The Problematic Prince - 35. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Erna, saat 5’i biraz geçe Tara Meydanı’ndan geçti. Geniş kenarlı bir şapkası ve kapüşonlu bir pelerini vardı ama bunlar rüzgar ve yağmura karşı pek koruma sağlamıyordu. Nihayet fıskiyeye vardığında, valizini korkuluğa dayayıp bir nefes aldı. Nefesinin kesilmesine sebep olan şey omuzlarındaki yüklerin ağırlığı değil, bu lanetli rüzgar ve yağmurdu.


“Sadece biraz daha dayan.” diye mırıldanıp duruyordu Erna kendi kendine.


Valizini omuzlayıp bir kez daha yola koyuldu ancak fayton durağına vardığında durabildi. Şemsiyesi bu rüzgarda neredeyse işe yaramaz hale gelmişti ve şimdiden birkaç kez kırılmıştı. Erna her seferinde onu zorla eski formuna sokuyor ancak rüzgarın onu tekrar tersine çevirmesine engel olamıyordu.


'Aynı annene benziyorsun.' demişti Walter Hardy, onu yatak odasında darmadağın bir halde bırakıp gitmeden hemen önce. 'O yaşlı adamın seni nasıl yetiştirdiğini bilmiyorum ama burada bir hata yaparsan cezalandırılırsın.' Yerde kırılmış bir bez bebek gibi yatan Erna’ya tepeden bakmış ve umursamazca yürüyüp gitmişti.


Lisa yanına gelmiş ve hanımı için gözyaşı dökmüştü. Garip olan şuydu ki, Erna üzgün değildi. Her şey yoluna girecekti, diye düşünüyordu; yarın her şey bitmiş olacaktı, kendi kendine bunu tekrarlayıp duruyordu.


Erna, Lisa’nın yaralarına bakmasına izin verdi ve getirdiği ilacı içti. Akşam yemeğini atlamadı, her lokmayı iyice çiğneyip yuttuğundan emin oldu. Güvenle ayrılabilmek için her şeyin olması gerektiği gibi gitmesini istiyordu. Başka hiçbir şey düşünmek istemiyordu.


Yaklaşan atların sesi Erna’nın başını öne eğmesine ve yüzünü gizlemesine neden oldu ancak fayton boştu, insanlar bu yağmurda dışarı çıkmaya pek gönüllü değildi. Erna, dışarıdan mümkün olduğunca görünmemek için en uzak köşeye çömeldi. Fayton nihayet istasyonun yanındaki eski saat kulesinde durana kadar köşede bu şekilde büzülmüş halde kaldı.


*.·:·.✧.·:·.*


“Neler oluyor?” Pavel’in sesindeki panik, kelimelerin niyetlendiğinden daha sert çıkmasına neden olmuştu.


“Üzgünüm efendim, bir kaya düşmesi rayları tıkamış, bir süre burada mahsur kalacağız.” diye yanıtladı kondüktör, Pavel’in sert tavrını görmezden gelir gibi görünerek.


“Sizce ne kadar sürer?” dedi Pavel, haberleri duyunca alnında endişe çizgileri belirdi.


“Şu an bir şey söylemek zor, en kısa sürede hareket edeceğiz, endişelenmeyin efendim.” dedi kondüktör, diğer yolcuları bilgilendirmek için Pavel’in yanından sıyrılıp geçerek.


Pavel vagonun içinde bir aşağı bir yukarı yürümekten vazgeçip kompartımanına döndü. Karşı koltukta orta yaşlı bir adam oturmuş gazete okuyordu. Pavel pencereden dışarı baktığında sırılsıklam olmuş işçi ekiplerinin geçtiğini gördü, çalışma çok yavaş ilerleyecekti.


“Stres yapmanın bir anlamı yok genç adam.” dedi yaşlı adam, gözlerini gazetesinden ayırmadan. “Bu bölgelerde toprak kaymaları oldukça sık olur. Neden akşam yemeğiyle meşgul olmuyorsun? Ben de tam gitmek üzereydim. Bana katılmak ister misin?”


“Hayır, teşekkürler.” dedi Pavel. “Şu an aç değilim.”


“Sen bilirsin ama kafanın içinde çok kaybolma, yoksa yemeği kaçırırsın ve bu sağlığın için hiç iyi olmaz.”


Pavel kompartımanda yalnız kalmıştı ve sessizlik endişesini daha da kamçılıyordu. Şansına inanamıyordu. Tren belirlenen saatten neredeyse bir saat önce vardığında şansının yaver gittiğini düşünmüştü ama kısa sürede bunun kötü bir işaret olduğunu anladı. Bu durum, birinin onu bilerek sabote etmeye çalıştığını düşündürecek kadar çılgıncaydı.


Yaşlı adam yemek vagonundan döndü. Pavel umutsuzluğundan ancak sıyrılabildi ve bunca zamanın geçtiğini fark etmemişti. Saatine baktı, randevu saati hızla yaklaşıyordu.


“Sanırım yetişmeniz gereken önemli bir randevunuz var?” dedi yaşlı adam.


“Evet.” dedi Pavel kuru bir sesle. “Yakınlarda bir köy olup olmadığını biliyor musunuz?”


“O kadar uzun sürmez, kalacak yer aramanıza gerek yok, eğer öyle düşünüyorsanız.”


“Hayır, o değil...” Pavel çaresiz gözlerle pencereden dışarı baktı, daha önce hiç sözünü bozmamıştı ve Erna şu anda buluşma noktasına varıyor olmalıydı. “Beni Schuber’e götürebilecek bir at arabası bulabileceğim bir yer lazım. Ya da belki bir at kiralayabilirim.”


*.·:·.✧.·:·.*


Sonuç her zaman aynıydı; Büyük Dük potadaki tüm parayı topluyor, Leonard ve Peter ise cüzdanlarını oldukça hafiflemiş hissediyordu. 'Bjorn Dniester’a karşı oynuyorsan, kaybedersin.' Bu, sosyal kulüpte artık kemikleşmiş bir söz haline gelmişti.


“Şimdiden gidiyor musun?” dedi Peter, Bjorn sandalyeden kalkarken. “Kendimi şanslı hissediyordum, normalde kaybettiğim kadar kaybetmedim daha.”


“Neden biraz daha kalmıyorsun?” diye ekledi Leonard.


“Siz çocuklar gerçekten sizi yerle bir etmemi mi istiyorsunuz?” Bjorn, Peter ve Leonard’ın önemli ölçüde azalmış fiş yığınlarını işaret etti.


Bjorn kazancını toplayıp ceketini düzeltirken aralarında küfürlü şakalar ve kahkahalar havada uçuştu. Duman altı odadan ayrıldığında zihni biraz berraklaştı ve kendini yine Erna’yı düşünürken buldu. Ne olacaksa şimdiye kadar olmuş olmalıydı ve onun Buford yolunda olabileceğini düşünmek, içinde bir yerlerde bir kayıp hissi uyandırıyordu.


“Beni istasyona götür.” diye emretti Bjorn, arabasına binerken arabacıya. Bunun tehlikeli bir merak olduğunu biliyordu ama bu işin sonunu görme arzusuna engel olamıyordu.


“Trenle gitmeyi planlamıyorsunuz herhalde Altesleri? Hat üzerinde sorun olduğunu duydum.” dedi arabacı, yağmura karşı korunmak için ceketini düzelterek.


“Hayır, sadece önünden geçir beni.”


Haberleri duyunca Bjorn’ün zihninin bir köşesinde bir şeyler kurcalandı ve dışarıdaki akıp giden ışıklara baktı. Kasvetli şehirden sıkılmış gibi görünüyordu ama içeride taşları yerine oturtmaya çalışıyordu. Erna’nın bu gece kaçacağını biliyordu ama trenle gidip gitmeyeceğinden, hatta hangi trene bineceklerinden emin değildi.


'Erna.'


Bjorn, camdaki her damlada onun yüzünü görür gibi olup yağmur çizgili pencereye karşı bu ismi fısıldadı. Erna Hardy’yi en son görmesinin üzerinden bir hafta geçmişti. Gözleri kaybolmuş küçük bir çocuğununki kadar büyük ve parlaktı. Görev başında kayıp. Ağlamayı unutmuş üzgün küçük bir kız.


Herhangi bir özlem hissetmiyordu, dünyaya bakarken gözleri bomboştu. Son zamanlarda, sanki teselli bekleyen çaresiz bir çocuğu terslemiş gibi, bir şeylerin ters gittiğini hissediyordu. Tam olarak suçluluk duygusu değil de, sanki özensiz davranmış gibi... Bu duygunun nereden geldiğini kendine sormaya devam ediyordu ama asla uygun bir cevap bulamıyordu.


Araba tren istasyonunun önünde durdu ve ani sarsıntı Bjorn’ü düşüncelerinden kopardı.


Beklendiği gibi, tren istasyonu kasvetli ve boştu. Şüphesiz trenlerin toprak kayması nedeniyle çalışmadığı haberi, herkesi alternatif seyahat yolları bulmaya zorlamıştı. Ortalıkta dolanan birkaç kişi vardı ama Bjorn, Erna’nın bu saatte bir serseri gibi buralarda takılacağından şüpheliydi. Bu gece kalacak başka bir yer bulmuş olabilirdi. Hardy Malikanesi’ne dönmeyecek kadar aklı başındaydı.


Bjorn bu durumu bir kahkahayla geçiştirdi. Hiç ilgi duymadığı bir kadının peşinden koşarak çocukça davranıyordu. Tam sürücüye kendisini eve götürmesini söylemek için arabanın kapısını açmıştı ki, meydanın en uzak ucunda bir sandıkla boğuşan bir figür fark etti.


Küçük, ince yapılı kadın meydanın öbür ucundaki eski saat kulesine doğru paytak adımlarla ilerliyordu. Sandığı arkasından sürükleyerek sendeleyerek ilerliyordu ve Björn onun birkaç kez düşeceğinden neredeyse emindi.


Bjorn tam üzerine düşen yağmura sinirlenmeye başlarken, kadın yağmura bakmak için başını kaldırdı ve pelerininin kapüşonunu arkaya itti. Hâlâ geniş kenarlı şapkasını takıyordu ama Bjorn yüzünü ve dökülen kahverengi saçlarını seçebildiğinden emindi.


“Yok artık.” diye mırıldandı Bjorn.


Saatine baktı, saat 11’i biraz geçiyordu ve Bjorn bu önsezisine inanamıyordu. İkisinin de bu saatte yağmurun altında dışarıda dolaşacak zamanı değildi ve sokaklar ne kadar sessiz olursa olsun, her zaman bir tanık bulunurdu.


“Erna.”


İsmi fısıldadı.

Yorumlar