The Problematic Prince - 36. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Erna sırılsıklam olsa da bir önemi yokmuş gibi eski saat kulesinin altında büzüldü ve çaresizce yağmurdan korunmaya çalıştı. Yağmur, Pavel’in evini soğuk ve boş bulmasından kısa bir süre sonra başlamıştı.


Öğleden sonra saat kulesinin altında buluşmak için sözleşmişlerdi ancak güneş batmaya başlayıp Pavel hâlâ gelmeyince Erna onun evine gitmişti. Yağmur tam o sırada başlamış, o da saat kulesine geri dönmüştü.


Vakit gece yarısına yaklaşıyordu ve Erna’nın göz kapakları ağırlaşıyordu. Yarı kapalı gözlerle suyla kaplanmış sokakları süzdü. Sokaklar; hayatındaki diğer her şey gibi boş, soğuk ve karanlıktı.


Pavel’in söz verdiği para olmadan Buford’a dönemezdi. Hardy Malikanesi’ne de dönmek istemiyordu ama babasından kaçması pek mümkün görünmüyordu. Her zaman tren istasyonuna gidebilir, Buford’a dönmek için elinden geleni yapabilirdi; trenler bu saatte çalışmasa bile geceyi geçirecek bir yer bulabilirdi.


Erna gözlerini açık tutmakta zorlanıyordu. Burada kalamazdı, istasyona gidip Pavel’i beklemeliydi; belki de Pavel çoktan oradaydı, belki de istasyondaki saat kulesini kastetmişti. Gerçi orası gerçek bir kule değil, binanın ön cephesindeki bir saatten ibaretti.


Taze bir umutla vücudundaki katılaşmış uzuvlara bir sıcaklığın yayıldığını hissetti ve ayağa kalktı. Saatlerce kıvrılıp oturmaktan uyuşan bacakları titredi ve altına çöktü.


Erna artık duygularıyla savaşamıyordu. Kaygı yerini çaresizliğe bıraktı ve kendini tamamen hüzne teslim etti. Soğuk ve ıslak zeminde otururken ağlamaya başladı. Yağmur gözyaşlarını gizliyordu. Terk edilmiş ve gerçekten yapayalnız hissediyordu. Her şeyden çok Buford’daki evinde, büyükannesinin yanında, sıcak bir ateşin başında olmayı diledi.


Yağmur aniden dindi. Erna ellerinin arasına gömülüp ağlamayı bırakıp başını kaldırdı. Yağmur onun için durmuştu ama betonun üzerindeki tıpırtıları hâlâ duyabiliyordu. Bir gaz lambasının ışığının vurduğu uzun gölgenin üzerinde, hemen yanında duran cilalı bir çift ayakkabı gördü.


Ve başını kaldırdığında...


“Pavel?” diye sormak üzereydi ama gördüğü kişi...


Prens Björn’dü.


Erna gözlerine inanamadı. Hava karanlıktı, yorgundu, gözyaşları görüşünü bulanıklaştırıyordu ama yine de orada duran ve üzerinde bir şemsiye tutan Björn’den başkası değildi.


Björn bu durumla nasıl başa çıkacağını bilemedi ve öylece durup bu çaresiz kadına tepeden baktı. Bir şimşek çakıp ortalığı aydınlatana ve gök gürültüsü onları harekete geçirene kadar uzun süre bakıştılar.


Björn elini uzattı ama Erna ondan yüzünü çevirdi. Björn; her zamanki gibi soğuk, gri gözleri ve ifadesiz yüzüyle onu süzdü. Yanına diz çöktü ve çenesini nazikçe kavrayarak yüzünü kendine doğru çevirdi. Erna onun ince dokunuşuyla titredi.


Björn iç çekti ve Erna’nın duymadığı bir küfür mırıldandı. Elini Erna’nın yanağına götürdü ve yüzünü çok nazik bir şekilde kendine bakacak şekilde çevirdi. Erna sonunda ona tam olarak baktı ve gözleri buluştuğunda zaman durdu.


Björn, titremesi geçene kadar Erna’ya baktı. Gözleri parlak ve berraktı ama tıpkı nehir kıyısındaki o zaman gibi, şaşkınlığının içinde bile hüzün doluydu. Björn bunun onu son görüşü olacağını düşünmüştü.


*.·:·.✧.·:·.*


Erna, hayretle Björn’e baktı; rüya ile gerçek arasında bir yerlerde sıkışıp kalmıştı. Hareket halindeki fayton, boşalan yağmur, sıcaktan buğulanmış bir görüş ve tüm bunların ortasında Björn’ün yüzü... Çok canlı bir rüya gibiydi.


Neden oradaydı?


Burada olduğunu biliyor muydu? Onu mu aramıştı?


Sorular yorgun zihninde yanıp sönüyordu ama Erna uyanık kalma mücadelesi verdiği için hiçbir şey diyemiyordu; konuşmaya mecali yoktu, sadece uyumak istiyordu.


“Kimi bekliyordun bilmiyorum Matmazel Hardy ama görünen o ki o kişi gelmiyor. Seni terk etti,” dedi Björn. Erna bunu zar zor duydu; gözlerini açık tutmakla uğraşıyordu ve sallanan fayton işini hiç de kolaylaştırmıyordu.


Prens’in soğuk sözlerini reddederek buna karşı çıkmaya çalıştı ama başka ne olabilirdi ki? İsteksizce faytona bindiğinde gece yarısı çoktan geçmişti ve Pavel’e gece yarısına kadar süre vereceğine söz vermişti. Eski dostu onu gerçekten terk mi etmişti?


Björn öfkeyle bir iç çekti. Vücuduna yapışan sırılsıklam pelerin ve şapka onu rahatsız ediyordu. Onları fırlatıp atıp bu sinir bozucu durumdan kurtulmayı düşündü ama soğuk rüzgarın kızın tenini ısırmasına izin vermenin daha da sinir bozucu olacağına karar verdi.


Erna yavaş yavaş uykuya dalarken onu izledi ve asıl sinirini bozanın kıyafetler değil, kadının içinde bulunduğu durum olduğunu fark etti. Bu kadının canını yakanın sadece zorla evlilik olmadığı şimdi onun için netleşmişti. Erna’nın morarmış yüzünü gördüğü an bunu anlamıştı. Muhtemelen tüm o skandallar, acımasız bir adamı bu güzel çiçeğe karşı şiddete yöneltmişti.


Erna’nın halkın gözünden ilk kez kaçışı, sokaklara ilk skandal haberi düştükten hemen sonraydı. Björn şimdi nedenini çözmüştü. Utançtan ya da sessiz kalmak istediğinden değil, babasının kötü niyetini ona yöneltmesinden dolayıydı. Adam en pahalı ve değerli malını çizmişti. Walter Hardy zavallı bir tüccar ve zavallı bir adamdı.


İçini soğuk bir öfke kapladı. Erna’nın saat kulesinin altında yere yığılışını gördüğü andan, babasının yaptıklarını ve kuşkusuz beklediği adamı fark edişine kadar bu geceye dair onu öfkelendiren çok şey vardı. Beklediği kişi bir erkek olmalıydı, yoksa Erna neden dondurucu yağmurun altında isteyerek beklesindi ki?


Muhtemelen böylesine tatlı bir gülü terk eden o haysiyetsiz adamla kaçacaktı. Daha da acı olan, bu adamın muhtemelen Erna’nın yakın bir arkadaşı olması ya da öyle görünmesiydi; muhtemelen tüm seyahat planlarını halledeceğini vaat ederek parasını almış ve son dakikada şehirden kaçmıştı.


Ancak Björn, Erna’nın dolandırıcıları çekecek kadar parası olmadığını biliyordu; borcunu ödemek için çiçek satarak zar zor para kazanıyordu ve tam o sırada aklına bir şey geldi. Erna’nın şehirde başka bir arkadaşı daha vardı, onunla birçok kez gördüğü biri; bir sanatçıydı, Pavel mıydı neydi?


Onu Kraliyet Sanat Akademisi’nde gördüğünü hatırladı, sanatçı olduğunu oradan biliyordu. İri yarı, kızıl saçlı genç bir adamdı. Yeterince zeki görünüyordu ve bir genç hanıma zarar vermek için elinden geleni yapacak birine benzemiyordu.


Björn aniden Lars’ın Dahi Şairi’ni hatırladı. Gladys’i elinden alan adamla ilgili beklenmedik bir anıydı bu. Birkaç yıl önce, otuzuna bile basmadan ölmüştü. Genç yaşta göçüp giden yetenekli bir sanatçı.


Alaycı bir kahkahayla bu düşünceleri zihninden sildi ve pencereden dışarı baktı. Karanlık, boş sokaklar at nallarının tıkırtısı dışında çok sessizdi; sese kulak verince yolun diğer tarafından birinin yaklaştığını duydu ve gerçekten de tek bir at arabası yavaşça yanlarından geçti, arabayı süren ise iri yarı, kızıl saçlı bir adamdı.


Pavel Lore, ismi buydu. Yüzünü görmek Björn’e ismini hatırlatmıştı. Yanılmıştı; Pavel, Erna’yı terk etmemişti.


Görünüşte rastgele olayların mükemmel bir şekilde sıraya dizilmesi, adamın geçişini izleyen Björn’ü gülümsetti. En azından tahminlerinden bir şey farklı çıkmıştı ama bu Björn’ün hoşuna giden bir şey değildi.


Tepelerinde gök gürledi ve Erna sığ uykusundan uyandı. Boş bir bakışla etrafına bakındı, kısa uyku hafızasını bulandırmıştı. Kayıp bir çocuk gibi görünüyordu ve bu durum Björn’ün sinirlerini bozuyordu.


Erna pencereden dışarı baktığı an Björn içgüdüsel bir tepkiyle perdeleri kapattı. Artık Pavel’i fark etmesinin imkanı yoktu ama Björn bu riski göze almaya niyetli değildi. Erna ona anlamsızca baktı ancak koltuğuna geri yaslandı.


Durum tekrar öngörülebilir bir şekilde kontrol altına girince Björn derin bir iç çekti ve gözlerini kapattı. Yolculuğun geri kalanında sessizce oturdular. Faytonun Hardy Malikanesi’nin bulunduğu Tara Bulvarı’na dönmesi çok sürmedi.


Sürücü, varış noktasına geldiklerini haber vermek için kapıya vurdu. Björn, Erna’yı kucağına almak için hareketlendi ve bunu yaparken üzerine yedek bir pelerin sardı; sonra aklına bir fikir geldi.


Kapıyı açtı ve sürücüye bir emir verdi; sürücü duydukları karşısında şaşırmıştı ama Björn Prens’ti ve sürücü kafası karışsa da hiç sorgulamadan emri yerine getirdi.


Björn, Erna’yı koltuğuna geri oturtmaya çalıştı ama Erna, dev bir oyuncak ayıya sarılır gibi ona sokuldu; kuşkusuz onun sıcaklığını rahatlatıcı buluyordu. Fayton tekrar hareket edince hafifçe kıpırdandı. Fayton Schuber Sarayı’na değil, şehrin kuzey kesimindeki bir yere doğru gidiyordu.

Yorumlar