The Problematic Prince - 23. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Faytonun içine çöken yoğun sessizlik, nehir kıyısının sakinliğiyle birleşiyordu. Arabacı, nezaketle yolun en tenha kısmına sürdükten sonra yerinden inip uzaklaşmıştı. Ancak içeride, gün batımı zirveye ulaşırken ne Björn ne de Erna tek bir kelime etti. Björn Erna'yı izliyor, Erna ise kucağında birleşmiş ellerine bakıyordu.


“Ben buraya sessizlik ve huzur için gelmedim.” Björn’ün sesi, nehir akıntısının kokusunu taşıyan ılık rüzgarı kesip geçti.


Erna irkilerek başını kaldırdı. Gözleri gün batımının kırmızılığında buluştu.


“Söylemek için beklediğin şeyi söyle.” dedi Björn sakince, gözlerinde bir bıkkınlık vardı.


Bu yalın komut karşısında Erna geri çekildi. Kararan gökyüzünün, muhtemelen şu an gün batımı kadar kızarmış olan yüzünü gizlemesine şükrediyordu.


Hardy Caddesi'nden gizlice çıkıp köprüye gelmek için bir taksiye binerken hiç tereddüt etmemişti. Büyük Dük’ün köprüsünde durup Björn’ün faytonunu beklerken bile korkusuzca, cesurca durmuştu.


Tek yapması gereken kıyafetleri iade etmek, özür dilemek ve borcunu ödeyeceğine dair söz vermekti.


Şimdi Björn ile yüz yüze geldiğinde ve kendi kendine üstlendiği görevle baş başa kaldığında Erna aniden heyecanlanmıştı. Ancak buraya ne için geldiğini tek tek düşündüğünde cesaretini yeniden topladı.


“Öncelikle,” dedi. “Bunu iade etmeye geldim.” Erna kendini toparladı ve büyük bir kutu uzattı. İçinde, o gece prensin onun omuzlarına sardığı gece ceketi vardı. Björn, kıyafetinin o düzgün işlenmiş kenarlarını tanıdığında gülümsedi.


“Hardy ailesinde bu ayak işini yapacak bir hizmetçi yok muydu?”


“Kendim iade etmek istedim.”


“Neden?”


Onun bakışları Erna’nın üzerinde bir yük gibiydi, kız gözlerini indirdi ve yutkundu. “Kendim söylemek istedim, sadece bana yardım ettiğiniz için teşekkür etmek istedim, Prens. Çok teşekkür ederim. Ve özür dilerim.”


“Özür mü?”


“Benim yüzümden haksız yere suçlandınız. Bay Heinz’ı yaralayan bendim ama şimdi sizin kavga ettiğinize dair bu asılsız dedikodular yayılıyor...”


“Ah, o mu!” Björn, Erna’nın sözünü kayıtsızca kesti. “O asılsız bir dedikodu değil.”


“Ne?” Erna irkilerek ilk kez doğrudan ona baktı. Renkli çiçeklerle zevkle süslenmiş şapkası, hareketiyle birlikte hafifçe zıpladı.


Björn kızın kıyafetini ilk kez o zaman fark etti. Açık pembe ve beyaz danteller içinde, envaiçeşit çiçek ve kurdeleyle süslenmiş Erna, ona yürüyen bir düğün pastasını anımsatmıştı.


Aniden konuşmaya geri döndü. “Ona vurdum.”


“Vurdunuz mu? Siz, Prens, ona vurdunuz mu? Neden?”


“Adalet. Bunu hak etmişti.” dedi Björn, muzip bir tavırla. Erna’nın safça tepkisi onu eğlendiriyordu. “Benim işim bittiğinde, üzerindeki morluklar senin yaptıklarıdan on kat daha fazlaydı. Yani bu pek de asılsız bir suçlama sayılmaz.”


“Ama... siz yaralanmadınız ya?”


Björn kahkahalara boğuldu. Bu hiç beklemediği bir tepkiydi. Bu kadın ciddi ciddi onun için mi endişeleniyordu? Düşüncelerini dile döktü. “Ne kadar beklenmedik! Bana saldıran hanımefendi, benim için endişeleniyor.”


“Saldırmak mı?! Ne demek istiyorsunuz? O gün, şey olduğunda...”


“Sorun değil.” Björn’ün gülümsemesi yumuşaktı. “Gördüğün gibi dedikodular asılsız değil, bu yüzden özür dilemene gerek yok. Durum halledildi. Söyleyecek başka bir şeyin var mıydı?”


Biraz sersemlemiş olan Erna, düşüncelerini yeniden toplamaya çalıştı. “Evet... evet...” Sepetini karıştırmaya başladı. “İşte, getirdim—size göstermek istedim...”


Sepetinden bir şey çıkardı. Gümüş çan çiçekleri. Björn ne olduklarını anladığında gözlerini biraz daha açtı.


“Çiçek satmak için mi buradasınız?”


“Hayır, elbette hayır—yani, onları satacağım—ama Prens'e değil!” Erna kekeleyerek başını salladı. “Çiçek satacağım ve ganimetin bedelini size geri ödeyeceğim. Söz veriyorum.”


“Matmazel Hardy, kendi yaptığınız çiçekleri mi satacaksınız?”


“Evet. Uzun zamandır çiçek yapıyorum, bunu iyi yapabilirim. Bu benim yaptığım bir çiçek.” diye ekledi ve ona utangaçça bir gümüş çan çiçeği uzattı. Mavi kurdelelerle süslenmiş, narin bir işçilikle yapılmış çiçek, ilk bakışta gerçek sanılacak kadar zarifti. Erna’nın rahatlamasına sebep olacak şekilde, Björn çiçeği kabul etti.


“Bu konuda oldukça iyisiniz, Matmazel Hardy.”


“Teşekkür ederim. Bay Pent de aynı şeyi söylemişti.” dedi Erna, Björn’ün alaycı yorumuna saf bir memnuniyetle karşılık vererek.


Björn bastırılmış bir kahkahayla sarsıldı. “Bay Pent mi?”


“Soldau’da bir şapka dükkanı var. Yapma çiçeklerimi satın alacağını söyledi.”


Björn bir an duraksadı, bakışlarında belli belirsiz bir kafa karışıklığı vardı. İster inansın ister inanmasın, Erna’nın para kazanmak ve ganimetin bedelini ödemek için detaylı planları varmış gibi görünüyordu. “Altın borcunu ödemek için yapma çiçek mi satacaksın?” diye sordu, hafif alaycı bir tavırla elindeki gümüş çan çiçeğini hafifçe sallayarak. “Tabutun gelmeden bitirebilecek misin bari?”


“Elbette uzun zaman alacak ama çiçeklerim sandığınızdan daha yüksek bir fiyata satılıyor.” dedi Erna soğuk bir sesle, adamın inanmazlığına öfkelenmişti.


Björn, onun hakkındaki fikrini yeniden tartarak kızı dikkatle inceledi. Utangaç ve ürkek görünmüştü ama nihayetinde aklındakini söyleyebilecek cesareti vardı.


“Çiçek yapmak beceri ister Prens. Kendimi övmek istemem ama bu konuda iyiyimdir. Çiçekleri seviyorum.”


“Öyle görünüyor.” Björn’ün gözleri, kızın elbisesindeki bir çiçekten diğerine geçerken parıldadı. Aniden kontrolsüz bir kahkahaya boğuldu. Alışık olduğu saray elbiselerinden çok farklı olsa da, bu kadın; sofistike olmayan hırsları ve yetenekleriyle, kendine has bir şekilde güzeldi.


“Pekala.” dedi gülüşünü bitirerek. “nasıl istersen öyle yap.” Umursamazca omuz silkti. Ganimeti ya da Erna’dan gelecek bedeli gerçekten dert etmiyordu. Björn sadece bunu bahsini kazanmak için bir koz olarak kullanmayı ummuştu, şu an için Erna onun için sadece bundan ibaretti. Büyük bir galibiyet potansiyeli... Ondan sonra, kızın sonsuza dek ortadan kaybolması umurunda bile olmazdı.


“Teşekkür ederim! Anlayışınız için çok teşekkür ederim!” Erna, büyük bir sevinçle minnetini defalarca dile getirdi. Björn çiçeği geri vermek için bir hamle yaptığında, “Çiçek sizde kalsın Prens.” dedi. “Bunu sözümün bir nişanesi olarak kabul edin.”


Faytondan ayrılırken ona dönüp parlak bir şekilde gülümsedi. Bir an için Björn, boş bir hevesle o gülümsemeyi tutup çiçeği geri vermeyi diledi. Sonra kızı zihninden uzaklaştırdı.


Neyse ki Erna, akşam yemeğinden önce eve ulaşmayı başardı ancak bunun için fayton durağından Hardy Caddesi'ne kadar koşması gerekmişti.


“Küçük hanım! Neredeydiniz?” Lisa onu karşıladı, yüzündeki bariz endişe anında yerini rahatlamaya bırakmıştı.


“Üzgünüm Lisa, sadece bir anlığına dışarı çıktım... bir yürüyüş...” Erna yalan söylerken bocaladı, yatak odasının penceresinin yanındaki sandalyeye çöküp ağır ağır nefes aldı. Prens Björn’ü gördükten sonra Lisa’ya gerçekten nerede olduğunu söylemeye cesaret edememişti. Neyse ki Lisa daha fazla soru sormadı ve işine odaklandı.


Giyinirken ve saçları yapılırken Erna, günü biraz heyecanla düşündü. Yapmak istediği her şeyi yapmıştı. Bu garip şehre alışmak ne kadar zor olsa da, artık çiçekleri sayesinde kendini çaresiz bir aptal gibi hissetmiyordu.


Üstelik Prens onun buketini övmüştü.


Bu gerçeği düşündükçe Erna her zamankinden daha mutlu oluyordu. Ona en iyi çiçeğini vermişti. Bir ara onu yaka çiçeği olarak kullanmasını umuyordu. Eğer Prens çiçeklerinden birini kullanışlı bulursa gurur duyacaktı.


'O kötü bir adam.'


Günün olaylarına rağmen Erna aynı sonuca sadık kaldı. Namına bakılırsa buna şüphe yoktu.


'Ama bana karşı nazikti.'


Bu da apaçık bir gerçekti.


'Kötü biri ama nazik biri.' Erna kendi saçma sonucuna gülümsedi.


*.·:·.✧.·:·.*


“Neden bu kadar geciktin?”


Leonid söze sert bir soruyla başladı. Ne de olsa Björn tam bir saat gecikmişti. Leonid’in okumakta olduğu kitabı kenara bırakışında bile açık bir hoşnutsuzluk belirtisi görülebiliyordu.


Björn saate baktı ve sıradan bir gülümseme takındı. Masada Leonid’in tam karşısına oturdu.


“Beklenmedik bir şey beni geciktirdi.” dedi.


“Ne oldu?”


“Şahsi meseleler.” Björn’ün yüzü inatçı bir ifadeyle gerildi ve açıklama yapmaya niyeti olmadığını gösterdi.


Leonid derin bir iç çekti. İkiz kardeşinin bu ruh halindeyken ne kadar inatçı olduğunu biliyordu. Tam o sırada uşak akşam yemeğinin servis edildiğini bildirdi.


İkisi yemek masasına yürümek için ayağa kalktı.


“O nedir?” diye sordu Leonid şüpheyle, Björn’ün elinde tuttuğu çiçeği işaret ederek.


“Ah.” dedi Björn, Erna’nın çiçeğini hala tutmakta olduğunu fark ederek.


“Gladys ile miydin?” Çiçeğin, Prenses’in en sevdiği çiçek olan gümüş çan çiçeği olduğunu fark edince Leonid’in ifadesi sertleşti.


Björn çiçeği kül tablasına fırlattı, sigara külleri çiçeğin güzelliğini hızla lekeledi. “Yemek.” dedi umursamazca. “Hadi gidelim, Altesleri.” Her zamanki gibi pürüzsüz ve rahat, hafif adımlarla öne geçti. Sanki Erna’yı ve çiçeklerini çoktan unutmuş gibiydi.


“Geciktiğim için üzgünüm.” dedi hafifçe. “Oyunda sana bir avans vereceğim.”


Leonid, yemekten sonra bilardo oynama sözünü hatırlayarak homurdandı. “Bir prensin avansa ihtiyacı yoktur.” dedi.


“Doğru. Sen bilardo prensisin.” Björn sırıttı.


Şuna bak! Leonid tekrar homurdandı. Sabrını korumak için annesinin ricasını tekrar hatırlamak zorunda kaldı. Yemek boyunca Björn’ü konuşturmaya çalıştı, olağandışı veya şüpheli bir şey duymak için kulak kabarttı.


Masa, yaz ortası gecesinin taze esintisinin bahçe kokularını yemeğe taşıdığı terasta kurulmuştu. Yemek bittiğinde Leonid, annesinin sadece evhamlı bir kadın olduğu sonucuna vardı. Björn her zamanki Björn’dü.


Yorumlar