The Problematic Prince - 25. Bölüm (Türkçe Novel)

“Tatlım, lütfen sakinleş.” dedi Vikontes, durumun vahameti karşısında şaşırarak. “Ne kadar öfkeli olursan ol bunu yapamazsın, yarın katılması gereken başka bir davet var.”
“Davet mi? Eğer dedikodulara bakılacak olursa o bir sefih, bir daveti zerre umursamıyorum.” diye bağırdı Walter.
Erna yerdeki gazeteye baktı ama makalenin küçük yazılarını tam olarak okuyamadı. Konuyu ana hatlarıyla kavramıştı ve bu kadar önemsiz bir dedikodunun nasıl olup da haber değeri taşıyabildiğine şaşırdı. Ancak bu, Erna’ya hiçbir şeyi açıklama şansı vermeyen babasını ikna etmeye yetmiş görünüyordu.
Erna, babasının öfkeden kızarmış yüzüne baktı; oradaki nefreti görmek canını yakıyordu. Kendini o kadar aşağılanmış hissediyordu ki ağlayabilirdi ama gözyaşları akmıyordu. Artık nasıl ağlanacağını bile unutmuş olduğu söylenebilirdi.
“Neden her türlü yanlışı yapacak kadar açgözlü olmak zorundasın? Tam da değerin yükselirken böyle bir skandal... Bu yüzden kaçıracağımız bunca iyi evliliği bir düşün.” diye gürledi Walter.
Kelimeler Erna’nın kafasının içinde vızıldıyor, babasının öfkesi üzerine boşalıyordu ama o, boş gözlerle adama bakıyordu. Tek bir şey dışında babası sanki sessize alınmış gibiydi.
‘Babam öz kızını evlilik adı altında satmak mı istiyor?’
Erna, insanların elleriyle utançlarını gizleyip kulaklara neler fısıldadığını, onun hakkında ne tür kirli dedikodular yaydığını bilmiyordu. Aslında pek de umurunda değildi, doğru değillerdi ve önemli olan tek şey buydu. En çok canını yakan ise babasının buna inanmasıydı.
Çocuğu için uygun bir eş bulmak, kızını iyi bir aileye, güce veya paraya gelin vermek pek çok ebeveynin arzusuydu. Görünüşe göre babası da aynıydı ve Erna’ya bu konuda hiçbir zaman seçim hakkı tanınmamıştı. En azından babası, Erna’yı ne tür bir zorluğa sokarsa soksun, kendisine uzanan hiçbir eli geri çevirmemişti. Erna’nın ise evlenmeye hiç niyeti yoktu.
“Ben Hardy Malikanesi’nde gerçekten sadece en yüksek teklifi verene satılabilmek için mi bulunuyorum? Kendi kızınıza gerçekten böyle mi davranıyorsunuz?” dedi Erna.
Sesi en hafif fısıltıdan farksızdı ve babasının onu duyduğundan şüphe ediyordu ama ona öyle bir bakış fırlattı ki Walter’ın omurgasından aşağı soğuk bir ürperti indi. Vikont sertçe iç çekerken Erna ayağa kalktı.
“Lütfen baba, bana bunu yapma.” Sesi, babasıyla yüzleşmenin verdiği korkuyla titriyordu ama dimdik duruyordu. “Bana nasıl böyle davranabilirsin? Beni bunca zaman görmezden geldiğini biliyorum ama ben hâlâ senin kızınım. Nasıl bu kadar kalpsiz olabilirsin?”
“Bu senin fikrindi. Buraya bir yıllığına gelmeyi sen seçtin, yoksa bunun borcu ödemeye yeteceğini mi sanmıştın? O tuhaf ihtiyar budalalar seni daha da büyük bir budala olarak mı yetiştirdi?” diye alay etti Walter.
“Onlara hakaret etmeye hakkın yok, onlar senin hiçbir zaman olamayacağın kadar iyi insanlar.” diye karşılık verdi Erna.
“Hayır, baban olarak bu hakka sahibim ve yorum yapmak için fazlasıyla vasıflıyım.” diye bağırdı Walter, gururla diklenerek. “Seni unutulmuş bir köyün köhne bir köşesinde, kendileri gibi yaşlanıp çürümeye mahkûm edeceklerdi. En azından ben senin için gerçek bir gelecek planlıyorum, buna sana iyi bir evlilik bulmak da dahil. Bu yüzden bu çocukça tavırları bırak, her şeyi yanlış yapmaktan vazgeç ve talimatlara uymaya başla. Anlaşıldı mı?”
Erna, babasının öfkesi karşısında metanetini korudu. Adam, kızarmış yüzü onunkine santimler kalacak kadar üzerine eğilse, sıcak nefesinin kokusu yüzüne gelse bile Erna inadından dönmedi. Kendisine bakarken babasının gözlerinin gitgide daha sertleştiğini görebiliyordu, Erna titriyordu ama geri adım atmadan dik durmaya devam ediyordu.
“Eğer bir kez daha hata yaparsan o köy evini satarım. Buna ne dersin?” dedi Walter; sesindeki sakinlik, sözlerinin tehditkar boyutuyla uyuşmuyordu.
“Bunu yapamazsın, o evi bana vereceğine söz vermiştin.” Erna’nın duruşu bozuldu ve bağırdı. Walter ona gülümsedi.
“Bu sadece anlaşmanın senin üzerine düşen kısmı yerine getirildiğinde geçerli.” dedi Walter.
“Nasıl bu kadar kötü olabiliyorsun?” Erna neredeyse ayağını yere vuracaktı.
“Kötü mü? Sen sadece beş parasız bir kızsın, Leydi Baden.” diye alay etti Walter ve Erna’ya tokat atmak için elini kaldırdı.
“Tatlım, dur lütfen.” diye araya girdi Brenda.
Kocasının kolunu kavrayıp tutarken gergin bir şekilde etrafına bakınıyordu. Walter geri adım attı ama o lanet olası gazeteye sert bir tekme savurmadan durmadı.
“Harekete geçmeden önce iyice düşün Erna; ne kadar aptal olursan ol, umarım bu uyarının anlamını kavramışsındır.”
*.·:·.✧.·:·.*
‘İnanılmaz. Erna Hardy.’
Björn, sosyal kulübün terasında purosunun tadını çıkarırken genç kadını gördü. Kaşlarını çatarak yerinden kalktı. Korkuluklara yaslanıp yoğun, beyaz bir duman bulutu üfledi. Erna’nın yaklaştığını izlerken purosunun odunsu aromasını içine çekti.
Saat kulesinin altında durup ayak parmaklarına bakışını, sonra tekrar hareket edişini izledi. Erna’nın yanından asla ayrılmayan o hizmetçiden eser yoktu.
Cebinden saatini çıkarıp baktı, tekrar göğüs cebine koydu ve geniş kenarlı şapkasının duruşunu düzeltti. Soylu bir hanımefendinin tek başına dışarıda olması için çok geç bir saatti. Dedikodular yayılacaktı.
Hardy ailesi bugünlerde skandallarla çalkalanıyordu. Bu gürültü artık görmezden gelinemeyecek kadar artmıştı ve Björn, kızın bu bataklıkta nasıl hayatta kaldığını merak etmeye başlamıştı.
Sanki Björn’ün onu düşünmesi kızı aniden ondan haberdar etmiş gibi, Erna başını kaldırıp yukarı baktı. Karanlığa ve mesafeye rağmen Björn gözlerinin birleştiğini hissetti. Erna olduğu yerde donup kaldı, aralarında uzun bir an geçmiş gibi göründükten sonra Erna tekrar ayak parmaklarına baktı.
Erna uyarı vermeden döndü ve hızla ters yöne doğru yürümeye başladı. Björn bunu hakaret olarak algılamadı, sadece gülüp geçti. Kadın zaten pek çok dedikodunun merkezindeydi, muhtemelen bu ateşe yeni bir odun atmak istemiyordu. Züppeler, onun gecenin bir yarısı Prens ile buluşması hakkında kim bilir neler söylerdi?
Bir nedeni de Björn’ün bir Prens olması olabilirdi. En büyük ünlüsü muhtemelen köy meydanındaki sorunlu bir kaz olan bir köyde büyümüş basit bir taşra kızı için tüm bunlar hazmetmesi zor şeyler olmalıydı.
Björn, Erna’nın gecenin içinde kayboluşunu izledi ve sonra kulübün içine dönmek için arkasını döndü. Kulübün en yoğun saatleriydi ama Heinz yine de tek başına duruyordu. Erna hakkındaki dedikoduların çoğundan sorumlu olan gazetenin editörü olduğu düşünülürse, insanların ertesi sabah kirli çamaşırlarının serilmesini istemedikleri için onunla konuşmak istememeleri şaşırtıcı değildi.
“Hadi ama, seni bekliyoruz.” dedi Peter, Björn’ün terastan içeri girdiğini fark ederek, yeni bir kağıt oyunu için hazırlık yapıyordu.
Björn koltuğuna oturdu ve biriken külleri silkeledi. Grup, birbirlerine küt şakalar ve sıradan hakaretlerle sataşmaktan, birbirlerini iğnelemekten büyük keyif alırdı. Ancak ona dokunamazlardı; Björn bunu umursayacağından değil, ama bu aralarında yazılı olmayan bir kural gibiydi.
Dudaklarını bir yudum konyakla ıslattı ve kartlarına baktı. Onları okumak zordu; üzerindeki sayılar ve resimler, onları değerlendirmeye çalışırken zihninden kayıp gidiyordu. Tüm düşünceleri, arkasını dönüp giden ama Hardy malikanesine doğru ilerlemeyen Erna’ya odaklanmıştı.
*.·:·.✧.·:·.*
Pavel, Lehman Caddesi’nden ancak geç saatlerde çıkabildi. Eve bırakılma teklifini reddetti ve yürümeyi tercih etti. Sokakları böyleyken, sessiz ve taze bir rüzgar eserken yürümeyi severdi. Bu zamanı düşüncelerini düzene sokmak ve dünyayı anlamlandırmak için kullanmaktan hoşlanırdı.
Kont Lehman’ın ikinci kızı hırslı bir sanatseverdi. Sanatçıları desteklemesiyle tanınıyordu ve Pavel’in Kraliyet Sanat Akademisi’ndeki son zaferi sayesinde dikkati tamamen onun üzerine çekilmişti.
Bazı çok zengin sponsorların da eşlik ettiği çok özel bir akşam yemeğine davet edilmiş ve bazı eserlerini oldukça yüksek bir fiyata satmayı başarmıştı. Pek çok açıdan mutlu olma zamanıydı ama mesele sadece eserlerini satması değildi, kalbi derinlerde bir yerde ağırlaşmıştı. Erna’nın adı son zamanlarda çok sık geçiyordu ama hiç de iyi bir bağlamda değildi.
Akşam yemeğindeki tartışma konusu neredeyse tamamen Erna ve Büyük Dük arasındaki skandaldı. Soyluların hepsi Prenses Gladys’e sempati duyuyor ve Erna’yı ağır bir şekilde eleştiriyorlardı. Müstakbel eşi hakkında böyle konuşulmasından dolayı sürekli öfke kusan Kont Lehman ise pek öyle düşünmüyordu.
Lehman’ın kızları ise dedikodunun baş mimarlarıydı, kadın hakkında sert eleştiriler yaparak Kont’un onunla evlenme konusundaki fikrini değiştireceğini umuyorlardı.
O akşam Kont Lehman’ı her gördüğünde, Pavel’in aklına Erna geliyordu. Erna’nın o tozlu, kır saçlı yaşlı adama nasıl vaat edildiğini anlamakta zorlanıyordu. Adamın buruşmuş ellerinin ona dokunacağı düşüncesi Pavel’in yüreğini sızlatıyordu ama bu ateşi beslemenin bir anlamı yoktu, eski dostuna yardım etmek için yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Kontrolü elden bırakmamak ve Erna’yı savunmak için rastgele bir öfke patlamasına izin vermemek zorlu bir savaştı. Onların parasını alarak Erna için onlardan intikamını alacaktı, odaklandığı tek şey buydu. Erna, Zehirli Mantar Prens veya skandal kelimeleri aynı nefeste kaç kez zikredilirse edilsin, bunun kanını beynine sıçratmasına izin veremezdi.
Erna’ya daha fazla dikkat etmeliydi. Kendini pişmanlıkla doldurmanın anlamsız olduğunu biliyordu ama elinde değildi, kız onu etkisi altına almıştı ve yıl sonunda Burford’a dönme ihtimalinden bahsetmesi onu umutla dolduruyordu.
Kravatını gevşetti ve cebine tıkıştırdı. Bu şeyden nefret ediyordu, sanki onu hep boğuyormuş gibi hissettiriyordu ama ciddiye alınmak istiyorsanız bu gerekliydi. Şimdi nefes alabildiği bu anda, Erna ile konuşması gerektiğini hissetti.
Dikkatli olmalıydı, dikkatsizce bir hareket Erna’yı kaybetmesine neden olabilirdi. Vikont Hardy, kızını evlilik yoluyla pazarlamak için şehre getirmişti. Birkaç gün içinde tablolardan gelecek parayı alacaktı ve böylece az da olsa yardım edebilecekti.
Eğer Burford’a geri dönebilirse Erna’nın daha huzurlu bir hayata sahip olabileceğini umuyordu ve ona bu şekilde yardım edecekti. Onu bu anlaşmalı evlilikten kurtarmak için gerekli parayı toplayacaktı. Tabii Vikont Hardy, Erna’yı serbest bırakırsa.
Pavel evine vardı ve ön kapıya çıkan basamaklara yöneldi. Eve yaklaşırken içsel muhasebesi dağıldı ve tüm stres ile endişesinin bir an için eriyip gittiğini hissetti. Tam o sırada, en üst basamakta oturan gölgeli bir karaltı fark etti. Kendi içine büzülmüş bir haldeydi.
Pavel, bir an önce içeri girip bir şeyler yemek istediği için yanından geçip gitmeye niyetlendi ama iyi huyu onu dürttü ve gölgenin önünde durdu.
“İyi misiniz?” diye sordu Pavel gergince, bıçaklanmayacağını umarak.
Figür başını kaldırıp ona baktı.
“Erna?”
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder