The Problematic Prince - 109. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Kralın ofisinin kasvetli atmosferini yırtan keskin çığlıklar ve hıçkırıklar, odayı rahatsız edici bir gerilimle doldurdu. Arthur Hartford derin, ağır bir iç çekti ve yerine oturup perişan haldeki kızını teselli etmeye çalıştı.


“Baba, lütfen, kitabı yasaklatmak zorundasın.” dedi Gladys, gözleri kan çanağına dönmüş ve şişmişti. Şişkin, kırmızı yanaklarından aşağı gözyaşları süzülüyordu.


“Öncelikle, sakinleşmen ve düşünmen gerektiğini düşünüyorum.” dedi Arthur.


“Bu, antlaşmanın apaçık bir ihlalidir.” dedi Gladys’i sakinleştirmeye çalışan Prens Alexander. Sadece endişeli olan Arthur’a kıyasla o daha öfkeliydi.


“Ne demek istiyorsun?”


“Sırrı saklaması için Lechen’e ne kadar para ödediniz? Yine de bizi bununla sırtımızdan vurmayı seçtiler.” Prens Alexander’ın sesi giderek şiddetlendi, gözleri nefret ve öfke ateşiyle parıldıyordu.


“Gerçekten Gerald Owen’ın kız kardeşinin eylemlerinden ötürü tüm Kraliyet Ailesi’ni sorumlu tutmamızı mı öneriyorsun?”


“Kitap Lechen’de basıldı, öyle değil mi? Bu kitabın basılmasını engelleyemedikleri için sorumlu tutulmalılar.”


Prens Alexander’ın öfkeli çıkışları ve Prenses Gladys’in çaresiz hıçkırıklarıyla oda bir duygu kakofonisine dönmüştü. Arthur; Lechen’in lehine olan askeri antlaşmayı, ayrıca üzerinde kıyasıya mücadele edilen bölgelerdeki deniz ticareti ve kaynak çıkarma haklarının devredilmesini düşünmeden edemedi. Björn Dinyester’in, Gladys’in sadakatsizliğini örtbas etmek karşılığında elde ettiği sayısız fayda vardı ve bunu fark etmek Arthur’u şoka uğratmıştı.


Bu akıl almaz şartları kabul etmesinin tek nedeni, Lars’ın utancını bir sır olarak saklamaktı. Eğer cumhuriyetçi gruplar bu aldatmacadan haberdar olsaydı, bu durum korkunç bir iç çalkantı yaratırdı.


En önemli komşuları ve müttefikleri olan Lechen ile ittifakı sürdürmek de hayati önem taşıyordu. Lechen, en çok acı çekecek olanın Lars ailesi olduğunu bilerek, sırrı saklamanın getireceği faydaları ince ince hesaplamıştı.


“Çok dikkatsiz davrandık. Bunun sonsuza kadar sır olarak kalmasının hiçbir yolu yoktu. Bay Owen’a daha fazla dikkat etmeliydim.” dedi Arthur, koltuğuna yaslanarak.


Gerald Owen intihar ettiğinde Arthur bir rahatlama hissetmişti. Şair gömülmüştü ve sırrın da onunla birlikte gömüldüğüne inanıyordu. Böyle bir şeyle karşılaşacağını asla hayal edemezdi.


Kız kardeşi, Gerald’ın şiirlerini ve Gladys’e yazdığı mektupları alıp bastırmış, Gladys ile Gerald arasındaki aşk alışverişini ifşa etmişti. Bu; aşklarını, çocuğu ve Owen’ın nihai intiharını belgeleyen bir günlüktü.


Kitap Lechen’de zaten büyük bir çalkantıya yol açmıştı ve çoktan denizleri aşarak yayılıyordu. Her bir kitabı bulup yok etseler bile, söylentilerin bir orman yangını gibi yayılmasını engellemenin hiçbir yolu yoktu.


Lechen Veliaht Prensi ile evlenen ama tüm bu süre boyunca Lars’tan bir saray şairinin çocuğunu taşıyan Lars doğumlu Prenses’in hikayesi, tüm medyanın dikkatini çekmeye yetmişti.


Gelişen tüm olaylardan haberdar olmasına rağmen Veliaht Prens suçu üzerine almış ve tahttan feragat etmişti. Bu hikayedeki kötü adam etiketini o üstlenmişti ve şimdi tüm gazeteler tantanalı manşetlerle gerçeği açığa çıkarıyordu.


“Baba, sana yalvarıyorum, oğlum Carl’ın ve benim onurumu koru.” diyerek hıçkırdı Gladys.


Babasının önünde diz çöktü, kendi haysiyetini ve Kraliyet Ailesi’nin onurunu koruması için ona yalvarıyordu. Arthur Hartford kızını izlerken içini derin bir pişmanlık duygusu kapladı.


O, ailenin en küçük prensesiydi; üzerine titrenmiş ve korunmuştu. Zorluk ya da acı deneyimlemesine asla izin verilmemişti. Hata, onu güzel bir çiçek gibi yetiştirebilecek bir koca bulmanın yeterli olacağını düşünmekteydi. Hayatının geri kalanını geçirmesi için güvenilir ve besleyici bir yer sağlamak...


Zaten en başta hepsini bu duruma sürükleyen şey de bu düşünce tarzı olmuştu.


“Lechen’e gitmelisin, Alex.” diyerek Arthur oğluna döndü.


Durumdan ötürü Lechen’i sorumlu tutamayacaklarını biliyordu fakat en azından bir nebze de olsa bir mazeret sunabilmek ve halkın tepkisini dindirmek için, Lechen’den hesap soruyormuş gibi görünmeleri gerekiyordu.


“Evet, baba.” dedi Prens Alex, yüzü karışık duyguların bir ifadesiydi. “Elimden gelen her şeyi yapacağım.”


*.·:·.✧.·:·.*


Björn, önündeki masaya serilmiş gazete ve dergilerin her yerinde basılı olan kendi resimlerine sakince baktı. Leonid, Björn’ün tepkilerini gözlemleyerek sessiz kaldı. Björn, araya birkaç küfür mırıldanarak hafif bir kahkaha attı.


“Aslında benim oldukça gururumu okşayan bir portre olmuş, pekala, şu hariç.”


Björn, masadaki son dergiye —piskoposluk ofisi tarafından çıkarılan haftalık bir yayına— bakarken ifadesi ekşidi. Portre, üniversiteden mezun olduğunda yapılan portrelerden biriydi ve ortaya çıkan sonuçtan hiçbir zaman memnun kalmamıştı.


Björn kül tablasından rahatça bir puro aldı ve dergileri karıştırmaya devam etmeden önce purodan bir nefes çekti.


“Artık gerçeği durdurmanın hiçbir yolu yok, bunu herkesten daha iyi biliyorsun.” dedi Leonid, Björn başıyla onaylamadan önce bir anlığına uzaklara doğru dik dik baktı.


Başkentteki küçük bir matbaa tarafından basılan kitap, kısa sürede topraklara yayılmış ve tüm Lechen’de geniş çapta erişilebilir hale gelmişti. Yabancı bir dilde yazılmış olması bile yayılmasını yavaşlatmamıştı; her şey, hikayeyi haberleştirmek için birbiriyle yarışan ve halk için tercüme edilmiş kilit detayları sunan medya sayesindeydi.


“Sikeyim Hartford’ları.” dedi Björn, koltuğuna yaslanarak.


İkiz prensler ve Kral, Gerald Owen’ın yayınıyla ilgili haberlerle yüzleşmek ve eserlerin niteliğini doğrulamak için başkente seyahat etmişlerdi. Gerald’ın kız kardeşi el yazması orijinal metinle çıkıp gelene kadar günlerce çetin tartışmalar yaşanmıştı.


Şairin ailesinin Lechen’de böyle bir kargaşaya neden olabilmesi anlaşılabilirdi. Geriye dönüp bakıldığında, Gladys’in şaşırtıcı derecede pervasızca davranışları mantıklı geliyordu; bu muhtemelen Hartford ailesinin köklü bir geleneğiydi.


“Bir sonraki toplantıyı ben idare ederim, sen gidip biraz dinlen.” dedi Leonid, bir gazeteyi dürterek.


“Hayır.” dedi Björn, ayağa kalkıp kravatını düzelterek.


İnsanlar gerçeğin bu şekilde tezat oluşturması karşısında başlangıçta afallamış olsalar da durum biraz çılgıncaydı fakat şimdi sular duruluyordu ve herkes kamuoyunu ve sonrasını nasıl yönetecekleri konusunda düzgün tartışmalar yapabilecek durumdaydı. Björn, bakanlarıyla yeniden bir araya gelmeye hazırlanıyordu.


İki prens, sarayın güneşle aydınlanan koridorlarında yan yana yürürken ayak sesleri salonlarda yankılanıyordu. Genelde sergilediği o cesur tavra rağmen Björn, kabul salonunun kapıları görünürken elinde olmadan güldü.


Björn her zamankinden çok daha gamsız ve tasasız görünüyordu. Şairin aşk itirafının yarattığı ilk şokun dağılmasıyla birlikte Leonid, Björn’ün daha önce hiç fark etmediği farklı bir yönünü görmeye başlamıştı; bu durum, suçu kendi omuzlarına yıkıp tahttan feragat etmeye karar verdiği günlerle taban tabana zıttı.


Bu durum Leonid’in, acaba yalan söylemenin daha mı iyi bir seçim olduğunu merak etmesine neden oldu.


Björn seçiminden pişman değildi. Onun fedakarlığı sayesinde asil ailesinin istikrarı, daha büyük bir ulusal çıkara hizmet etmişti. Tahttan feragat etmek ve tüm toplumsal suçlamaları ile skandalları kabul etmek, Kraliyet Ailesi’nin umut edebileceği en iyi şeydi ve bu hamle karşılığını vermişti.


Fakat Erna ile tanıştığında her şey değişmişti. Yalanın seyri boyunca ortaya çıkan tüm çatlaklar, kadının aşkıyla daha da belirginleşmişti ve Erna, Gladys’in gölgesinden kurtulmak için çırpınıp duruyordu. Kadının sadece canının yanmasıyla sonuçlanan bu çabaları, Björn’ü sürekli rahatsız ediyor ve hüsrana uğratıyordu. Bu duygular, kadın hamile kaldığında daha da yoğunlaşmıştı.


Björn, içinin pişmanlıkla dolduğunu çok geç fark etmişti. Karısının karşısında kendini bu kadar aciz hissetmekten nefret ediyordu ve Erna artık onu herkesin gördüğü o sorunlu prens olarak görüyordu.


Yoğun incelemelere ve bir tuzağa kısılmışlık hissine rağmen Björn, bu kargaşayı bir fırsat olarak görmeye başladı. Ufukta sıkıntılar olacağını bilse de, bunu çözüp yoluna devam edebileceğinden emindi. Bir sonraki skandal baş gösterdiğinde halk bunu da unutup gidecekti.


Kabul salonunun kapısına yaklaşırlarken Björn, Erna’nın hayatında her şeye gücü yeten bir tanrı rolünü oynaması gerekip gerekmediğini düşündü. Tam karısını düşündüğü sırada Schuber’e dönme kararını verdi. Leonid’in ona kitabı getirmesinin üzerinden bir haftadan fazla zaman geçmişti ve bu süre zarfında karısını bir kez bile görmemişti.


Başkentte kalacağına dair Bayan Fitz’e bir mesaj bırakmıştı ve ayrılırken Erna’nın o sabah balkonda durup temiz havanın tadını çıkarışını hatırladı.


Björn, kapıdan geçip toplantı odasına adım atarken zihnini bulandıran bu düşünceleri kafasından savurdu.


*.·:·.✧.·:·.*


Björn hâlâ dönmemişti.


Erna derin bir kabulleniş duygusuyla komodinin üzerindeki ışığı söndürdü ve yatak odasını karanlığa gömdü. Kendini yorgun ve tükenmiş hissetmesine rağmen bir türlü uyuyamıyordu. Björn’ün geri gelmeyeceğini biliyordu ama bakışları yine de yatak odasının kapısına kilitlenmişti, kapının açılmasını ve Björn’ü görmeyi umuyordu.


Yolunu kaybetmiş gibiydi ve neler olup bittiğine dair hiçbir fikri yoktu. Herkesin bahsettiği o kitabı kaç kez okursa okusun, bir türlü anlamlandıramıyordu.


Sayfalarda yazılı kelimelerin sözlük anlamlarını ve etrafında dönen konuşmaları anlasa da, gerçekte neler olup bittiğini tam olarak kavramak için bu yeterli değildi.


Erna durumu sadece yüzeysel olarak anlamak istemiyor, olup biten her şeyin arkasındaki o daha derin anlamı gerçekten kavramayı arzuluyordu. Björn’e sormak, bunu onun ağzından duymak ve söylediklerine inanmak istiyordu.


Yine de, Björn’e bel bağlamak zorunda olmanın getirdiği o zavallıca hisse rağmen, onun dönüşünü sabırsızlıkla bekliyordu. Adam ona bakmadan çekip gitmişti ve tek bir mektup bile göndermemişti.


Uykuya dalma ihtimalinden ümidini kesen Erna yatakta doğruldu ve lambayı tekrar açtı. Yorgun yüzü aydınlandı ve gözlerinin etrafındaki koyu halkalar, tüm hafta boyunca ne kadar az uyuyabildiğini fısıldıyordu.


*Aşkın ve Sevginin Adına: Uçurum.*


Kitap çoktan birkaç kez baştan sona okunmuştu, kapağı yıpranmış ve sayfalarının köşeleri kıvrılmış görünüyordu. Eğer bu sayfaların içindeki kelimelere zerre kadar inanılacak olursa, Björn Dinyester gerçekte nasıl bir adamdı?


Erna için bu adamı hiç tanıdığına inanmak artık güçleşiyordu. Kendini, bir yılı aşkın süredir evli olduğu ve henüz doğmamış çocuğunun babası olan tam bir yabancıyla birlikte yaşıyormuş gibi hissediyordu. Evliliğinin ne anlama geldiğini kendi kendine sorgulamaktan geri duramıyordu.


Tam bu acı soru zihninden geçmişti ki, kapıların ardında hafif bir kıkırdama duydu. Yavaş ayak sesleri ve kısık bir ses giderek yaklaşıyordu. Ardından kapılar açıldı.


'Björn... Bu oydu.'

Yorumlar