The Problematic Prince - 13. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Tanımadığı bir isme seslenen bir kadın sesi, Björn’ü şekerlemesinden uyandırdı. Zaman geçtikçe netleşen ses, o gözlerini açar açmaz aniden kesildi. Geriye kalan tek şey, başının üzerindeki gür ağacın yapraklarının yumuşak hışırtısı ve yakındaki küçük bir fıskiyeden gelen su sesiydi.


Hafif bir iç çektikten sonra, kayıtsızca gözlerini kapattı ama tam o sırada meçhul kadının sesi bir kez daha duyuldu.


"Pavel!"


Bir kuşun şakımasına benzeyen net bir sesle, kadın birinin ismini haykırıyordu.


Pavel?


Gözleri kapalıyken bu yabancı ismi fısıldayan Björn’ün yüzünde, yaprakların arasından süzülen güneş ışığının oluşturduğu benekli desenler oynaşıyordu. Bu sırada meçhul kadının sesi çok daha yakına gelmişti. Sesini dinleyince, onun oldukça narin ve neşeli bir hanımefendi olduğunu anlayabiliyordu.


Kaderine razı gelmişçesine gözlerini isteksizce tekrar açtı. Geceyi kağıt oynayarak geçirdikten sonra, hemen ardından bu sıkıcı etkinliğe katılması gerektiği için dinlenememiş dertli biriydi. Odadan gizlice süzülüp gizli bir yerde şekerleme yapmayı planlamıştı ama görünen o ki yanlış yeri seçtiği için planları mahvolmuştu.


Elinin tersiyle zonklayan göz pınarına şiddetle bastırırken, titizlikle hazırladığı planını yerle bir eden asıl suçlu sonunda göründü. Mavi elbiseli, ufak tefek bir hanımdı bu.


Erna Hardy.


O lanetli isim birden zihnine düştü. Aynı anda, etrafına bakınan söz konusu hanımefendi, aniden banktan düştü. Karşı bankta yatan adamı henüz fark etmemiş gibi görünen Erna, asık bir suratla ayak uçlarına bakıyordu. Elbisesinin etek ucundan dışarı süzülen ayakkabıları, bir oyuncak bebeğinkiler kadar küçüktü.


Hala bankta uzanmakta olan Björn onu dikkatle izledi. Bir süredir, bir yere bu kadar aceleyle koştuğu için nefes nefese kalmıştı. Björn’ün bakışları, kadının elbisesinin önünü süsleyen kurdeleden geçip adımlarıyla birlikte sallanan uzun kahverengi saçlarına, oradan da hafifçe aralanmış yumuşak dudaklarına kaydı. Tam o anda, kadın aniden başını kaldırdı.


Şaşkınlıktan büyümüş gözlerle Björn’e bakan Erna, gecikmiş bir çığlıkla aniden ayağa fırladı. Dük, bir başkasının gizlenme yerine izinsiz giren kendisi olmasına rağmen bir suçluyla karşılaşmış gibi davranan Matmazel Hardy’nin bu büyüleyici halini ilgiyle izledi.


"...Özür dilerim, özür dilerim."


Zar zor çıkan bir sesle, endişeyle özür diledi. Başını öne eğme hareketiyle dalgalanan şapkasındaki tüy süslemeleri, Björn’ün istemsizce gülümsemesine neden oldu.


"Özür dilerim. Çok özür dilerim, Altesleri."


Eğilerek defalarca özür dileyen Erna, hızla arkasını döndü ve bir kez daha ondan kaçmaya başladı. Björn, kaçan kadının arkasından bir gülümsemeyle sessizce baktı ve sonunda doğrulup oturmaya karar verdi.


Onu her gördüğünde kaçan Matmazel Hardy'yi oldukça eğlenceli buluyordu. Ancak bu durum aynı zamanda canını da sıkıyordu.


Neden her seferinde beni görür görmez kaçıp gidiyor ki?


Ona bir şey mi yaptım??


Aslına bakılırsa, onun yüzünden bu zamana kadar çektiklerimden sonra kaçması gereken kişi ben olmalıydım.


İnleyerek isteksizce tepesindeki ağaç gövdesine baktı ve sonunda banktan kalkmaya karar verdi. Çıkardığı ceketini giyip gevşemiş kravatını düzeltirken, içeriden gelen kahkahaların hala devam ettiğini fark etti.


Bu uzak bahçe köşesine, sevgilisiyle gizli bir randevu yaşamak için mi gelmişti?


Björn, az önce Matmazel Hardy’nin seslendiği ismi hatırlayarak kol düğmelerini yeniden ilikledi. Muhtemelen bu bahçede buluşmak için birbirlerine söz vermişlerdi. Birden, birkaç gün önce Matmazel Hardy’nin masum bir geyik yavrusu olduğuna inanan o aptalları hatırladı ve kadının buluşmayı planladığı o şanslı adama bir nebze acıdı.


O zavallı adamlara başsağlığı dileyerek ağaç gölgesinden uzaklaşmaya başladı. Tam o sırada, az önce Matmazel Hardy’nin durduğu yerde bir şey fark etti.


Gözlerini kısarak o meçhul nesneye yaklaştı ve onu yerden aldı. Bu, üzerinde isminin nakşedildiği beyaz dantelli bir mendildi.


.·:·.✧.·:·.


Gladys Hartford, Kraliyet Sanat Akademisi Direktörü'nün bu sanat sergisinde ödül kazanan yeni sanatçılara ithaf ettiği tebrik konuşması tam biterken, açılış töreninin sonuna doğru geldi.


Konuşmanın sonunda alkışlamaya hazırlanan davetlilerin gözleri şimdi tamamen Gladys'e odaklanmıştı. Masanın başında oturan Kraliyet Çifti ve Veliaht Prens, geç gelen misafirin gelişini hemen fark ettiler. Leydi Hartford mahcup bir tavırla etrafa bakarak sessizce içeri girdi; soyluların çoğu Sanat Merkezi direktörünü gecikmeli olarak alkışlıyor olsalar da, gözleri Prenses'in üzerindeydi.


İlgi odağı olmasına rağmen, Gladys'in gözleri zaman zaman titrese de sakinliğini korudu. Kalabalığın ortasında zarif bir gülümsemeyle yavaş ama vakur yürüyüşü, sarsılmaz duygularını açıkça gösteriyordu. Bu, hayatı boyunca bir prenses olarak yaşadığı için çaba sarf etmeden bile vücudunun hatırladığı bir alışkanlıktı.


Konuklar, Prenses Gladys'in Kral Phillip'in önünde nezaketle eğilmesini hayranlık ve pişmanlık karışımı duygularla izlediler. Konuşmanın bitmesiyle herkes sergiyi gezmekte özgürdü ama o anki heyecan verici manzara nedeniyle kimse salondan ayrılmamıştı.


"Prenses Gladys'in güzelliği hala nefes kesici, o zarif endamından bahsetmiyorum bile. Büyük Dük'ün kalesini de ziyaret ettiğini duydum. Size tüm bunları yaptıran bir kocadan nefret etmez miydiniz?"


"Yine de bir zamanlar evliydiler ve aralarında bir çocuk vardı. İlişkilerini tamamen kesmek o kadar kolay olabilir mi?"


"Böylesine trajik bir olay yaşanmasaydı, Prenses Gladys kesinlikle Majesteleri kadar büyük bir Kraliçe olurdu. Düşündükçe Büyük Dük'ü anlayamıyorum. Öyle bir eşi varken neden böyle korkunç bir şey yaptı ki? Sonunda taht hakları bile elinden alındı."


Alçak sesli fısıltılar konuklar arasında hızla yayıldı; sesleri, orkestranın çalmaya başladığı müzikle uyum içindeydi. Erna, odanın köşesindeki saksıdaki palmiye ağacının yanında sessizce duruyor, bakışlarını konukların gözlerinin odaklandığı yere dikiyordu. Lisa'nın ona verdiği gazete ve dergilerdeki fotoğraflardan tanıdığı prenses, hayal ettiğinden çok daha asil ve güzeldi.


Alteslerinin böyle bir eşi varken nasıl bir ilişkisi (ihaneti) olmuş olabilir?


Bahçedeki taş bankta uzanan adamı hatırladığında Erna istemsizce kaşlarını çattı. Neyse ki bu tatsız anılar, yakın arkadaşının ismi zihnine tekrar düştüğünde uzun sürmedi.


Pavel.


Kesinlikle Pavel’di...


Peşinden çılgınca koşmuştu ama sonunda sadece özlediği o can dostunun arkadan görünüşünü yakalayabilmişti. Hata yapmış olmasına imkan yoktu, çünkü on yılı aşkın süredir arkadaştılar. Sadece sırtını görse bile onu kolayca tanıyabilirdi.


Erna ihtiyatla gözlerini kaldırdı ve bir kez daha etrafına bakındı. Belki de Pavel ile sonunda burada buluşabileceği umuduyla kalbi hızla çarpmaya başladı ancak bu heyecan ve umudun korkuya dönüşmesi uzun sürmedi.


İçinde bir yerde, davetlilerin gözlerinin üzerinde olduğu hissinden kurtulamıyordu. Bir anda göğsünün endişeyle sıkıştığını hissetti, düzgün nefes alması güçleşiyordu. Erna titreyen ellerini kenetledi ve küçük bedenini ağacın yaprakları arkasına gizlemek amacıyla kendisinden daha uzun olan palmiye ağacına iyice sokuldu.


'Burada insan yok... Sadece hayvanlar ve bitkiler var...'


Kontes Meyer’ın kendisine verdiği o absürt tavsiyeyi ciddiyetle düşündü. İnce yapılı genç hanımlar ormanda koşan gelinciklere, asık suratlı yaşlı beyefendi öfkeli bir kaza, koyu yeşil elbiseli ve parlak kırmızı kurdeleli o kadın ise meyve veren bir porsuk ağacına dönüştü.


Bu tuhaf hayal gücü, beklenmedik bir şekilde ona bir denge hissi getirdi. Vücudu hala sarsılıyor ve terliyor olsa da panik yüzünden nefes alamama acısından kaçınmayı başarmıştı.


Nihayet biraz nefes alabildiğinde, konuk kalabalığı içindeki kargaşayı fark etti. Prens Björn şimdi salonun girişinde duruyordu ve Veliaht Prens'i selamlayan Prenses Gladys de kısa bir süre sonra Büyük Dük'ün varlığından haberdar oldu.


Prens Björn bir an durup kısılmış gözlerle Prenses Gladys'e baktı ve kısa süre sonra salona girdi. Erna da, nefesini tutarak onun vakur figürünü izleyen seyircilerin bir parçası oldu.


'Bir kurt.'


Ağır adımlarla salonu boydan boya geçen prensi izlerken, aklına beklenmedik bir şekilde bu düşünce geldi.


'Kuşkusuz bana o zarif vahşi hayvanı hatırlatan bir adam, sanırım.'


Dniester Kraliyet Ailesi’nin armasındaki gibi güzel ve heybetli beyaz bir kurt.


*.·:·.✧.·:·.*


Björn yavaş bir adım atarken Gladys’e baktı. Mevcut durumu ve eski karısının niyetini anlamak onun için zor değildi. Görünen o ki fazla rahattı, son konuşmalarından sonra kadının ne istediğini zaten anladığını düşünmüştü.


'Sanırım hala çok bariz ve klişe.'


Yüzündeki bariz gerginliğe rağmen Gladys, onu gördüğünde hala bir umut ışığı gösteriyordu; bu durum Björn’ü güldürdü. Eğer yeterince aptal olsaydı, Lechen’e dönüşünün Kral Lars’ın isteği olmadığını söylemesine inanabilirdi. Aslında Gladys, yalan söyleyemeyecek kadar saf biriydi. Ancak o saf ve masum prenses, Büyük Dük’e yalanlardan daha aşağılık ve sorumsuz olan bazı gerçekleri öğretmişti.


Babasının, annesinin ve Leonid’in gergin ifadelerini inceleyen Björn, salonun ortasına ulaştı. Tavandan tabana uzanan pencerelerden süzülen güneş ışığı ve şamdanın göz kamaştırıcı parıltısı, onun dik ve vakur figürünü sarmaladı.


Prenses Hartford ile olan ilişkisi her ikisi için de oldukça adil bir anlaşmaydı ve bunu temiz, net bir şekilde bitirmişlerdi.


Bu görüşü hala değişmemişti ancak Gladys yeni bir oyun başlatmak istiyorsa bu farklı bir hikayeydi. Kendisinin acı çekmesine izin vermeye hiç niyeti yoktu, özellikle de buna sebep olan kişi Gladys Hartford’un bizzat kendisiyse. Aniden, belirli bir hanımefendi dikkatini çekti.


Büyük Dük bakışlarını, saksıdaki bir palmiye ağacının yanına saklanan Erna’ya çevirdi. Düz bir çizgi halinde sıkıca kapalı olan dudakları, cebindeki mendili hatırlayınca yumuşakça yukarı kıvrıldı.


'Ne kadar bariz ve sıkıcı, eski bir numara.'


Bu hanımın niyeti onun için son derece açıktı. Utanç verici planlar yapmada bu kadar becerikli olduğuna göre, bu Matmazel Hardy de en az yakından tanıdığı o malum prenses kadar bariz ve klişe biri gibi görünüyordu.


'O halde, onun kadar avantajlı başka bir oyun taşı yok.'


Kendi içinde nihayet net bir sonuca varan Björn, tereddüt etmeden bir adım attı. Gladys’in durduğu yere yavaşça yaklaştı, derken aniden başka bir yöne döndü; bu da heyecanlı kalabalığın çalkalanmasına neden oldu. Kötü bir şeylerin olmak üzere olduğunu fark eden Erna bir adım geri çekildi ama Prens, kadının anlamsızca yarattığı o boşluğu hızla kapattı.


Eğer Matmazel Hardy hem akranlarıyla girdiği bahiste hem de Gladys ile oynadığı oyunda şu anki kazanan kozuysa, tereddüt etmesi için hiçbir sebep yoktu. Verebileceğini ver, hak ettiğini al; kumar böyle işlerdi. Kaldı ki o, başkalarının kolayca ve temiz bir şekilde alışveriş yapabileceği biriydi.


Bahsin başlangıç noktasının bugünkü sergi, nihai savaş gününün ise kürek yarışı günü olduğu kararlaştırılmıştı.


Björn, girdikleri bahsin içeriğini dikkatle hatırlayarak Erna ile arasındaki mesafeyi son birkaç adımla kapattı.


Kürek yarışları her yaz, yılın en uzun gününde yapılırdı ve bu gün boyunca Lechen’in her yerinde sıcak mevsimi kutlamak için çeşitli festivaller düzenlenirdi. Sosyete için yazın zirvesi olduğunu söylemek abartı olmazdı, o mevsim için kutlanan en büyük ve en renkli etkinlikti.


Schwerin Yaz Festivali’nin en can alıcı noktası, yaz sonunda gece vaktinde Avit Nehri üzerindeki havai fişek gösterisiydi. Şehirde etkinlik sırasında, havai fişekleri bir teknede birlikte izlemenin çiftin ilişkisinin uzun ömürlü olmasını sağlayacağına dair o çocuksu mite inanan çok sayıda genç aşık sayesinde her zaman tekne kıtlığı yaşanırdı.


O özel günde, Erna ile tekneye binen kişi bahsin kazananı olacaktı. Biraz pislik biri olduğunu düşünüyordu ve bu görüşü şu an bile pek farklı değildi, bunu kabul ediyordu ama nihayetinde Björn Dniester katıldığı her bahsi kazanmak zorundaydı.


Bu durum Erna için de kötü bir anlaşma sayılmazdı, zira Prens Björn tarafından kur yapılan biri olduğu söylentisiyle prestiji biraz daha artacaktı. Zaten Matmazel Hardy’nin suç ortağı Kontes Meyer’ın en başından beri hedeflediği şey bu değil miydi? Eğer evlilikte elini kazanmak için yanan bir arzuyla daha fazla talip ortaya çıkarsa, o ölmek üzere olan yaşlı Kont'tan çok daha iyi bir damat bulabilirdi.


"İşte buradasınız, küçük hanım."


Björn, dostane bakışlarla ufak tefek kadına tepeden baktı; sesi, diğer davetlilerin de duymasını istiyormuşçasına güç doluydu. Onun gölgesi altında kalan Erna; şaşkınlık içinde o büyük, yuvarlak gözlerini kırpıştırmaktan kendini alamadı.


"Bunu bahçede düşürmüşsünüz."


Björn, bir yandan göz temasını koruyup bir yandan başını hafifçe öne eğerken, cebinden yavaşça çıkardığı mendili kasten ona doğru uzattı.

Yorumlar