The Problematic Prince - 108. Bölüm (Türkçe Novel)

Erna şapkadan çıkardığı çiçeği yeniden yerine taktı. Kendini böyle aşırı süslenmiş görmek komikti, öte yandan başka hiçbir aksesuarı olmadan da gerçekten tuhaf görünüyordu.
“Gitmek istediğinden emin misin? Neden burada kalıp biraz daha dinlenmiyorsun?” diye sordu Lisa.
“Evet Lisa, zaten fazlasıyla dinlendim.”
Erna tek bir çiçek ilavesiyle şapkasını tamamladı ve başına geçirdi. Kraliyet Ailesi’nin ikamet ettiği Yazlık Saray’a gitmeye kararlıydı. Piknikte yaşanan tatsızlık yüzünden onlara henüz düzgün bir özür sunamamıştı ve bunu yapmayı kendisi için bir görev addediyordu.
“Ekselansları, ya bu çiçekler ne olacak?” dedi Lisa, masanın üzerinde duran bir kenara atılmış korsaj yığınını fark ederek.
Erna kendi elleriyle yaptığı çiçeklere doğru göz ucuyla baktı. Hepsi de hoş tomurcuklardı ama yapay çiçekler bile kullanıla kullanıla yıpranabilirdi. Erna, bir insanın hayatını tıpkı zararsız, güzel bir çiçek gibi yaşamasının mümkün olup olmadığını merak etti.
Erna bu soruyu zihninden uzaklaştırdı ve şapkasının oturuşunu düzeltti. Eldivenlerini takıp şemsiyesini kavradı, ardından konağın önünde kendisini bekleyen arabaya doğru yöneldi.
Yazlık Saray, Schuber Sarayı’nın sınırları içinde olsa da kıyı şeridindeki atmosfer belirgin şekilde farklıydı. Araba durduğunda, martıların çığlıkları ve dalgaların yatıştırıcı sesi, arkasından gelen güllerin kokusuyla birleşerek duyularına hücum etti.
Arabadan indiğinde, bugün tek misafirin kendisi olmadığını görebiliyordu. Saygın Dük Heine ailesinin armasını taşıyan bir başka araba daha orada duruyordu.
*.·:·.✧.·:·.*
Bahçenin en uç köşesinde, üç kişilik küçük bir çay masası kurulmuştu. Burası, Erna’nın geçen yazın sonlarında Kraliçe ile ilk kez karşılaştığı yerin ta kendisiydi.
Erna, şimdi tamamen açmış güllerle bezenmiş kameriyeye baktı ve yüzünü, tıpkı ilk karşılaştıkları günkü gibi kendisine şefkatle gülümseyen Isabelle Dinyester’e döndü. İçindeki derinleşen suçluluk duygusuna rağmen Erna, Kraliçe’nin kendisine karşı hiç değişmeyen bu ilgisi için minnet duymaktan kendini alamıyordu. Kadının hemen yanında duran Prenses Louise ise ona onaylamayan, sert bir bakış fırlattı.
“Çok üzgünüm, benim yüzümden herkes...”
“Erna,” diyerek sözünü kesti Isabelle. “tüm bunları artık geride bırakalım. Kendini suçlamamalısın, çünkü tüm bunların yükünü asıl göğüsleyen sendin. Bizden af dilemene hiç gerek yok, öyle değil mi Louise?”
Louise, kendisini bir şey söylemeye zorlayan annesiyle göz göze geldiğinde sadece bitkin bir iç çekti.
“Pekala, asıl en büyük yükü kimin taşıdığını unutmayalım: erkek kardeşim. Senin adına bunu çözmek için yorulmak bilmeden çalışan oydu, Erna.”
“Louise.” diye çıkıştı Isabella.
“Biliyorum, elbette durumdan tamamen hoşnut değildir. Onun için bu, babasını ilgilendiren özel bir mesele, ama... Ah, unutmuşum, adam artık onun babası değil.”
Louise başını öne eğmiş olsa da, kolay kolay sarsılmayacak derin bir güvensizlik besliyormuşçasına alaycı bakışlarını Erna’nın üzerinden çekmiyordu.
“Pekala, tebrik etmem gerekiyor, gerçekten... Ve yeri gelmişken, hamileliğiniz için sizi tebrik etmekte geciktiğim için lütfen kusuruma bakmayın.”
“Teşekkür ederim.” dedi Erna hafif bir tebessümle. Ellerini bilinçli bir hareketle karnının üzerine kenetledi.
“Şiddetli sabah bulantılarıyla boğuştuğunuzu duymuştum, umarım artık geçmiştir. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
“İyiyim.”
“Görünüşe göre içinizde büyüyen çocuk epey düşünceli çıkacak. Sabah bulantıları vurduğunda geri çekiliyor, halden anlıyor. Sonra en kötüsü geçtiğinde, her zamankinden daha güçlü ve dirençli bir şekilde ortaya çıkıp annesine teselli veriyor.” Louise’in bu yorumları abartılı bir hayranlıkla bezenmişti. “Büyük Düşes’in, dış görünüşünün düşündürdüğünden çok daha güçlü bir bünyeye sahip olduğunu bilmek içimi rahatlatıyor. Benim sabah bulantılarıyla verdiğim o uzun savaşı çok iyi hatırlıyorum, keza Prenses Gladys’inkini de.”
“Louise, eğer gelinime karşı nezaketsiz davranmaya devam etmekte ısrar edeceksen, senden burayı terk etmeni istemek zorunda kalacağım.”
Beklendiği gibi, Isabelle hemen Erna’nın savunmasına geçmişti. Louise ise kendi annesinin bu hamlesi karşısında artık ne şaşırıyor ne de kırılıyordu.
“Özür dilerim anne. Niyetim bu değildi ama sanırım hamilelik konusu bir an için kendimi kaybetmeme neden oldu. Daha dikkatli olurum.”
Louise, Erna’ya hızlı bir bakış fırlatarak gelebilecek her türlü eleştirinin önünü ustalıkla kesti. Kadın, masum bir günahkar kisvesine bürünerek ne kadar da doğal görünüyordu öyle. 'Onun gerçekte ne kadar arsız ve yırtıcı bir kadın olduğunu bilmeseydim, ben bile bu dış görünüşe kanabilirdim.' diye düşündü Louise.
Louise sessizliğe gömülürken, Kraliçe zarafetle konuşmanın dizginlerini eline aldı. Sohbet konuları son derece sıradan ve cana yakındı; çoğunlukla Erna’nın sağlığına dair sorular, iyi dilekler ve neşeli anekdotlardan ibaretti. Hizmetçilerden birinin getirdiği büyük meyve tabağının da eşlik etmesiyle, o gergin atmosfer yavaş yavaş ama kesin bir şekilde erimeye başladı.
“Bayan Fitz bana karnındaki küçük yumurcağın meyveye karşı bir zaafı olduğunu çıtlatmıştı” dedi Isabelle. “Erna, lütfen hem senin hem de çocuğunun sağlığının her şeyden önemli olduğunu unutma. Bunu zihninin en ön safhasında tut.”
“Teşekkür ederim, unutmayacağım.”
Erna, meyve sunumunu incelerken şaşkınlık dolu bir hal içindeydi. Tabak üzerinde kusursuzca düzenlenmiş canlı renkler ve mücevher benzeri şekiller göz alıcıydı.
“Seçebileceğin pek çok meyve olsa da, bu özel tabak büyükanneden sana bir hediye. Lütfen kabul et, ama Björn’e sakın verme; bu sadece senin ve küçüğün için.”
Kraliçe’nin bu oyuncu ifadesi, buluşma boyunca ağırbaşlı ve temkinli duran Erna’nın yüzünde nadide bir gülümseme doğurdu. “Hediye” kelimesinin kullanılması, tabaktan yayılan o cezbedici kokulara benzer tatlı bir melodi gibi tınlamıştı kulağa.
Isabelle beklenti dolu gözlerle Erna’ya baktı ve Erna, Kraliçe’nin kendisi bir şeyler yiyene kadar pes etmeyeceğini anladı. Gönülsüzce de olsa çatalını eline aldı ve meyvenin tadına baktı.
Erna, tatlı ve sulu meyvenin her lokmasının tadını çıkardı. İlk başta yerken Kraliçe’nin onu izlemesinden çekinmişti ama bu görkemli ve egzotik tatların cazibesine kapıldığı anda her şeyi unuttu, adeta kıtlıktan çıkmışçasına bir iştahla meyveleri tüketmeye başladı.
Erna kendi davranışına anlam veremiyordu, sanki günlerdir boğazından tek bir lokma geçmemiş gibiydi ancak çatılına bir meyve parçası daha saplarken tüm odak noktası bir sonraki lokmadaydı.
Erna, bu iştahlı yeme halini delip geçen rahatsız edici bir bakış hissetti ve başını kaldırdığında Louise’in ona dik dik baktığını gördü. Gözleri birleşti ama Prenses bu kez bakışlarını gizleme gereği duymadı.
“Benim yüzümden durma, iştahla yediğini görmek güzel.” dedi Louise başını sallayarak.
Louise’in yüzündeki parıltılı ifade Kraliçe’ninkiyle eşleşiyordu ama aralarında belirgin bir fark vardı, o keskin bakışlarından dışarı sızan muayyen bir duygu.
Hafif bir acıma hissiyle harmanlanmış bir küçümseme...
Erna boğazının düğümlendiğini hissetti, bu durum ne bir lokma daha yutmasını ne de tabağa bir şeftali dilimi için uzanmasını imkansız kılıyordu. İçinde uyanan bu mahcubiyet, o sırada kumsalda, suyun içinde oynaşan torununu ve diğer çocukları izleyen Kraliçe’nin gözünden kaçmıştı.
“Daha çok ye.” dedi Louise, ifadesi yumuşayarak nazik bir tebessüme dönüşürken.
Erna kendini her ne kadar huzursuz hissetse de, son şeftali dilimini de ağzına atmayı başardı. Louise derin bir iç çekerek bakışlarını sahilde oynayan çocuklarına çevirdi, onların kahkahaları deniz meltemiyle buralara kadar taşınıyordu.
“Ha, bakın, sonunda düştü işte.” dedi Isabelle hafif bir kahkahanın ardından. “Şu çocuk tıpkı babası gibi, yüzsüzün teki.” Annesininkiyle aynı olan bir gülümseme Louise’in de yüzünü süsledi, bu Erna’nın içini bir sıcaklık ve aşinalık hissiyle doldurmuştu. İki kadının çocukları hakkında konuşmasını izlerken Erna’nın ruh hali değişti, içinde hafif bir utanma ve yalnızlık duygusu baş gösterdi. Bakışlarını kaçırarak önündeki şeftaliye dikti.
'Ben iyiyim.'
Bir teselli arayışıyla elini karnına götürdü; henüz doğmamış çocuğunun hâlâ onunla olduğunu, ona küçük de olsa bir arkadaşlık ettiğini bilmekte biraz olsun huzur buldu. Lokmasını yavaşça çiğnedi ve meyvenin her zerresinin tadını çıkardı.
Tadı tek kelimeyle kusursuzdu.
*.·:·.✧.·:·.*
“Ekselansları Yazlık Saray’dalar.” dedi Bayan Fitz, arabanın kapısı Björn’ün inmesi için açılırken. Adamın eve her ayak bastığında sorduğu o alışılagelmiş soruyu önceden tahmin etmişti.
Björn, sormak üzere olduğu o kronik soruyu bastırarak başıyla onayladı. Giriş holünde yankılanan ayak seslerine, hizmetçilerin ve görevlilerin zar zor duyulan telaşlı hışırtıları eşlik ediyordu.
Merdivenleri tırmanan Björn, en tepede, devasa palmiye yapraklarının gölgesinde durakladı. Güneşin parlak ışıkları yüksek pencerelerden içeri süzülüyor ve kristal avizenin üzerinde parıldıyordu.
Bu parlaklık neredeyse katlanılamayacak kadar fazlaydı, bunaltıcı sıcak da bu rahatsızlığı körüklüyordu; fakat hepsinden öte, onu en çok çarpan şey o inanılmaz derecede belirgin olan sessizlikti.
Björn, sanki seslerin boğulduğu en derin sulara gömülmüş gibi duran malikaneye endişeyle kaşlarını çatarak göz gezdirdi. Bu, onun en başta arzuladığı düzendi; koruma altına alabileceği sakin bir yaşam ve tüm bunların merkezine eşi olarak Erna’yı yerleştirmek...
Şimdi her şey yerli yerinde dururken ve tam da umduğu gibi zararsız, sessiz ve güzel bir şekilde hizmet ederken, Björn hoşnuttu.
Björn başıyla onaylayarak çalışma odasına doğru ilerledi; Bayan Fitz de hemen yanında yürüyor, evle ilgili tüm meseleler hakkında onu bilgilendiriyordu.
“Artık dönme vakti gelmiş olmalı.” dedi Bayan Fitz, Björn’ün saatine göz attığını fark ederek.
Björn, henüz sormadığı bir sorunun daha önceden tahmin edilmesini başıyla onayladı ve dikkatini masanın üzerindeki mektuplarla dolu gümüş tepsiye verdi. Bir zarf açacağıyla her birini sırayla açtı. Bu yaz hiçbir sosyal etkinliğe katılmayacağını net bir şekilde belirttiği için incelenecek pek fazla posta yoktu.
“Eminim harika vakit geçiriyordur. Haşmetmeap Kraliçe, Büyük Düşes’e son derece ihtimam gösteriyor.” dedi Bayan Fitz. “Bugün Ekselanslarının fiziksel durumu gözle görülür derecede iyiye gidiyor gibiydi ve hekim de çocuğun güçlü bir şekilde büyüdüğünü onayladı.”
Björn, Bayan Fitz’in sormasına gerek kalmadan bir sorusunu daha yanıtlamasını başıyla onayladı ve bir puro yaktı.
“Ne zamandan beri zihin okuyorsun?” dedi Björn, dumanı dışarı üflerken, Bayan Fitz ise sadece omuz silkmekle yetindi.
“Hmm, ya çocuk bana benzerse?” dedi Björn, düşünceli bir tavırla.
“Bağışlayın Ekselansları, ne demek istiyorsunuz?”
“Karımın karnında büyüyen çocuk... Ya bana benzerse?”
Tahmin edildiği üzere, doktorun ziyaretinden bir hafta sonra Björn, Erna’nın karnında büyüyen bebeğin işaretlerini görmeye başlamıştı. Şu an için çok büyük bir şey değildi ama kadının narin endamında belirgin bir kavis oluşmuştu. Bunu geçen sabah, Erna’yı balkonda temiz hava alırken izlediğinde fark etmişti. Üzerinde yeni bir kıvrım vardı. Erna kendisini izlediğini fark edince bir şalla üstünü örtmüş ve bunu yaparken yüzünü başka yöne çevirmişti.
Bebeğinin Erna’nın içinde büyüdüğü gerçeğini ilk kez o an gerçekten kavramıştı.
Karısı öylesine küçük ve narin bir kadındı, kendisi ise cüsseli bir adamdı.
“Karım ufak tefek ama ben iriyim. Eğer bana benzeyecek kadar büyürse, doğumun üstesinden gelemeyebilir...” Björn, puroyu dudaklarına götürürken boşluğa doğru dik dik baktı.
“Bebekler küçük doğarlar Ekselansları; tıpkı sizin ve Veliaht Prens’in doğduğu gibi, üstelik siz ikizdiniz. İkiniz de normal bir yenidoğandan çok daha küçüktünüz. Şimdi sizleri böyle büyük ve uzun boylu görmek hayal etmesi bile zor bir şey.” diye yanıtladı Bayan Fitz.
Björn, bu kadar kayıtsızca gülebildiğine şaşırarak kuru bir şekilde kıkırdadı. Masadan doğrulduğu sırada aceleci ayak sesleri yaklaştı ve aniden yükselen çığlıklar malikanenin o dinginliğini paramparça etti.
Kapının eşiğinde belirenin Leonid olduğunu görmek Björn’ü şaşırttı; kardeşi, elinde sımsıkı tuttuğu bir kitapla ona doğru aceleyle koşuyordu. Björn, normalde her zaman temkinli ve ketum olan kardeşinin bu haline kaşlarını çattı. Leonid’in ona doğru uzattığı kitabın başlığı *‘Aşkın ve Sevginin Adına: Uçurum’* idi.
Björn, Leonid’in normalde okuyacağı şeylere kıyasla fazla entelektüel ve ağdalı görünen bu başlığa bakarak kaşlarını daha da çattı, tam bu huzursuzluğun sebebini sormak üzereydi ki yazarın adını gördü.
*‘Gerald Owen’*
Dünyaca ünlü şair ve Prenses Gladys’in sevgilisi.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder