The Problematic Prince - 20. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Erna suyun üzerinde dans ediyormuşçasına hareket ediyordu, zarif adımları ve dönüşleri hem narin hem de kararlıydı. Elbisesi, suyun yüzeyindeki bir dalgalanma gibiydi. Sanki vals yapmak, Erna’nın hayattaki tek gayesiydi.


Björn kıza tepeden baktı. Tüm konsantrasyonu kızın üzerindeydi ve dans sırasında neredeyse birkaç adım şaşırdı. Erna’nın niyetini bir türlü okuyamıyordu ve tüm bunların hesaplanmış bir oyun olduğundan şüpheleniyordu. Eğer öyleyse, Erna kıtanın gördüğü en iyi aktristi.


Björn, Erna’nın sanki dünyanın tüm yükü omuzlarındaymış gibi gergin olduğunu hissedebiliyordu ama kız çok özgürce hareket ediyordu. Björn bunun muhtemelen bu kadar minyon ve çevik olmasının bir getirisi olduğunu düşündü. Dikkati o kadar dağılmıştı ki, Björn neredeyse topuklarını birbirine çarptırıyordu; bu hatasını birinin görüp görmediğini anlamak için bilinçli bir şekilde etrafına bakındı. Bakışları Gladys ile kesişti.


Gladys bir soylunun oğluyla dans ediyordu, Björn adamı tanıdığına emindi ama pek dikkat etmedi. Daha çok dans ederken bile Gladys’in bakışlarını üzerinden çekmemesiyle ilgileniyordu. Bu durum Björn’ün kendini oldukça huzursuz hissetmesine neden oldu.


Björn’de, Gladys’in Erna’yı kıskandığı izlenimi oluştu çünkü Erna daha masum bir prenses gibi görünüyordu. Björn bu düşünceye gülümsedi. Görünüşe göre Erna’nın oyununa kanan tek kişi o değildi.


Bundan harika bir gösteri çıkardı. "Masum bir melekle dans eden prens." Gelecek haftalarda yayınlanacak kışkırtıcı dergi makalelerini şimdiden hayal edebiliyordu.


Björn dikkatini tekrar, dikkatinin dağıldığını fark etmemiş görünen Erna’ya verdi. Kendini onun porselen gibi cildine ve yanaklarındaki taze, hafif kırmızı allığa kaptırırken buldu.


Erna dönüp başını ondan öteye eğerek boynunu açığa çıkardığında, Björn onun yakınlığıyla sarhoş olduğunu hissetti ve dansını bir anlığına durdurdu. Ona sokulma ve kokusunu içine çekme dürtüsüyle savaştı.


Erna fark etmedi, dans etmekle ve anın tadını çıkarmakla meşguldü. Björn kendini odaklanmaya zorladı ve dansı görkemli bir şekilde bitirdi.


Erna, bu keyifli dans için prense reverans yaptı. Erna ona baktığında, Björn kalbinin teklediğini hissetti ve aniden kızın yumuşak, büzülmüş dudaklarının farkına vardı. O küçük yuvarlak burun, tabak kadar iri derin mavi gözler...


O mavi ateşten havuzların içine baktığında, kızın da doğrudan ona baktığını ve ifadesinin sanki 'İyi misiniz?' der gibi olduğunu fark etti.


Björn gülümsedi ve başını salladı. "İyi iş çıkardın Matmazel Hardy."


Farkında olmadan Gladys’e doğru baktı, Gladys ona kanını donduracak kadar kötü bir bakış fırlattı. Erna’yı eski karısına karşı bir kalkan olarak kullanmıştı ama sanki ortalığı biraz fazla karıştırmış gibi bir hisse kapıldı.


"Ganimetin bedeli yavaş yavaş ödenecek." diye eğilip Erna’nın kulağına fısıldadı.


Erna ona inanmayarak baktı ama yüzünde parlak bir gülümseme vardı. Gladys de ilişkilerinin ilk zamanlarında tam olarak böyle bir gülümseme takınırdı.


*.·:·.✧.·:·.*


"Zaten bir ilişkin yok mu?" dedi Peter.


"Pek muhtemel değil ama eğer doğruysa seni öldürürüm. Bu kurallara aykırı." dedi Leonard.


Björn denize bakan terasta oturuyordu. Bir parça huzurun ve bir puronun tadını çıkarırken, Erna meselesi yüzünden onu taciz etmek için yanına gelmişti. Ziyafet salonunun müziği ve kahkahaları burada sönük bir gürültüden ibaretti.


Björn, onu bir cevap vermeye zorlayan grubun yemine gelmedi, bu yüzden onlar da alaylarının hedefini değiştirdiler.


"Genç Matmazel Hardy’nin peşinden koşan sen değil miydin Peter?" dedi Björn’ün ismini hatırlamakta zorlandığı genç bir beyefendi.


"Gerçekten de öyleydi, bana ona çiçek gönderdiğini söylemiştin." dedi Leonard.


Peter’ın yüzü utançla kızardı. "Evet, hatta şu cevabı aldım."


Leonard vakit kaybetmedi ve Peter mektubu cebinden çıkarır çıkarmaz elinden kaptı.


'Öncelikle çiçekler için size teşekkür etmek isterim.' "İyi bir başlangıç." diye alay etti Leonard. 'Ancak...' "Bu iyi değil." 'Ancak, bana gönderdiğiniz hediyelere karşılık veremiyorum ve cevap olarak size sadece bu mektubu gönderebiliyorum. Üzgünüm ama şu an birlikte çay içmemizin çok zor olacağını düşünüyorum. Sizin için vakti olan birine çiçek ve kart göndermeniz en iyisi olacaktır.' Genç adamlardan oluşan küçük grup Peter’a doğru acıyan sesler çıkardı. Leonard devam etti. 'Bana gönderdiğiniz çiçekler için en derin şükranlarımı ve en derin özürlerimi bir kez daha ifade etmek isterim.'


Mektup elden ele dolaştı ve sonunda Björn’e ulaştı. Grup Peter’ın kaburgalarını dürterken, Björn mektubu okudu ve aniden terastaki diğer üyelerle birlikte kahkahalara boğuldu.


"Gülmeyin çocuklar. Tüm ilişkiler böyle başlar; erkek kaz, dişi kazın peşinden koşar ve duyguların gerçek olduğunu böyle anlarız." diye ilan etti Peter. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.


Björn kargaşadan uzaklaştı ve tekrar denize baktı. Purosunu içine çekerek közledi. Pek karanlık bir gece değildi ve ay dolunaya yakındı. Parlak ışığı dalgalı denizde parıldıyordu.


"Şuna bakın, şimdi de hangi herif Matmazel Hardy ile konuşuyor?" dedi Peter.


Björn de dahil olmak üzere terastaki herkes, çift kanatlı kapıların camından balo salonunun altın ışıltısına baktı. Genç bir adamın büfe masasında Erna ile konuştuğunu görebiliyorlardı.


'Heinz’ın ikinci oğlu.' diye düşündü Björn.


Björn, genç adamı tanıdığında gözlerini kıstı. Pek iyi bir itibarı yoktu ama yine de Peter Bergen, hatta Kont Leonard Lehmen’den daha iyi bir adaydı.


"Eğer açsanız gidip pirzolanıza sahip çıkın. Değilseniz, çifti rahat bırakın. Erna ne yapacağını bilir." Björn bir puro dumanı bulutunun arasından bu sözleri söylediğinde diğerleri şaşkınlıkla ona baktı. "Bahsimiz bahistir ve Matmazel Hardy kendi işine bakmalı."


"Öyle olsun, beni bağışlayın." dedi Peter.


Peter, prensin bu soğuk kanlı tavrına hayranlık duyan bir ifadeyle Björn’e baktı. Belki de kadınların çekici bulduğu şey bu kayıtsızlık haliydi.


Grup, kendi aralarında yeniden atışmalı ve şakacı bir tartışma silsilesine daldı. Björn zaman zaman fikrini belirtmek için araya girse de çoğunlukla konuşmalardan kopuktu.


“Konuşabilir miyiz?” Gecenin ilerleyen saatlerinde kadınsı bir ses duyuldu.


Genç adamlar grubu dönüp Kızıldeniz gibi ikiye ayrılarak Gladys’i ortaya çıkardı. Björn derin bir nefes verdi ve purosunun geri kalanını küllüğe bıraktı.


“Evet, elbette prenses.” dedi Björn.


Terasın pek de gizli olmayan, alçak sesli bir fısıltının bile kolayca duyulabileceği kuytu bir köşesine geçtiler. Björn durup yüzünü denize doğru döndü. Gladys, genç adamların bakışları altında ona yaklaştı ve kendini cezalandırılmak üzere olan bir çocuk gibi hissetmekten alıkoyamadı.


“Size kaba davrandığım için özür dilerim.” dedi Björn, Gladys iyice yaklaştığında.


Gladys’e bakmak için döndüğünde yüzündeki tüm neşe emaresi silinmişti. Ceketinin iç cebinden bir puro daha çıkarıp ucunu ısırdı.


“O kızı bu şekilde kullanmaya sonsuza dek devam mı edeceksin?” dedi Gladys.


“Kızı mı?” dedi Björn.


“Bana işkence etmek için kullandığın o zavallı taşralı kızı.” dedi Gladys, gözlerinde öfke parlayarak.


“Onun adı Erna ve beni onu kullanmakla suçlarken kendinden çok emin görünüyorsun.” Björn gülümsedi ama bu samimiyetten uzak, neredeyse alaycı bir gülüştü. “Benim gözümde o taşralı kız senden daha güzel prenses. Bir prensesten daha saf olsa da ondan daha nazik, bunu söylemeye gerek bile yok.”


“Lütfen yapma bunu. O masum kızı incitme. Bizim sorunlarımız olabilir ve bunu ikimizin arasında tutmalıyız.” dedi Gladys.


“O gün bunu çok net bir şekilde söyledim prenses, anlaşma adildi ve sen de kabul ettin. Aramızda hiçbir şey kalmadı.” dedi Björn. Puroyu yakarken yüzü tehditkar bir turuncu ve kırmızı renkle aydınlandı.


Birbirlerine bağırmadılar, seslerini en ufak bir miktar bile yükseltmediler. Ham duygularını halka açık bir rezaletle yeniden dökmenin hiçbir anlamı yoktu. Ortada dökülecek hiçbir şeyin kalmamış olması, durumu Gladys için daha sinir bozucu kılıyordu.


“Sana başka bir anlaşma teklif etseydim ne olurdu?” dedi Gladys, gözyaşlarının birikmeye başladığını hissediyordu. “O zaman belki aramızdaki şeyler farklı olabilirdi.”


Bu teklif biraz beklenmedikti ama Gladys’in düşüncelerinin kıyısında hep vardı, o kederli eroin olmaktan bir gün kurtulabileceğini hep ummuştu. Björn, sıkıcı bir tiyatroyu terk etmek istiyormuş gibi arkasını döndü.


“Ne anlaşması?” dedi Björn.


“Taç. Benim yüzümden kaybettiğin tacını sana geri vermek istiyorum.” Gözyaşları süzüldü ve aktı. “Lechen’e bu sebeple döndüm. Senden özür dilemek, her şeye temiz bir sayfayla başlamak istedim.”


“Tacımı geri mi verirsin?” dedi Björn, Gladys’in söylediği diğer her şeyi görmezden gelerek.


“Mutlu bir şekilde birlikte yaşayabileceğimizi göstererek halkın fikrini değiştirebilirsen tahtı yeniden kazanabilirsin. Babam bizi destekleyeceğine söz verdi.” Gladys ağlıyor olsa da sesi net ve tatlıydı. “Beni affetmenin kolay olmayacağını anlıyorum. Beni gerçekten affetmeni beklemiyorum ama Björn, lütfen bana kefaret ödemem için bir şans ver. Benden nefret etmen umurumda değil, yeter ki benden yüz çevirme. Lütfen.” Gladys uzanıp Björn’ün ceketinin manşetini tuttu. “Genç ve toyken yaptığım hatalardan ne kadar pişman olduğumu bilemezsin. Sana ne kadar yanlış yapmış olsam da, lütfen beni bu şekilde cezalandırma. Lütfen?”


“Gerçekten mi.” dedi Björn düz bir sesle. Gladys’in kolunu tutan elini silkip atmaya çalışmadı.


“Evet, çok çabalayacağım, dua etmeye devam edeceğim ve kalbin rahatlayana kadar daha da çok çalışacağım. Bunu yapabilir misin?” Gladys, yaşlarla parlayan şişmiş kırmızı gözleriyle ona baktı.


“Güzel.” Björn anlıyormuş gibi başını salladı. Gladys’in gözlerinde hafif bir umut parıltısı belirdi. “Ama ne yapmalıyım prenses? Önerdiğin anlaşma benim için imkansız.”


Björn bir iç geçirdi ve sanki üzerindeki bir kiri siliyormuş gibi Gladys’in elini silkip attı. Gladys, yüzünden aşağı yaşlar süzülürken kocaman açılmış şok dolu gözlerle ona baktı.


“Björn?” dedi yumuşakça.


“Tacım senin yüzünden kaybedilmedi.” dedi Björn, buruşmuş manşetini düzelterek. “Eğer tacımı gerçekten korumak isteseydim, bunun pek çok yolu vardı. Mesela çocuğunu öldürebilirdim.”


“Ne... ne diyorsun sen?” Gladys adamdan geriye doğru ürkerek çekildi.


“Yapması çok basit bir şey. O hala rahmindeyken sana bir ilaç verebilirdim. Ölü doğduğunu söylemek de küçük bir mesele olurdu. Halk, varisini kaybeden veliaht prense karşı daha sempatik yaklaşırdı. Magazin dergileri benden karısını ve oğlunu kaybetmiş şanssız prens diye bahsederdi. Muhtemelen en temiz yol bu olurdu, sence de öyle değil mi?” Björn şaşırtıcı derecede sakindi, bu da Gladys’in sırtından aşağı bir ürperti gönderdi. “Eğer tacı isteseydim kolay yol bu olurdu ama istemedim. Tacı kendi isteğimle bıraktım. Onu gerçekten istemiyorum. Bu durumda onu bana tam olarak nasıl geri verebileceğini düşünüyorsun?” Björn’ün sözleri keskinleştikçe gülümsemesi de soğuklaştı. “Peki ya Leonid? Lars prensesi öyle talep ediyor diye kendi rızasıyla aldığı tacı ona geri mi verdirteceksin?”


“Ben, onu demek istememiştim...” diye geveledi Gladys.


“Lechen tahtını eğlenceli küçük bir oyuncak mı sanıyorsun prenses?” diye Björn sözünü kesti.


“Hayır, öyle değil, lütfen...” demeye çalıştı Gladys.


Artık neredeyse prense yalvarıyordu, gözyaşlarına hakim olmaya çalışıyordu. Terastaki diğerlerinin dedikodu mırıltıları hıçkırıklarının arasından sızıyordu.


“Eğer yeniden bir veliaht prensin olsun istiyorsan, sana başka bir krallık bulmanı öneririm. Duyduğuma göre Bern Kraliçesi geçenlerde yaşlılıktan ölmüş. Belki oraya bir göz atabilirsin, göründüğün o akbaba gibi onun kemiklerini deşebilirsin. Kraliçe olmak bir veliaht prenses olmaktan daha iyi olmaz mıydı?”


“Benden bu kadar mı nefret ediyorsun ki bu kadar zalim olmak zorundasın?” diye bağırdı Gladys, gözyaşlarını serbest bırakarak.


Björn, dikkatini terastaki izleyicilere ve balo salonundaki gizli dinleyicilere çevirirken tek kaşını kaldırdı. Hepsi geri adım attı ve sanki kendi işleriyle meşgulmüş gibi davranmaya çalıştı. Ağzı açık bir şekilde öylece duran Peter ve Leonard hariç.


Björn terastan dışarı, ziyafet salonunun içinden geçip gitti. Büyük Dük’ün arkasından bir kargaşa uğultusu yükseldi ama o umursamadı. Peter ve Leonard, ziyafet salonundan ayrılırken peşinden gittiler. Björn arkasına bile bakmadı.

Yorumlar