The Problematic Prince - 107. Bölüm (Türkçe Novel)

“Erna nerede?” diye sordu Björn.
Başhizmetçi Karen, Björn’ün sert sözlerini duyduğunda irkildi ve zorlukla yutkundu.
Bugünlerde Björn bu soruyu bir nevi selamlaşma niyetine soruyordu; bu da Büyük Dük konutundaki tüm hizmetçilerin, Büyük Düşes’in hareketleri hakkında epey spekülasyon yapmasına neden oluyordu. Bu, yeterli bir cevap veremedikleri takdirde azarlanmaktan korktukları için değil, Prens’in yüzündeki o küçümseyici bakıştan ötürüydü. Kendisine yanlış yapan herkesi kapı dışarı etmeye hazır bir hali vardı.
“Sanırım Ekselansları yatak odasında, banyo yapıyor.” dedi Karen, kelimeleri ağzından zoraki çıkararak.
Björn, Büyük Düşes’in kapısına doğru büyük ve kararlı adımlar atarak koridorda aceleyle ilerledi. Düşes Arsene’in emrivaki ziyareti ve Leonid’in küstahça tavırlarıyla, en hafif tabirle yorucu bir gün olmuştu. Her şeyin tuzu biberi olarak, gelen bir mektup Björn’ün son sabır kırıntılarını da tüketmişti.
Barones Baden’dan gelen mektup Erna’ya değil, kendisine hitaben yazılmıştı ve Erna’nın Baden Caddesi’nde kalmasına izin vermesi için ona yalvarıyordu. Zihninde Erna’nın o bitkin yüzü canlandı, eğer kendisi isterse ondan boşanacağını söyleyen o kadının yüzü... Saraydan kaçabilmek için gerçekten de kendi büyükannesine yardım etmesi için yalvaracak noktaya mı gelmişti?
“Ekselansları.” dedi Lisa, adamın banyoya doğru yöneldiğini fark ederek.
“Çekil.” dedi Björn.
“Ekselansları, Büyük Düşes henüz banyosunu bitirmedi.”
“Çekil dedim.” diye neredeyse kükredi Björn, ama Lisa geri adım atmadı.
“Doktor Erickson en azından gelecek aya kadar bunun olmaması gerektiğini söyledi.”
“Sen ne...” Björn, Lisa’nın ne demek istediğini o an anladı.
“Ekselansları, lütfen, sadece biraz bekleyin, çocuğu düşünün.”
“Lisa, ben öyle bir şey...” Björn neredeyse kahkahayı basacaktı. Şaşkınlığa uğramış olsa da Lisa hâlâ yolunu kapatıyordu. 'Şunu şurada gebertsem mi acaba?'
Bu meseleyi ciddi ciddi tartarken, kapının diğer tarafından suyun şıpırtısı duyuldu.
“Sorun değil Lisa.” Erna’nın yumuşak sesi kapının ardında yankılandı.
“Ama...”
“Sorun değil dedim, içeri girsin.”
Emre itaat eden Lisa, istemeye istemeye kenara çekildi. Yanından geçip kapıya yönelen Björn’e dik dik baktı.
'Şunu gerçekten gebertmeliyim.'
Björn kapıdan geçerek buharla kaplı odaya adım attı. Güneş ışınları, süzülen yoğun nem bulutlarını aydınlatıyordu. Björn bir an için buraya neden geldiğini unuttu ve solgun tenindeki su tabakasından ötürü parıldayan karısına baktı. Sonra o şeyi fark etti.
“Bebek karnı...” dedi yumuşak bir sesle.
Erna’nın karnı hâlâ dümdüzdü fakat Erna’nın suyun içinde öne doğru eğilerek oturuş şeklinden ötürü Björn, çocuğunun ilk belirtilerini görebildiğini sandı. Ruh hali niyetinden saptı ve düşünceler zihninden dışarı taşmaya başladı. Gerçi bunu pek de umursamadığını fark etti.
“Hayır, doktorlara göre muhtemelen bir iki hafta daha belirgin bir karın göremeyeceğiz.” diye dalgınca cevap verdi Erna.
“Pekala, orasını pek bilemem ama bildiğim bir şey varsa o da göğüslerin.” dedi Björn, bakışlarını yukarı kaydırarak.
Erna kızardı; gerçi banyonun sıcağından ötürü zaten kızarmış olduğundan bunu anlamak zordu, yine de göğüslerindeki değişim çok barizdi. Erna utanç içindeymiş gibi bakışlarını kaçırdı ve dizlerini kendine doğru çekip onlara sarıldı. Erna’nın bu savunma mekanizması Björn’e buraya neden geldiğini hatırlattı fakat içindeki öfke epey körelmişti.
Şimdi sakinleşip daha mantıklı düşünmeye başladığında, bu patlamasının yersiz olduğunu ve aptalca davrandığını anladı.
Erna, büyükannesini bu şekilde kullanacak bir insan değildi. Barones Baden da öyle biri değildi. O sadece, hamileliğin zorluklarıyla boğuşan torunu için endişelenen, sevgi dolu yaşlı bir kadındı. Bunu kabullendiği anda içindeki öfke tamamen yok oldu.
“Neden buradasın Björn?” Erna şaşkınlıkla ona baktı.
Björn, kadının gururunu daha fazla incitmemek için bakışlarını Erna’dan kaçırdı ve alnındaki teri sildi. Derin bir iç çekti. Kendini aşağılık bir aptal gibi hissediyordu.
“Ben, şey... Birlikte akşam yemeği yemek ister misin diye soracaktım.” diyerek beklenmedik kelimeler döküldü ağzından. “Yemeği ben hazırlayacağım.”
Bir cevap beklemeden Björn banyodan ayrıldı. Kapıyı açtığında Lisa, yüzünde cinayete meyilli bir ifadeyle tam eşikte duruyordu. Björn ona pek aldırış etmeden yanından geçip gitti.
Büyük Düşes’in dairesinden tamamen uzaklaştığında bir kahkaha koyuverdi. Parmaklarını saçlarının arasından geçirdi.
“Seni çılgın piç.” diye kendi kendine kıkırdadı.
*.·:·.✧.·:·.*
Büyük Dük çiftinin yemek masası, muhteşem fıskiyeye ve bahçeye bakan balkona kurulmuştu.
Erna, gece elbisesinin içinde her zamanki gibi zarif görünerek masada oturuyordu. Björn daha erken gelmişti ve geçmiş günlerin o huzurlu birliktelik havasını yeniden yakalamaya çalışarak onu şefkatli bir bakış ve gülümsemeyle karşıladı.
Erna, sanki içindeki o karanlık ruh halini defetmek istercesine gülümsemeye çalıştı ama bu gülüşün içi boştu. Bu adamın kendisinden istediği o büyüleyici çiçek korsajı olmayı amaçlıyordu. Şu anda Björn’ün istediği şey ile kendisinin sunabileceği şey tamamen birbirinden farklı iki şeydi.
Bu hoş yaz akşamına yatıştırıcı bir meltem eşlik ediyordu. Gece derinleştikçe mumlar daha da parıldadı. Sohbetleri pürüzsüzce akıyor, yemekler ise nefis geliyordu.
“Barones bana bir mektup gönderdi.” dedi Björn.
Erna hazırlıksız yakalanmıştı ve levreğinin son lokmasını ağzına götürürken durakladı. Gözlerini kocaman açarak Björn’e dik dik baktı.
“Bir süreliğine Baden Caddesi’nde kalmak isteyip istemeyeceğini sordu.”
Büyükannesinin yanında olmayı ne kadar çok istese de, yalan söylemek zorunda hissetti. Geçen yılki skandaldan sonra kalp krizi geçiren büyükannesi şu anki durumu görecek olursan, bunun ciddi sonuçları olabilirdi. Bu düşünce bile Erna’yı şoka sokmaya yetti. Büyükannesinden bir süre daha uzak durması en iyisi olacaktı.
Ama eğer Buford’a kaçabilseydi, sadece kısa bir süreliğine bile olsa...
“Çoktan cevap verdin mi?” diye sordu Erna ve ardından levreği ağzına tıktı.
“Evet, ona burada kalmanın senin için daha iyi olacağını söyledim.” hafifçe gülümsedi ve şarabından bir yudum aldı. “Daha ziyade, çocuğun bir doktora erişiminin olması açısından daha elverişli olacağı için. Ülkenin o en ücra köşesinde buna sahip olamazdın. Ayrıca bu bitkin halinle yolculuk yapmak da cabası.”
Mum ışığı Björn’ün dudaklarını belirginleştiriyordu, neredeyse bunu önemsiyormuş gibi bir hali vardı. Erna’nın gözleri ise mum ışığında daha da derinleşti.
“Evet.” dedi Erna, hiç zorlanmadan.
Björn’ün söylediği her şey mantıklıydı. Erna, kendisi ve çocuğu için en rasyonel kararın bu olduğunu tamamen anlayabiliyordu. Bunu sadece kabul etmek zorundaydı.
“Bunun yerine, Barones’i buraya getireceğim.”
“Hayır.” cevap aniden gelmişti. “Sadece, işlerin bu haliyle kalmasını seviyorum.”
Kelimelerin arkasında hiçbir güç yoktu ama bunları söylemek kolay olmuştu. Hissettiği o endişe aniden anlamsız ve boş bir hal aldı. Belki de iyi bir eş olma yolu başından beri bu kadar kolaydı. Hayal kırıklığı içinde, aslında bir yol bile olmayan o dikenli yolda kendi başına dolanıp durmuştu.
“Erna...”
“Gerçekten Björn, ben iyiyim. Bu kadar önemsediğin için teşekkür ederim.”
Bunu söyledikten sonra Erna bakışlarını Björn’den kaçırdı; neyse ki bir sonraki yemek gecikmeden servis edildi ve bu huzursuz sessizlik, yerini yemek yeme seslerine bıraktı.
Nehirden esen meltem artık yatıştırıcı bir serinlik değil, bir ürperti yayıyordu. Fıskiyenin su sesi derinleşen gecenin içinden guruldayarak yükseliyor ve yaz gecesinin atmosferine karışıyordu.
Erna’nın tavırları biraz daha canlı görünüyordu, Björn bunun sadece kibar bir gülümseme olduğunu bilse de yorum yapmaktan kaçındı. İşlerin eski haline dönmesi zor olacaktı. Björn bunu kabullendi ve boş şarap kadehini yeniden doldurdu.
Kadehi neredeyse bir dikişte boşalttıktan sonra tekrar doldurdu ve bakışlarını hâlâ kendisinden kaçırıp aşağıya, fıskiyeye dikmiş olan Erna’ya baktı. Kendini ondan gözlerini ayıramaz bir halde buldu; kadının güzelliği, rüzgarda uçuşan saçları, açık mavi kurdeleleri ve narin bedenini saran beyaz keten elbisesi onu büyülemişti.
Erna ile evlenme kararını verdiğinde, Walter Hardy’nin karakterini zaten hesaba katmıştı. Kendi sınırları içinde kaldığı sürece bir sorun yaşanmazdı fakat eğer o çizgiyi aşacak olursa, meseleyi derhal halletmesi gerektiğini biliyordu; bu sınırların dışında hiçbir ihtimale yer yoktu.
Björn’ün Erna’dan boşanmaya hiç niyeti yoktu, hele ki Walter Hardy yüzünden kesinlikle boşanmazdı ancak bu meseleyi agresif bir şekilde kovalamak için içinde bir itici güç de hissetmiyordu. Walter’ı Erna’nın hayatından söküp atmanın ve yola devam etmenin kafi geleceğini düşünmüştü. Erna’nın bu konudaki duruşunu hiç hesaba katmamıştı; kadın ne tür zorluklarla karşılaşırsa karşılaşsın, kendi yanında olduğu sürece umut edebileceği en iyi hayata sahip olacağını varsaymıştı.
Öyleydi ya da en azından öyle olması gerekirdi.
Björn kadehini bir kez daha doldurdu.
Kadeh hızla yeniden boşaldı ama bu içindeki o yoğun susuzluğu dindirmeye yetmedi. Erna kendisine bakmıyor olsa bile, gözlerini ayırmadan karısını izledi.
Walter Hardy’nin hapse girmesini önlemek için Björn yüklü bir meblağ ödemek zorunda kalmıştı. Bunu pek dert etmiyordu, Hardy ailesine buradan çok uzaklara taşınmaları ve kendilerine yeni bir hayat kurmaları için yeterli fonu sağlamıştı. Onlar için endişelenmiyordu, sadece Erna’yı düşünüyordu.
Walter’ın hapse girmesi ya da ailesinin sokaklarda evsiz kalması Björn’ün umurunda değildi. Erna güvende ve mutlu olduğu sürece onun için önemli olan tek şey buydu. Erna’nın karısı olarak yaşayacağı hayatın bundan sonra daha az acı verici olmasını ve Gladys’in gölgesini tamamen silmek imkansız olsa bile, o aşağılık babasını unutmasına yardımcı olmasını umuyordu. Erna’nın sırf yeniden gülümsediğini görebilmek, gözlerinin parıldamasını izlemek ve adını fısıldamasını duymak için, onun adına gelebilecek her türlü sıkıntıyı önlemek adına her bedeli ödemeye hazırdı.
Ama neden o hâlâ...
Şarap şişesinin boş olduğunu fark ettiğinde Björn’ün düşünce silsilesi aniden kesildi. Erna hâlâ ona bakmamıştı.
'Neden bana karşı böylesin?'
Björn çağrı zilini kullanıp yeni bir şişe getirtmekten vazgeçti. Bunun yerine gözlerini kapattı ve düşüncelerini düzene sokmaya çalıştı. Gözlerini tekrar açtığında, bakışları soğuk ve hesapçı bir bankerinkinden farksızdı.
“Erna.”
Adam sakin bir sesle adını seslendiğinde, Erna dönüp ona baktı. Yüzü inkar edilemez derecede güzeldi; fakat bu yüz, adamın ödediği bedelin karşılığı olan o yüz değildi.
“Gülümse.”
Björn’ün yüzünde ifadeden eser kalmamıştı, buna rağmen hiç tereddüt etmeden kadından talepte bulunuyordu.
Erna gözlerini kırpıştırdı, boş bakışlarla ona baktı ve dudaklarının kenarını nazikçe yukarı kaldırdı. Tıpkı söz dinleyen uslu bir çocuk gibiydi. Her ne kadar işler eskisi gibi olmasa da, bu bir gereklilikti ve bu yüzden her şeye değerdi. Zaman geçecekti ve dünyaya gelecek bir çocuk vardı. Bu da adamın nihayetinde yine zaferle çıkacağı anlamına geliyordu.
“Tekrar.” dedi adam çok daha kısık bir sesle, asıl Björn Dinyester soğukkanlılığına bürünerek.
Erna tereddüt etti, ama bu kez eskisinden daha güzel bir şekilde yeniden gülümsedi. Adam bunu almayı sonuna kadar hak ediyordu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder