The Problematic Prince - 24. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Pencereden süzülen güneş ışığı göz kamaştırıcıydı, Erna ışığı görebilmek için gözlerini kıstı. Yine de dik bir şekilde oturmuş, parlamaya aldırış etmeden dükkanın penceresinden dışarı bakıyordu.


Erna artık ılıklaşmış olan çayıyla dudaklarını ıslattı ve fincanını nazikçe masaya geri bıraktı. Fincan çatlak, masa örtüsü ise lekelerle dolu olsa da buranın fiyatına göre çay fena sayılmazdı. Biraz acıkmıştı ama canı scone (çörek) sipariş etmek istemedi. Geçen hafta ağzında kum tadı bırakana kadar o kadar çok scone yemek zorunda kalmıştı ki, uzun bir süre onlarsız idare etmeye hazırdı.


Pencerenin dışındaki dünyayı izlerken bakışlarında kaygılı bir beklenti vardı. Çay ocağındaki bu özel koltuktan Soldau Mağazası görünebiliyordu. Erna her Salı burada oturur, tıpkı bugünkü gibi dışarıyı izlerdi.


Geçen beş faytonu ve düzinelerce yoldan geçeni saydıktan sonra, Lisa'nın heyecanla zıplayıp el salladığını gördü. Erna, rahatlamış bir gülümsemeyle selam vermek için elini kaldırdı. Çiçek satışı ve teslimatı sorunsuz geçmiş olmalıydı.


"Bugün geçen haftadan daha fazla ödeme yaptılar!" Lisa, cüzdanını neşeyle uzatarak odaya daldı. "Bu işte çok iyisiniz küçük hanım. Hem iyi bir gözünüz hem de dikkatli elleriniz var. Bay Pent öyle söyledi. Gördüğü en iyi çiçek üreticisi olduğunuzu belirtti."


"Senin yardımın sayesinde." dedi Erna utangaçça gülümseyerek ve Lisa'ya paradan payına düşeni uzattı. Erna'nın reddetmesine izin vermeyeceğini bilen Lisa, parayı minnetle kabul etti.


"Teşekkür ederim küçük hanım, içtenlikle."


"Ben de sana içtenlikle teşekkür ederim Lisa." dedi Erna yürekten, çaydanlığı kaldırıp Lisa için bir fincan doldururken.


Lisa fincanı alırken mutluluktan kızardı. Erna'nın garip isteğini hatırlayınca gülümsedi, ona çiçek satması için yardım etmesini istemişti! Lisa, soylu bir hanımın neden elleriyle para kazanmak isteyeceğini anlayamamıştı. Ancak Erna, memleketindeki büyükannesine yardım etmek için paraya ihtiyacı olduğunu açıklamıştı ve bu Lisa'nın anlayabileceği bir şeydi. Lisa çalışmaya başladığından beri maaşının yarısını memleketindeki ailesine gönderiyordu.


Böylece yapma çiçek işleri büyüdü ve şimdiden gelişmeye başladı. İlk başlarda Lisa sadece malzeme almaya ve çiçekleri teslim etmeye yardım ediyordu ancak kısa sürede daha basit çiçekleri kendi başına yapmayı öğrenmişti. Lisa hala büyük bir yardımının dokunmadığını düşünüyordu ama Erna ona her zaman cömert bir pay ödüyordu.


Çaylarını bitirdikten sonra ikili kalabalık caddeye çıktılar. Yürüyüşün ve sohbetin tadını çıkardılar ve farkına varmadan Hardy malikanesine geri döndüler.


"Bu hafta her zamankinden daha fazla yapalım." diyordu Lisa, Erna ise onun bu hırsına gülümsüyordu.


Tam o sırada, aceleden yanakları kızarmış bir hizmetçi koşarak onlara yaklaştı.


"Matmazel Erna!" diye bağırdı hizmetçi. "Çabuk, içeri girin. Efendi sizi arıyor."


"Babam mı beni arıyor?"


"Evet! Hemen çalışma odasına gitmelisiniz..." Küçük hizmetçi nefes nefese kalmış ve korkmuş bir halde duraksadı, cümlesini bitiremedi.


Erna, Lisa ile şaşkın bir bakış alışverişinde bulundu ama ön kapıdan içeri hızla girdi. Evin havası tenini ürpertti; sanki güneş ışığından çıkıp karanlık, kasvetli bir atmosfere girmiş gibi hissetti.


*.·:·.✧.·:·.*


Yurtdışı borçlanmasına ilişkin hukuki inceleme sona ererken, avukatlar ve yatırımcılarla dolu oda sessizliğe büründü. Herkesin gözü, masanın başında sakince oturan Björn Dniester'a çevrildi.


Banka avukatı sonunda konuştu. "Raporumuzu duydunuz." dedi. "Şimdi karar vermek Alteslerine kalmış."


"Bunu söylediğinizde kendimi her şeye gücü yeten bir tanrı gibi hissediyorum. Bu his hoşuma gidiyor." Björn'ün açık pencereden gelen sert rüzgar kadar taze kahkahası havada asılı kaldı.


Sarayda ve şehirde sık sık eleştirildiği o sefih adamdan izler bulmak zordu. Sosyal kulüplerde veya partilerde hakkında söylenenler ne olursa olsun, finansal girişimlerine her zaman keskin bir muhakeme yeteneği getirirdi.


Orta yaşlı avukat, genç Büyük Dük Prens'in son sözlerine biraz şaşırarak baktı.


Prens on sekiz yaşındayken sermaye piyasasına ilk adımlarını atmıştı. Büyükbabası Kral III. Phillip'ten miras kalan tahvilleri satarak öğrenebileceği her şeyi öğrendikten sonra ciddi bir şekilde yatırım yapmaya başlamıştı. Pek çok soylu hala sermaye piyasasının kendileri için çok aşağılayıcı olduğunu düşünürken, o zamanki Veliaht Prens'in katılma kararı şok etkisi yaratmıştı.


Eğer Björn planlandığı gibi tacı devralmış olsaydı, ülkeyi zenginleştireceği kesindi.


"Planlandığı gibi devam edelim." Björn, ofis kapısında bir vuruş sesi yankılandığı sırada soğuk bir sesle cevabını verdi. Beklenmedik ziyaretçi aniden içeri girdi ve odadaki şaşkın adamlara Kraliçe'nin sert yüzünü gösterdi.


Björn, avukatları gönderdikten sonra annesini karşıladı ve ne için geldiğini merak etti. Kraliçe'nin Büyük Evini bu şekilde ziyaret etmesi nadir görülen bir durumdu.


"Çay sipariş edeceğim Majesteleri Kraliçe." dedi.


Isabel Dniester onu görmezden gelerek, ayrılan konuklarla —kendi tarafında alaycı bir şekilde— birkaç söz teati etti. Herkes gidip oğluyla yalnız kaldığında yüzü daha da karardı.


"Bunu bana açıklayabilir misin Björn?" Öfkeyle içini çekti ve yanında getirdiği gazeteyi önündeki masaya bıraktı. Bugünün magazin gazetesinin ilk sayfası Büyük Dük Prens'in hikayeleriyle süslenmişti.


Björn gazeteyi sessizce aldı. Saldırı davasıyla ilgili tartışma beklediği ve yarı yarıya istediği bir şeydi, ancak dehşetle gördü ki makale olayı Erna Hardy ile ilişkilendirmeye çalışıyordu.


İsimsiz kalmak isteyen ve Harbour Partisi'ne katılan bir muhbirin ifadesine göre, Prens Björn o gece gizli bir yerde aristokrasinin güzel bir üyesi olan bir hanımla buluştu. Biraz fazla içmiş olan Prens, hanımefendiyi taciz etti ve tam zamanında oradan geçen tanığımızın müdahalesiyle bir arbede çıktı.

Ancak tek taraflı taciz hikayeleri başkaları tarafından yalanlanıyor. O gece Prens ile birlikte olan soylu hanımefendi, bir süredir Prens'i baştan çıkarmaya çalışıyor olabilir. Dedikodulara göre bu hanımın pek çok beyefendiyle ilişkisi var ve Prenses Gladys ile Prens Björn'ün yeniden birleşmesinin önündeki en büyük engel o.

Kraliyetin zehirli mantarı Prens Björn, yine bir kötülük mü yaptı? Yoksa Büyük Düşeslik makamında gözü olan bir hanımın tuzağına mı düştü?

Her iki durumda da halkın hayal kırıklığı ortada. Gazetemiz, Lechenlilerin büyük çoğunluğunun Prens Björn'ün Prenses Gladys'ten özür dilemesini ve ülkenin gurur duyabileceği bir örnek sergileyerek onunla yeniden birleşmesini istediğini tespit etmiştir.

"Lechenlilerin bu içten dileği dilerim Schuber Sarayı'nın duvarlarını aşar."


Björn kahkaha atarak gazeteyi masaya bıraktı. "Bunu kim yazmış? Krallığın en iyi dedikoducusuymuş." Björn’ün eğlencesi bir anlığına dindi, içinde bu gazeteyi tamamen satın alıp daha filizlenmeden ezme isteği uyandı.


Ancak kendini kontrol ederek annesinin bakışlarına sıradan bir ifadeyle karşılık verdi. "Sanırım Saray duvarlarını biraz daha yükseltmemiz gerekiyor." Suçlamalar kendisiyle tamamen alakasızmış gibi hafifçe gülümsedi.


"Söyleyeceklerin bu kadar mı?"


"Biraz pişmanlık duyuyorum," dedi Björn, masadaki şiir kitabını dalgınca açıp kapatarak. "Heinz'ın kafasına vurduğum için pişmanım, ağzına vurmalıydım." Yüzünde durumla ilgili en ufak bir endişe izi yoktu, sözlerinde ise hiç yoktu.


"Björn! Bu öyle hafife alabileceğin bir şey değil!"


"Anne, bu ilk ya da ikinci kez olmuyor. Dedikodu satar, bu yüzden dedikodu satılacaktır. Bunu ciddiye almak için bir sebep yok."


"Ama bu sefer Gladys'in adı işin içine karıştırıldı! Ve Matmazel Hardy'nin!" Isabel Dniester'ın ifadesi çok sertti. "Sarayın iyi ailelerden gelen iki hanımefendisinin ismi, senin dikkatsizliğin yüzünden çamura bulanıyor! Gladys ile yeniden birleşmen imkansız olsa bile, kamuoyunun ona karşı kasten cephe almasına izin vermemek ona olan borcun."


Björn omuz silkti. "Bana karşı olan kamuoyu ne kadar artarsa, ona olan destek o kadar yükselir. Ve eski veliaht prens ne kadar kötü görünürse, Leonid’in meşruiyeti o kadar güçlenir. Çok fazla endişelenme anne."


"Ben şu an SENİN için endişeleniyorum, Björn! Leonid için değil. İlk göz ağrım, en canımı yakan çocuğum için..." Kraliçe'nin genellikle çok sakin olan gözleri yaşlarla buğulandı. "Seni harcayarak tahtın verasetini sağlamlaştırmak bizim hiçbir zaman arzumuz olmadı! Yeterince fedakarlık yaptın... Senin mutlu olmanı istiyorum, Björn."


"Yeterince mutluyum anne. Hayatım şimdilik gayet iyi gidiyor." Björn, annesini rahatlatmaya çalışarak samimiyetle konuştu.


Yine de Kraliçe, bir şeylerin ters gittiği hissini üzerinden atamayarak defalarca iç çekti. Bir süre sonra tekrar konuştu. "Peki ya Leydi Hardy? Onun adı neden bu işe karıştı? Onunla ciddi bir ilişki mi düşünüyorsun? Bana doğruyu söyle. Eğer öyleyse bunu babanla görüşebilirim."


"Onunla mı? Kesinlikle hayır." Björn sırıttı ve bardağını eline aldı.


Hangi kadın olsa aynısını yapardı. Durumu hiç bilmeyen insanların çıkardığı bu skandal biraz baş ağrısı yapmıştı ama nihayetinde bu, zamanla sönüp gidecek ucuz bir dedikodudan ibaretti.


"Peki ya Matmazel Hardy'nin bu yüzden uğrayacağı zarar ne olacak?"


"Şey..." Björn hafifçe omuz silkti ve bakışlarının pencereye kaymasına izin verdi. Berrak gökyüzü ve güneş ışığı gözlerini aydınlattı. Kızın yüzü, parlak gülümsemesi, küllerle kirlenmiş gümüş çiçek... Tüm bunlar manzaranın üzerinde kısa bir süre belirdi ve sonra kayboldu. "Bu benim suçum değil. Benim işim de değil."


Huzurlu yaz manzarasını izleyen Björn, bu basit sonucunu bir gülümsemeyle ilan etti. Gerçekte ne düşünürse düşünsün, annesi bunun ondan alabileceği tek cevap olduğunu anlamıştı.


*.·:·.✧.·:·.*


İkinci kat koridorunun sonuna gelen Erna derin bir nefes aldı ve çalışma odasının kapısını açtı. Koltukta yan yana oturan Vikont ve Vikontes Hardy’yi gördü, Vikont oldukça öfkeli görünüyordu.


"Baba... Beni aradığınızı duydum..."


"Seni gidi fahişe!" Vikont Hardy yerinden fırladı ve Erna’nın sözünü gök gürültüsünü andıran bir sesle kesti. "Liman Caddesi’ndeki partiden erken ayrılma sebebinin hasta olman olduğunu söylemiştin! O masum yüzünle bizi aldatmaya nasıl cüret edersin!"


"Baba?"


"Bana doğruyu söyle, yoksa senin için daha kötü olur! Büyük Dük ile birlikte miydin Erna?" Masadaki gazeteyi kapıp kızın yüzüne doğru salladı.


Manşet — ‘Prens Björn'ün Kavgasının Ardındaki Gerçek’ — Erna’nın yüzüne tokat gibi çarptı ve kızın rengi kireç gibi oldu. Kızının yüzünü dikkatle izleyen Vikont, haince bir kahkaha attı.


Erna açıklamaya çalışarak ağzını açtı. "Bu—bu öyle değil... o..."


Vikont’un koca eli Erna’nın yüzünde patladı. Sersemleyen Erna, ancak yanağındaki şiddetli şaplağın sesini duyduğunda ne olduğunu idrak edebildi.


Bir şamar daha. Darbenin etkisiyle sarsılan Erna dengesini kaybetti ve halının üzerine düştü. Vikont, buruşturulmuş gazeteyi kızın önüne fırlattı.


Patlayan dudağından süzülen kan damlaları, kağıdın üzerindeki Prens’in fotoğrafının üzerine damladı.


Yorumlar