The Problematic Prince - 21. Bölüm (Türkçe Novel)

Erna ziyafet salonundan kaçtı.
Dinlenen konukların ikramların tadını çıkardığı bekleme salonunu geçti ve bitmek bilmeyen koridor boyunca gayretle, yürüdükçe yürüdü. Malikanenin doğu tarafındaki çizim odasına ulaştığında ve orayı boş bulduğunda rahatlamayla içini çekti.
Kanepenin ucuna temkinli bir şekilde oturan Erna’nın bitkin gözleri saate takıldı. Neredeyse gece yarısı olmuştu ama partinin bitmeye niyeti yoktu.
Erna bu kez rahatlamadan değil, kederle tekrar iç geçirdi. Durup dururken hırsızlıkla suçlanmış ve devasa bir borcun altına sokulmuştu, prensle dans etmiş ve etrafındaki nefret dolu bakışlara maruz kalmıştı. Gün çok yorucu geçmişti; tüm bu uğraşların yanında, Heinz ailesinin oğlunun dans etmek için sergilediği ısrar onu iyice yıpratmıştı.
Kendini tanıtırken Robin Heinz olduğunu söyleyen adam, Erna kaçmak için ne kadar çabalarsa çabalasın her yerden çıkıyor gibiydi. İlk birkaç isteği kibarcaydı ancak her reddedilişinde daha da baskıcı ve küstah bir hal almıştı.
Erna ziyafet salonundan sessizce ayrılmayı başarmıştı ve şimdi parti bitene kadar burada saklanmayı planlıyordu. Ancak tam bu rahatlatıcı karara vardığı sırada, giriş kapısına bir gölge düştü.
“Ben de böyle aceleyle nereye gittiğini merak ediyordum! Seni buldum, Matmazel Züppe Hardy!” Robin Heinz, Erna’nın oturduğu kanepeye kötü niyetli bir alayla yaklaştı.
İrkilerek ayakkabılarını düzelten Erna ayağa fırladı, içinden anlık bir korku dalgası geçti. Adam ağır bir içki kokuyordu.
“Belki de burada Büyük Dük ile bir randevunuz vardır?” diye alay etti Heinz.
“Beni rahat bırakın Bay Heinz.”
“Hiç sanmıyorum.” Robin Heinz’ın eli bir anda fırladı ve Erna’nın bileğini, kızın kaçmasına fırsat vermeyecek bir hızla kavradı. “Erkekler senin için birer palyaço mu, ha?” diye sordu.
“Elimi bırakın! Delirdiniz mi siz?!”
“Seni aptal kadın. Prensin peşinden koşman beyhude. Bana biraz tatlılık göstersen daha iyi edersin. Prens hiçbir şey yapamaz ama sen bilmezsin, o yaşlı adamın yerine seni ben satın alabilirim.”
“Neden bahsettiğinizi bilmiyorum. Elimi bırakın!”
“Bilmiyor musun?” Robin bir anlığına alaycı tonunu bıraktı. “Baban, elinde bir tomar parayla gelen herkese kızını satacak türden bir adamdır. Eğer o yaşlı adamdan bir kuruş fazla teklif edersem benim olursun Matmazel Hardy. Hala beni reddedebileceğini mi sanıyorsun?”
“Ne? Neden... yapmayın...”
Robin Heinz, şimdi anlaşılmaz mırıltılar çıkararak Erna’yı kendine doğru sertçe çekti. Vücudu adamın göğsüne değdiği anda Erna çığlık atmaya ve çırpınmaya başladı. Beklediğinden daha güçlü bir dirençle karşılaşınca Robin’in tutuşu gevşedi.
“Ha! Gerçekten de tam bir kadınsın...” dedi Heinz, Erna’nın odanın diğer ucuna kaçışını izlerken.
Erna korku dolu gözlerle pencereye baktı. Adam, onunla çıkış arasındaydı ve fiziksel bir kavgada onu yenemeyeceğini biliyordu. Tek umudu pencereydi. İki elini de pencere pervazına koydu ama aşağı bakmak onu dehşete düşürdü. Korku dolu gözyaşları içinde kararını vermeye çalışıyordu ancak çok geçti, Heinz onu arkasından yakalamıştı bile.
Keskin bir çığlık odayı doldurdu ve boş koridorda yankılandı.
Björn’ün adımlarını durduran şey, bir kadının çaresiz çığlığıydı. Ses net bir şekilde malikanenin doğu tarafına çıkan koridorun sonundan geliyordu. Orası parti konuklarının toplanacağı bir yer değildi.
Yanlış duyduğunu düşünerek yoluna devam etmek üzereydi ki, bir öncekinden daha keskin bir çığlık onu olduğu yere çiviledi. O çığlıkta, hayal ürünü veya rüzgar diyerek geçiştiremeyeceği kadar gerçek bir dehşet vardı.
'Hangi köpek içkiyi fazla kaçırıp hizmetçiye musallat oldu acaba?' diye düşündü kuru bir ifadeyle.
Hafifçe içini çeken Björn, doğu koridoruna yöneldi. Kimse etrafta yokken biraz uyuma planları suya düşmüş gibi görünüyordu.
Yaz gecesi pek çok açıdan sinir bozucu geçiyordu ama bu onun için yeni bir şey değildi.
Gladys’ten boşandığından beri yaşadığı bu çarpık hayat, artık ona kolu veya bacağı kadar tanıdıktı. Aslında çok da bir şey değişmemişti, boşanmadan önce de hiçbir zaman örnek bir çocuk olmamıştı ve yaşam tarzı şu ankinden çok da farklı değildi.
Her şey bir yana Björn, veliahtlıktan vazgeçme karşılığında elde ettiği özgürlüğü seviyordu.
Böyle partiler olduğunda özgürlüğünün tadını daha da çok çıkarıyordu. Veliaht prense saçma bir saygıyla yaklaşan aptallara katlanmak zorunda olmamak bir zevkti. Hatta bu şekilde kaçabilmek, bir kadının çığlığının peşinden koridorda koşabilmek, veliaht prensin sahip olamadığı türden küçük bir özgürlüktü. Bu yüzden Björn bugün özgürlüğünün tadını çıkarmaya karar verdi. Ta ki beklenmedik bir yüzle karşılaşana kadar.
“Matmazel Hardy?!”
Björn çizim odasının girişinde durdu, ismini kekeledi; gördüklerine inanamıyordu. Titreyen ve ağlayan Erna, acı dolu yüzünü kaldırdı ve onu gördü. Boş bakan gözlerinin odaklanması bir dakika sürdü.
“Tüm bunlar da ne...” Björn, önündeki karmaşayı anlamaya çalışarak ağzı açık bir şekilde Erna’dan birkaç adım ötede durdu.
Ağlayan bir kadın, yırtık bir elbise, kanlı bir şamdan... Ve yerde yatan bir adam. Björn’ün gözleri yavaşça kısıldı. Bir hizmetçi yerine Erna’yı bulmak şaşırtıcı olsa da, durumun bir kısmını tahmin etmişti. Kanlar içinde yerde yatanın adam olması ise asıl sürprizdi.
“Prens, ben... Sanırım birini öldürdüm.” Erna nefes nefese kaldı ve konuşmaya çalışarak kendini toparlamaya uğraştı. “Niyetim bu değildi! Çok korkmuştum, yapmak zorundaydım... Düştü, kafasına vurdum... Her yer kan...”
Erna’nın gözyaşları, durumun farkına vardıkça kontrol edilemez hale geldi. Elinde sımsıkı tuttuğu şamdandan kan damlıyor, halı üzerinde koyu lekeler bırakıyordu.
İnce kumaşın yırtılma sesi, şamdanın donuk darbesi ve Heinz’ın düşerken çıkardığı nefes nefese feryat Erna’nın zihninde aynı anda yankılanıyordu. Sadece düşüncesizce elini uzatmış, eline gelen ilk şeyi kapmış ve adamın eli ona değdiği anda var gücüyle vurmuştu. Hala şok içinde, elinde kanlı şamdanla yerde yatan adamın başında duruyordu; gözyaşlarının arasından sonucu zar zor görebiliyordu ama ne olduğunun hala çok canlı bir şekilde farkındaydı.
“Endişelenmeyin, Matmazel Hardy.” Björn adamı muayene etmek için diz çökmüştü ve şimdi hafif bir iç çekişle ayağa kalktı. “Sadece bayılmış, yakında ayılır. Onun gibiler öyle kolay ölmez.”
“...Gerçekten mi?” Erna, bitkin gözyaşlarının arasından soluklandı. Yırtık elbisesinin önü sırılsıklam olmuştu ama bunu fark edecek hali kalmamıştı.
“Gerçekten.” Björn vurgulu bir şekilde başını salladı, bu sırada gece ceketini omuzlarından çıkarıp Erna’nınkilerin üzerine yerleştirdi. “Yürüyebilir misin?” diye sordu.
Erna titreyen birkaç adım atarak başıyla onayladı.
“O halde git.” Kısa ve net bir komutla Björn, aynı anda şamdanı elinden alarak kızı odadan dışarı yönlendirdi. Şamdanın üzerindeki kan eldivenlerine bulaştı. “Buradan çık, sol koridorun sonundaki merdivenleri kullan. Malikanenin arkasındaki bahçeye çıkacaksın, düz yolu takip edersen arabalara ulaşırsın. Hardy ailesinin arabasıyla eve git, geri kalanla ben ilgileneceğim.”
“Ama...”
“Unutma, sol koridorun sonundaki merdivenler. Merdivenler, bahçeler, dümdüz ileri.” Björn, yaşadıklarının etkisinden hala tam çıkamamış olan Erna’nın zihnine talimatları kazıyarak sakince tekrarladı.
“Bunu yapamam. Siz... adam...”
“Bunda benim de biraz suçum var, değil mi? Sadece üzerime düşeni yapıyorum.”
“Ama Prens...”
“Endişelenme.” Björn sırıttı. “Borçlarımın karşılığını her zaman alırım.” Björn, ceketinin kollarını Erna’nın boynuna bağlamayı bitirdi. Kendi kıyafetlerine sarılmış haliyle kız gülünç derecede küçük görünüyordu. “Bu arada, sandal sefasını sever misin?” Björn’ün tonu rahattı, sıradandı; durumla hiç uyuşmayan sorular soruyordu.
“Ne?” Erna kulaklarına inanamayarak gözlerini kırpıştırdı. Ama Björn hala o tutarsız sırıtışıyla ona bakıyordu.
“Sevmek zorunda kalacaksın.”
“Ne demek istiyorsunuz?”
“Bu kadar yeter, şimdi gitsen iyi olur.” dedi Björn, çizim odasında hafifçe kıpırdanan Robin Heinz’a bir göz atarak.
“Git.” diye tekrarladı, şimdi soğuk ve gülümsemeyen bir ifadeye bürünmüştü.
Erna gözyaşları içinde başını salladı.
Erna’nın yankılanan ayak sesleri koridordan uzaklaştığında çizim odası yeniden sessizliğe gömüldü. Björn, yerde yatan adama küçümseyerek baktı. Bir pislik bekliyordu elbette ama bu kadarını tahmin etmemişti. Bir insan, tanınmış bir soylu ailenin kızına nasıl böyle davranabilirdi?
Konsolun üzerindeki vazoyu aldı. Adımları, içinde bulunduğu dramatik durumdan en ufak bir iz taşımadan, sakin ve acele etmeden yerdeki adama yaklaştı.
Björn, halıdaki kırmızı birikintiye, Robin Heinz’ın yüzünden damlayan kanların oluşturduğu gölete ulaştığında durdu. Kana rağmen adam ciddi şekilde yaralanmamış gibiydi. Kanama, başının yan tarafındaki birkaç sıyrık ve en çok da şamdanın sertçe çarptığı burnundan geliyordu.
Björn bir an için Robin’e acıdı ve vazodaki suyun bir kısmını yüzüne boşaltarak uyanma sürecini hızlandırdı. Bir dakika içinde Robin bilincini geri kazandı, doğrulmaya çalışırken boğulmak üzere olan bir adam gibi sersemlemiş görünüyordu.
“Selam Heinz.” dedi Björn sakince, vazoyu yerine koyarken.
Robin Heinz, Björn’ün gülümseyen yüzünü ve elindeki kırmızı şamdanı anlamlandırmaya çalışarak şaşkınlıkla ona baktı.
Heinz hayretler içinde ayağa kalktı, yavaş yavaş kendine geliyordu. Vazodaki güller mahvolmuş halının üzerinde yuvarlanıyordu.
“Eğer biraz ileri gittiysem özür dilerim.” dedi Björn.
“Ne?!”
“Ama ölmedin, yani her şey yolunda. Öyle değil mi?” Björn kahkaha atarak kanlı şamdanla Robin’in kafasına hafifçe vurdu.
Robin, Björn’ün ne dediğini anlamaya başlayınca gözleri fal taşı gibi açıldı. “Seni çılgın serseri!” diye bağırdı, kan tükürerek. Öyle olsa bile, Björn Robin’in gözlerindeki öfkeyi görünce gülümsemesi daha da derinleşti.
Björn emindi ki Robin Heinz, narin bir kadın tarafından bayıltılmayı asla bir mesele haline getirmez, bunu kimseye anlatmazdı. Bu yüzden hoşuna gitmese bile Björn’ün çizdiği yoldan gitmekten başka seçeneği kalmayacaktı. Kendi itibarını kurtarmak için adı çıkmış prensle büyük bir kavga etmiş olmak çok daha iyi bir senaryoydu.
Hala gülümseyen ama aynı zamanda iç geçiren Björn şamdanı savurdu. Zaten hırpalanmış olan kafasına darbe alan Robin Heinz bir çığlık atarak tekrar yere yığıldı. Üzerine düştüğü güller odayı ağır kokularıyla doldurdu.
“Ne kadar çok kavga ettiğimizi biliyorsun değil mi?” Björn kuru bir kahkahayla Heinz’ın midesine bir tekme attı. “Buradaki insanların ne kadar keskin gözlü olduğunu bilirsin.”
Björn, Robin’i daha sert dövmek ve kavgayı inandırıcı kılmak için bulduğu bu bahanenin tadını çıkarıyordu.
Bir tekme daha, bu kez suratına; Robin’in burnu tekrar kanamaya başladı.
“Nasıl olduğunu anlıyorsun değil mi, Heinz.”
Konuşurken bile tekmelemeyi bırakmıyordu. Robin kendini kurtarmak için çabalıyor ama çaresizce ayağa kalkamıyordu. Çığlık atmaya ve ağlamaya başladığında Björn bir adım geri çekildi.
“Sanırım bu kadar yeter.”
Björn eserini incelemek için diz çöktü. Yüzünde bir gülümseme belirdi.
Sadık bir köpeği ödüllendirir gibi Robin’in başını okşadı, sonra kanlı eldivenlerini çıkarıp fırlattı ve ayağa kalktı. Bir zamanlar beyaz olan eldiveninin bileğine altınla işlenmiş ismi, loş ışıkta net bir şekilde parlıyordu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder