The Problematic Prince - 11. Bölüm (Türkçe Novel)

"Selamlar, Prenses." Björn, göz temasını koruyarak beklenmedik misafirini sakin bir şekilde selamladı; dudakları rahat, hafif bir gülümsemeyle kıvrılmıştı.
Beklerken kenetlediği elleriyle gergin bir şekilde oynayan Gladys, şaşkınlık dolu bir ifadeyle başını kaldırdı. Selamına karşılık veremeyecek kadar donup kalmışken, Björn rahat tavırlarla ona yaklaştı ve masanın karşı tarafına oturdu. Bu, bu kadar çabuk gerçekleşmesini beklemediği bir buluşmaydı.
"Görüşmeyeli uzun zaman oldu." Leydi Hartford nihayet nezaket kurallarını hatırladı ve güçlükle karşılık verdi. Buraya gelirken arabanın içinde defalarca prova ettiği o aptalca, değersiz selamlardan biriydi bu. Büyük Dük ise sohbeti sürdürmek zahmetine girmeyerek sadece ona bakmakla yetindi.
"Önceden haber vermeden gerçekleştirdiğim bu ani ziyaret için özür dilerim, bu benim hatam. Yine de, dışarıda bir yerde görüşmektense burada, özel olarak buluşmanın daha iyi olacağını düşündüm..."
Sesi o kadar titriyordu ki özrünü düzgünce bitiremedi bile ama Björn sessizliğini korumaya devam etti. Gözlerinde berrak gözyaşları birikmeye başladı ve yumuşak dudaklarını hüsranla ısırdı.
Hafızasındaki Björn ile karşısındaki Björn arasındaki fark göz kamaştırıcı derecede belirgindi. Geçmişte hatırladığı adamın içinde hala çocuksu ve toy bir yan vardı; ancak şimdi, adamın sahip olduğu o heybetli ve olgun auradan dolayı omuzlarının titremesine engel olamıyordu. Artık daha keskin hatlara sahip olan yüzü ve kıyafetlerinin altından gizlenemeyen yağsız ama kaslı vücuduyla, karşısındaki Björn Denyister tanıyamayacağı biriydi.
Sonunda Gladys ona daha fazla bakamadı ve utançla başını öne eğdi. Görüşünün neden bulandığını merak ederken, sonunda titreyen ellerinin üzerine iri yaşlar düştü.
Björn ise güzel bir kadının bu estetik ağlayışını, ifadesinde hiçbir değişiklik olmadan izlemeye devam etti. Çok geçmeden Bayan Fitz elinde ikramlarla geldi ve bu manzarayı gördü. Eğer bu iki eski aşığın geçmişini bilmeyen biri olsaydı, Björn’ü kalpsizliği yüzünden kınardı. Ne yazık ki gelen, eski Veliaht Prens'in dadısıydı; bu yüzden Gladys'i tamamen görmezden geldi, çay masasını kurdu ve hemen oradan ayrıldı.
Bir zamanlar karısı olan kadına kayıtsızca bakan Büyük Dük, önündeki çay fincanını sakince kavradı. Gladys ise çayın içine atılan şeker küpleri şeklini kaybettikten sonra bile acınası bir şekilde hıçkırmaya devam etti.
'Hiçbir şeyin değişmediğini bilmek güzel sanırım.' Björn, iç çekişe benzeyen sessiz bir soluk verdi. Karşısındaki bu sahne, boşanma haberini aldığı o eski zamanı hatırlatmıştı; Gladys Hartford'un tek tepkisi, tıpkı şimdi olduğu gibi ağlamaktı.
"Hala aynı sıkıcı tepki."
Bakışlarını pencereye çevirirken soğumuş çayından yavaşça bir yudum aldı. Sert çay, uyuşmuş zihnini yavaş yavaş uyandırırken sabrı da azar azar tükenmeye başlıyordu.
"Aramızdaki her türlü ilişkiyi temiz bir şekilde bitirdiğimizi hatırlıyorum, Prenses." Pencerenin ardındaki parıldayan nehri ve ormanı yansıtan gözleri yavaş yavaş kısıldı.
"Vermem gerekeni verdim..." Boşalan çay fincanını masaya bırakıp ona doğru döndü.
"...ve almam gerekeni de çoktan aldım..." Dudaklarındaki hafif gülümseme nihayet kaybolduğunda, o cana yakın yüzü bir anda değişti.
"...öyle değil mi, Gladys?"
"Björn, ben..."
"Sadece ne istediğini söyle artık." Duygudan yoksun bir sesle sözünü kesti.
"Sanırım yok denecek kadar az olan sabrımı unutacak kadar uzun zaman geçmiş, ha?"
"Ö-özür dilerim... Hala hatırlıyorum..." Hıçkırıklarını güçlükle durduran Gladys, zorlukla yanıt verdi.
"Benim yüzümden... Biz... Olanlar için... Çok üzgünüm... Özür dilerim..." Büyük gözlerinde biriken yaşlar, sıkıca kapattığı gözlerini açtığında nihayet süzüldü. Gözyaşlarıyla ıslanmış o güzel küçük yüzü, sabah güneşinde ilk kez açan saf, beyaz bir gül gibi yumuşak bir ışıkla parlıyordu.
Björn koltuğuna iyice yaslandı ve sadece ona baktı, karşısındaki hanımefendi hala eskisi kadar güzeldi. Yine de, böylesine büyüleyici bir görünümün kendisinde en ufak bir duygu uyandırmaması, nihayetinde eskisiyle aynıydı.
"Eee?" diye sordu dudaklarında yeniden beliren bir gülümsemeyle.
"Böyle bir şeyi söylemek için ta Lechen'e gelmiş olamazsın. Lars Kralı sana sonunda bir emir mi verdi? Artık tüm sorunlar bittiğine göre, eski kocanla yeniden iyi geçinmeni mi umuyor?"
Gladys dudaklarını hafifçe yaladı ve bakışlarını utançla aşağı indirdi. Sanki samimi bir dua ediyormuş gibi sıkıca kenetlenen iki eli, boş bir kağıt kadar solgundu. Sessizliğinin verdiği net cevap, Björn’ün gülümsemesini derinleştirdi.
"Babasını bu kadar iyi dinleyen ne kadar itaatkar bir evlat. Görüyorum ki hala çok uslu bir çocuksun."
Kötülükten zerre anlamayan, masum ve yufka yürekli bir prenses. Eğer insanlar iyi ve kötü olarak ikiye ayrılsaydı, Gladys Hartford kesinlikle iyilerin tarafında olurdu. Björn bu gerçeği özgürce kabul edebilirdi, her ne kadar bu gerçeğe pek değer vermese de.
"Sadece bu sebeple değil!" Gladys bir mendil çıkarıp gözyaşlarını sildi ve başını bir kez daha kaldırdı.
"Gerçekten özür dilemek istedim, bunun için tüm cesaretimi topladım. Çünkü tüm bu zaman boyunca senin için üzüldüm... Ben... Yaptıklarım için..."
"Bir şeyi yanlış anlamış olmalısın Prenses." Björn, ilk kez boğucu ve yabancı bir duygu hissederek gözlerini yavaşça indirdi.
"Yaptığımız anlaşma oldukça adildi. Kar ve zarar açısından bakarsak, aksine biz fayda bile sağlamış olabiliriz."
Bakışlarını masanın pürüzsüz yüzeyine diken Björn, uzun parmağının ucuyla çay fincanını nazikçe kenara doğru itti. Kırılan camın sesi, çalışma odasının boğucu sessizliğini bir anda sarstı.
Önünde dili tutulmuş bir halde duran Gladys'e en ufak bir pişmanlık belirtisi göstermeden zili çaldı ve çok geçmeden orta yaşlı bir hizmetçi içeri girdi. Büyük Dük'ün bakışları kırık fincanın parıldayan parçalarının üzerinden geçip şaşkın hizmetçinin yüzünde durduğunda, Prenses Hartford yeniden hıçkırarak ağlamaya başladı.
"Temizle şunu." diye emretti Björn, yüzünde hafif bir gülümsemeyle. Ardından arkasına bakmadan çalışma odasını terk etti. Eski karısıyla olan bu beklenmedik karşılaşmanın zihinsel yorgunluğuyla yatak odasına girdiğinde üzerine ağır bir bitkinlik çöktü.
Her zamanki gibi kendini yatağa atmak yerine, nehre bakan pencereyi açtı. Sabahın erken saatlerinden beri kürek antrenmanı yapan grubun tezahüratları ve bağırışları, rüzgarın taşıdığı hafif nem kokusuyla birlikte kasvetli odaya doldu.
Gülmeyle karışık bir iç çekişle bir puro çıkarıp yaktı ve pencere pervazına yaslandı. Sabah güneşi su yüzeyine vurduğunda, nehrin akıntısındaki küçük dalgalar gözlerini kamaştırdı. Dudaklarından süzülen duman rüzgarla dağılırken, erken yaz güneşinin parlak ışınları zonklayan gözlerini delip geçiyordu.
Bugün kesinlikle sıkıcı ve sinir bozucu bir gündü.
*.·:·.✧.·:·.*
"Görünüşe göre şu an için Hardy ailesi için en seçkin koca adayı Kont Lehman, öyle mi?"
Erna Hardy’nin ismi, artık kağıt oynayan grubun düzenli konularından biri haline gelmişti. Björn, elindeki kartları kontrol ederken yanında oturan Peter’a bir göz attı.
"Kont Lehman mı? O moruk hala yaşıyor mu?" Ciddiyetle sorulan bu absürt soruyla birlikte her yerden kıkırdamalar ve kahkahalar yükseldi.
Yetmişine merdiven dayamış olan Kont Lehman, yirmisine bile basmamış genç bir kızla evlenmek istiyordu.
Björn kaşlarını hafifçe kaldırdı ve uzun bacaklarını üst üste atarak arkasına yaslandı. Bu tur onun için iyi gidiyordu, beklenmedik bir durum yaşanmadığı sürece kazanan çoktan belliydi.
"Duyduğuma göre Vizkont Hardy, Kont Lehman ile sık sık buluşuyormuş. Geçen gün birlikte operanın tadını çıkardıklarını söyledi. Tabii Erna Hardy de onlara katılmış."
"Hey, yeterince yüksek bir bedel ödendiği sürece gerisi teferruattır."
"Evlilikleri tam da bu türden olacak, değil mi? Eğer o yaşlı adam aniden ölüverirse, kızını bir kez daha başka bir zengine satabilir. Vizkont Hardy için oldukça cazip bir ticaret olsa gerek."
Oyunun atmosferi yavaş yavaş doruk noktasına ulaşırken, masadakiler arasında Leydi Hardy için acıma ve alay dolu sözler gidip geliyordu. Büyük Dük, son darbeyi vurmak için doğru anı bekleyerek bir adım geri çekilmeye karar verdi, bahisler yükseldikçe oyunun sonunu görmek onun için daha da keyifli hale geliyordu.
"Ah! Björn, Prenses Gladys'in eski kocasıyla görüşmek için Schuber Kalesi'ne kadar zahmet ettiğini duydum? Bu yılın yazı Lechen tarihinin en sıcak yazı mı olacak dersin?"
Peter, bakışlarını Büyük Dük'e yönelterek tuhaf bir şekilde sırıttı. Ancak bu tartışmalı konunun öznesi olan Björn, etrafındaki bakışları tamamen görmezden gelerek sadece bir sigara yaktı.
'Herkes hayatını ne kadar da sıkıcı yaşıyor.'
Zamanlarının çoğunu başkaları hakkında konuşarak geçirdikleri bir hayat; soyluların çoğu bu tatsız hobiden besleniyordu. Görünüşe bakılırsa bu yazın en popüler konusu Hardy ailesinin evlilik ticareti ve eski Veliaht Prens ile eski karısının yeniden bir araya gelmesi olacaktı.
"Annem, Prenses Gladys'in eski kocasını affetmek ve onunla yeniden birleşmek niyetiyle Lechen'e geldiğini söyledi. Böylesine nazik bir prenses bu kadar yüce gönüllü bir davranış sergilemişken, sanki önemsiz bir şeymiş gibi görmezden gelinmesi ne acı. Tabii bu durum, pek çok soylunun bizim prensimize daha sert küfretmesine neden oldu."
"Ah, ben de duydum. Eğer o kadar güzel bir prenses beni ziyarete gelseydi muhtemelen çıldırırdım. Prens Björn gerçekten biz sıradan insanların hayal bile edemeyeceği farklı bir dünyada yaşıyor."
"Bu arada, aynı kadınla ikinci kez evlenirsen tekrar düğün yapman gerekir mi? Gelin ve damat için konukları aynı düğüne iki kez çağırmak utanç verici olmaz mı?"
Peter, oyunun sonuna gelinmiş gibi heyecanla kartlarına bakarken sordu. Björn, yanıt olarak Peter'ın yüzüne uzun bir duman savurdu.
Peter çığlık atıp Büyük Dük'ün arsızlığına küfretti ama kısa süre sonra pes edip dikkatini başka bir konuya çevirdi. Az önce at yarışı tahminleri yapan ve yeni bir nakliye şirketine yatırım yapma bilgilerini paylaşan masa, bir kez daha Vizkont Hardy’nin evlilik planlarına döndü.
"Paraya ne kadar acil ihtiyacın olursa olsun, kızını ölüme yakın yaşlı bir adama satmak biraz insafsızca değil mi?"
"Denemeye değer bir kumar değil mi bu? Lehman ailesinin sadece bir kızı ve bir de en küçük oğlu var; eğer baba ve çocukların arası bozulursa, tüm o servet Leydi Hardy'nin olur."
"Oğul mu? O moruk hala bir çocuk yapabilecek kadar becerikli miymiş?"
"Genç bir gelini bu kadar yüksek bir fiyata alabildiğine göre, o konuda hala kendine güveniyor olmalı."
Leonard omuz silkti ve kartlarını bıraktı. Oldukça uzun bir tur olmuştu ama Björn için kazanma oranı hala yüksekti.
"Zavallı Matmazel Hardy. Kendi yaşında düzgün bir adamla tanışamadığı için yaşlı bir adamın gelini oldu..." Peter, gerçekten üzülüyormuş gibi iç çekerek hayıflandı.
"Şimdi düşününce, Bayan Hardy garip bir şekilde Prenses Gladys'i andırıyor, sizce de öyle değil mi? Farklı görünüyorlar ama atmosferleri bir şekilde birbirine benziyor."
"İkisi de masum bir geyik yavrusu gibi narin bir auraya sahip güzeller."
Björn’ün dudaklarının kenarında, bu fikre kafa sallayarak katılan aptallara bakarken çarpık bir gülümseme belirdi.
"O masum geyik yavruları, eğer isterlerse sizi fena ısırabilir." Björn, bu aptallar sürüsünün akıllarının başlarına gelmesi için bunu bizzat tecrübe etmeleri gerektiğini düşündü.
"O halde, ilginç bir şey yapalım mı?"
Björn bir sonraki hamlesini seçerken, Leonard aniden tuhaf bir tonla atıldı.
"Bırakalım da zavallı ve acınası Bayan Hardy, yaşlı bir adamla yapılacak aşksız bir evliliğin derin çukuruna düşmeden önce, genç bir adamın kur yapmasının tadını çıkarsın. Ona verilecek güzel bir anı olmaz mı bu?"
"Birisi ona basit bir selam verdiğinde bile arkasına bakmadan nasıl kaçtığını görmedin mi? Günlerce defalarca çiçek ve kart göndererek ona kur yapmayı zaten denedim ama bu içten duygularıma tek bir yanıt bile gelmedi."
"O zaman bir bahse girelim."
Leonard'ın gözleri, oyun masasında biriken poker çiplerini süzerken parladı. Bu oyunu artık bitirmek için hesaplamalar yapan Björn, çatık kaşlarla başını kaldırdı.
"Bayan Hardy’nin kalbini kim çalabilirse o kazanır. Başka bir deyişle, onun lütfunu ilk kimin kazanacağına dair bir bahis. Ne dersiniz?"
"Ama sen..."
"Eski karımın benim için bu kadar endişelenmesi beni gözyaşlarına boğuyor doğrusu." Alaycı bir tavırla ayağa kalktı.
Aslında boşanmalarıyla ilgili hiçbir olumsuz his beslemiyordu. İlişkileri en başından beri aşk gibi saf duygular barındırmamıştı ve aradan dört uzun yıl geçmişti, aralarındaki her türlü bağ çoktan kopup gitmişti.
Nihayetinde, göğsünü sıkan bu kirli hissi tanımlaması gerekirse, bu sadece bir 'can sıkıntısıydı'.


Yorumlar
Yorum Gönder