrıldı.


“Efendim, iyi misiniz?” diye sordu Bayan Greve, Barones salondan çıkarken. Koridorda bir aşağı bir yukarı yürümekteydi ve gözlerinde yaşlarla Barones Baden’e yaklaştı. Barones, Bayan Greve’in ellerini tutup hafifçe sıktı.


“Erna... bir memurla konuşmam gerekiyor,” dedi Barones.


“Polis memuru mu?”


“Evet, Erna’nın burada olmadığını söylüyorlar.” Barones Baden, mavi gözlerindeki yaşlarla Bayan Greve’e baktı. “Kaçmış.”


*.·:·.✧.·:·.*


Bir dinlenme yerini andıran huzurlu güneyin aksine, kuzey çok daha kalabalık ve dinamikti. Schuber, Lechen’in merkezi liman şehriydi ve tüm kıtanın en işlek şehri olduğunu söylemek mübalağa olmazdı. Kesinlikle finansal açıdan en müreffeh yerlerden biriydi.


Fırtınadan eser kalmamıştı ve Bjorn, limana bakan balkonda, gökyüzüne uzanan bir direk ormanının karşısında dururken, yüzünü sıcak güneşe vermişti. Tipik bir Lechen yaz günüydü.


Bu şehir evi özellikle iyi bir konumdaydı; konut bölgesi ile finans bölgesinin tam sınırında yer alıyordu. Satışa çıkar çıkmaz evi satın almıştı. Önceki sahibi bir yatırım dolandırıcılığına kurban gitmiş ve kaybını karşılamak için pek çok varlığını satmak zorunda kalmıştı.


Bankaya yakındı, bu yüzden bölgede iş için bulunduğunda ayaklarını uzatıp dinlenebileceği bir yeri oluyordu; ayrıca yeniden satış değeri ona büyük kar getirebilirdi. Aynı zamanda yol üzerindeki diğer şehir evleriyle uyum sağlayacak kadar da göze çarpmayan bir yapıdaydı.


Bjorn bu konumu tam da bu yüzden seçmişti. Hafifçe dalgalanan tül perdelerin ardına, evin içine doğru omzunun üzerinden bakarken gülümsedi. Yatak odalarından birinin kilitli kapısına özellikle dikkat kesildi.


“Altesleri,” dedi Bayan Fitz. Sert bir ifadeyle ona bakıyordu ve elinde bir çay tepsisi tutuyordu.


“Bayan Fitz,” diye karşılık verdi Bjorn.


Bjorn, Erna’yı bu eve getirdiğinde hemen kendi doktorunu ve Bayan Fitz’i çağırmıştı. Doktoru Bayan Fitz’in sinirlerini bozsa da, bu hayatta her şeyden çok bu ikisine güvenebileceğini biliyordu.


Bayan Fitz, Hardy ailesinin küçük kızını bu eve getirdiği için onu azarlamıştı ama kızın solgun yüzünü görünce tavrı hemen değişti. Doktor, Bjorn’ün şüphelendiği şeyi doğrulamıştı; şimdi Matmazel Erna yatakta hasta yatıyordu. Bjorn’ün hala Bayan Fitz’e bir açıklama borcu vardı.


O gece olan biten her şeyi Bayan Fitz’e anlattığında, onun sert bakışları altında kendini yeniden bir çocuk gibi hissetti. Bir azar bekliyordu ama görünen o ki yaşlı dadı, Bjorn’ü paylama isteğinden ziyade genç kıza karşı sempati duyuyordu.


O anda, Bayan Fitz balkon penceresinin yanında dururken, Bjorn sanki kadının onu yeniden azarlamaya başlayacağını hissetti. Onu bin kez cezalandırmak ister gibi bir hali vardı. Kadının ne beklediğini biliyordu ve sorumlu bir prens olarak Matmazel Hardy ile ilgilenmeye niyetliydi.


Bjorn balkondan içeri, evin içine doğru yürüdü ve kilitli kapıyı çaldı. İçeriden aceleci bir hareketlenme sesi geldi, ardından nihayet yumuşak bir ses cevap verdi.


“Girin.”


Bjorn odaya girdi, hemen arkasından dolu bir çay tepsisiyle Bayan Fitz geldi; yaşlı kadın kahvaltıyı hazırlamakla meşgul olurken, Erna yatağın kenarına oturdu, Bjorn ise pencere kenarına yaslandı.


Bayan Greve gittikten sonra bile uzun süre sessizce oturdular. Erna, tüm bu süre boyunca kıpırdatıp durduğu ellerine bakıyordu. Saatin tik taklarını belirgin bir şekilde duymaya başlamıştı.


“Biraz çay iç,” dedi Bjorn.


Erna, kendisine çay fincanını uzatan Bjorn’e koca gözlerle baktı. Fincanı alırken ellerindeki titremeyi gizlemek için elinden geleni yaptı. Prens’in ellerinde fincan, sanki bir oyuncak bebek evi süsü gibi kalıyordu. Oldukça büyük elleri vardı; Erna bunu üç gün önceki fırtına gecesinde, Bjorn yanağını tuttuğunda fark etmişti. Erna onun kendisini tutuşunu hatırlayınca kızardı ve bakışlarını çaya indirdi.


Burada kalarak nezaketi suistimal ettiğini hissediyordu ve kendisini Bayan Fitz olarak tanıtan kadınla gitmek üzerine konuşmuştu. Bayan Fitz, Erna’nın saçmaladığını ve çok daha iyi olana kadar hiçbir yere gidemeyeceğini söylemişti. Erna ne derse desin cevap hep aynıydı.


Bayan Fitz haklıydı elbette; Erna tekrar kaçmayı düşünse bile bunu yapamazdı. Yağmurda yakalandığı hastalık onu yatağa mahkum etmişti. Ayağa kalkıp hareket edecek gücü daha yeni yeni bulmaya başlıyordu.


“Sayenizde Altesleri, daha iyiyim,” dedi Erna, çay fincanını yerine bırakarak.


Bjorn; Erna’nın pembeleşen yanaklarını, büzülen dudaklarını ve boynunun ince ensesini inceleyerek ona baktı. Bakışları, yaka kısmında tam ortada duran elbisesinin fiyonkuna takılınca durdu. Eskisi kadar hastalıklı görünmüyordu ama hala solgundu. O gecenin hatırası canlanınca Bjorn hafifçe güldü.


Şapkası ve pelerini çıkarılmıştı ama Erna iliğine kadar ıslanmıştı. Islak kıyafetlerle yatağa uzanamadığı için öylece koltuğa yaslanmıştı. Gözleri kapalı, titreyerek orada duruyordu.


“Hemen o ıslak kıyafetlerden kurtulmalısın,” diye emretmişti Bjorn.


Erna, Bjorn’ün bu sert sözleri karşısında şaşırmıştı; hemen itaat etmeyince Bjorn yanına gelmiş ve kabaca elbisesini çekiştirmeye başlamıştı.


“B-ben yapabilirim. Kendim yapabilirim,” demişti Erna, Prens’i güçsüzce iterek.


Bjorn, kızın bu zayıf anında kendisine sarkıntılık etmeye çalıştığını düşünebileceğini fark etti, bu yüzden hemen geri çekildi ve Erna’nın ıslak kıyafetlerini kendisinin çıkarmasına izin verdi. Yapabileceği tek şey ona bir havlu ve valizini getirmekti.


Daha sonra odadan çıktı ama Erna’nın bayılma ihtimaline karşı kulağını kapıda tuttu. İçeriden çarpma ve sürtünme sesleri, iniltiler ve ağır iç çekişler geliyordu. Valizini karıştırdığını duyabiliyordu.


İşler Bjorn’ün hoşuna gitmeyecek kadar sessizleşince köstekli saatine baktı. On dakika geçmişti. Bir tacizci olarak suçlanmak, genç bir kızın hayatının vicdanında yük olması kadar kötü müydü?


Böylece Bjorn içeri girdi.


Erna koltuğa uzanmış, pijama takımıyla ateşin sıcaklığının tadını çıkarıyordu. Bjorn’ü şaşırtacak şekilde, tüm kıyafetlerini düzgünce giymeyi ve tüm düğmelerini iliklemeyi başarmıştı.

Yorumlar