The Problematic Prince - 106. Bölüm (Türkçe Novel)

“Bu hiç Erna’ya göre değil, sana asla böyle bir şey demez.” dedi Bayan Greaves, sözlerindeki endişeyle.
Barones Baden ona düşünceli gözlerle baktı ancak ardından bakışlarını tekrar buruşuk parmaklarının arasında gevşekçe tuttuğu mektuba indirdi.
Mektup, Büyük Düşes’i konutunda ziyaret etme talebine verilen bir ret cevabıydı. Kraliyet Ailesi’nin hâlâ meşgul olduğunu, bu yüzden şu sıralar misafir ağırlamanın bir hayli zor olduğunu açıklıyordu. Mektupta ayrıca destekleri için şükranlar sunuluyor ve Barones’e esenlikler dileniyordu. Mektubun son sözleri ise sonbaharda ziyarete gelmeleri için bir davetti.
“Eğer onu gerçekten çok özlediysen, belki Erna’yı tekrar burada kalması için davet edebilirsin.” dedi Bayan Greaves.
“Edebilsem, ederdim.”
Mektubu bir kez daha okuduktan sonra Barones Baden pencerenin önüne gidip dışarıya baktı. Beyaz çitlerin ötesinde, güneşin sıcağından kavrulmuş ve sararmış tarlaları görebiliyordu. Hava öylesine sıcaktı ki Barones, orada saçlarını güneşin rengine boyamaya çalışan bir çocuğu hayal edebiliyordu.
Babası olarak Walter Hardy gibi birine sahip olmasına rağmen Erna, her türlü yarayı iyileştirebilecek böylesi bir mutluluk pusunun içinde büyümüştü. Şimdi, babasının yaptığı o korkunç şeyler sayesinde Erna, o canavarı hayatından tamamen söküp atabilmişti. Bunun için minnettar olmalıydı.
Büyük Düşes’in babasıyla bağlarını kopardığı haberi, taşranın derinliklerinde bile epey bir çalkantıya yol açmıştı. Prens Björn, Walter Hardy’nin artık Erna Dinyester’in babası olmadığını ve kraliyet dünürlüğü sıfatının kalmadığını ilan etmişti. Walter bu haktan gönüllü olarak feragat etmişti ve bir daha asla Büyük Düşes’in babası olarak anılmayacaktı.
Halkın arzusu, hâlâ bu vasıfsız Büyük Düşes’in görevini bırakması gerektiği yönündeydi ancak Prens Björn, tam bir tepkisizlik politikasındaki istikrarını koruyordu. İradesi öylesine sağlamdı ki Erna’nın hiçbir yere gitmeye niyeti yok gibiydi.
Björn ne kadar güçlü olursa olsun, Erna başını nasıl dik tutabiliyordu hâlâ? O, annesini inciten adamla, yani babasıyla aynı saç rengini paylaştığı için bile üzüntü duyacak kadar yufka yürekli bir çocuktu. Barones, Erna’nın şimdi kocasına nasıl baktığını düşündüğünde gözleri yaşlarla doluyor gibi oldu.
“Efendim, lütfen Prens’ten bu tek lütfu isteyin.” dedi Bayan Greaves, yüzünde bir gülümsemeyle. “Buford’ı ziyaret ettiğinde, Prens’in genç hanıma çok düşkün olduğunu görmüştüm; bu yüzden genç hanımı buraya getirmeyi teklif etseniz bunu hakkıyla değerlendirmez mi? Prens, genç karısının rahat etmesini isteyecektir.”
“Bir anlamı yok.” diyerek başını yavaşça salladı Barones.
Barones Baden, söylentilerden farklı bir adam olduğuna inanarak Erna’yı Prens Björn’e emanet etmişti; yine de içinde bir şeyler onu kemirip duruyordu. Bahar ziyaretleri sırasında ikisini izledikten sonra bu endişelerini bir kenara bırakabilmişti.
Prens Björn zor bir insandı, bu kesindi ve tacı bırakmış olmasına rağmen hâlâ bir hükümdardı. Kendini her zaman öyle taşıyordu; zarafet ve gururla dolu, kimsenin önünde asla eğilmeyen biriydi. Tavırları, ifadeleri ve gözleri, kraliyet terbiyesinin izlerini taşıyor, bu da Barones’in ona bir torun gibi davranmasını zorlaştırıyordu.
Fakat Prens’in, Erna’nın yanındayken tıpkı diğer sıradan genç çiftler gibi göründüğü hissini de içinden atamıyordu. İkisinin bu halini görmekten keyif alıyor ve onları sık sık sessizce izliyordu. Barones Baden, gençliğinde Prens Björn gibi bir adamı olsaydı hayatının huzurlu ve mutlu geçeceğini düşünmekten kendini alamıyordu. Bu düşünce bir rahatlama hissi getiriyordu.
Erna’nın mektubunu hâlâ parmaklarının arasında sımsıkı tutan Barones ayağa kalktı ve kararlılığı arttı. Prens Björn’ün Erna için en iyisinin ne olduğunu bileceğine gönülden inanarak sezgilerine güvenmeye karar verdi.
*.·:·.✧.·:·.*
“Bugünün çarşamba olduğunu duymuştum.” dedi Düşes Arsene.
Ses tonu dikkat çekici derecede kibirliydi ve habersiz gelen bir misafir olmasına rağmen, bir yığın hediye ve hiç de beklenmeyen bir tavırla çıkagelmişti.
“Ben de bir süreliğine uğrayayım dedim, heyecanlanacak bir şey yok.” diye devam etti Düşes.
Yelpazesini katladı ve masanın üzerine bıraktı. Kırışık elleri kristal kadehi kavradı ve viski sodasından bir yudum almak için dudaklarına götürdü. Günün ortasında torununun evini ziyaret etmeye karar vermişti. Bunu büyütülecek bir şey değilmiş gibi gösteriyor ve doğal bir soğukkanlılığı koruyordu. Buna karşılık Leonid, kraliyet opera gösterisinde geçirilecek bir gece için yeterince iyi giyinmiş görünüyordu.
“Eee, sen neden buradasın ve bunun… anlamı ne?” Düşes, yarı dolu bardağı Leonid’e ve Erna’nın yanında duran kocaman bukete doğru salladı.
Buket neredeyse Büyük Düşes kadar büyüktü ve zıt renklerden hiç anlamayan biri tarafından yapılmış gibi görünüyordu. Buket akla gelebilecek her parlak rengi barındırıyordu ve rüküş duruyordu. Renkler öylesine göz alıcıydı ki insanın gözlerini sızlatıyordu.
“Yeğenimi ziyaret etmek için uğradım, biraz boş vaktim vardı ve Büyük Düşes’in nasıl idare ettiğini görmek istedim.” dedi Leonid.
“Yalan söylemekte iyisin ama sen de ben de yeğenini gelecek yıla kadar göremeyeceğimizi biliyoruz.” diyerek Düşes, kısık gözlerle Leonid’e baktı.
“Onu kalbimle izliyorum, büyükanne.” dedi Leonid, arsızca.
Düşes Arsene’in attığı bir kahkaha, gerilimi bir anlığına dağıttı ve Düşes, torununa oyuncu bir bakış fırlattı. Kendini baskı altında hisseden Erna da bir tebessüm kondurdu yüzüne.
“Güzel o halde, bana kalbinle izlediğin şu yeğeninden her şeyi anlatmak ister misin?”
“Bence iyi bir çocuk olacak; annesine çok daha fazla benzeyecek.” Leonid Erna’ya bakarken gülümsedi; bu, Björn’ünkine belirgin şekilde benzeyen ama Björn’ün kendi çocuğu için henüz göstermediği bir gülümsemeydi.
“Teşekkür ederim.” Erna mahcubiyetle kızardı. “Ve çiçekler için de teşekkür ederim, çok güzeller.”
Erna dikkatini yanındaki aşırı büyük bukete verdi. Çiçeklerin canlı renkleri büyüleyiciydi ve titizlikle seçilmiş gibi görünüyordu, üstünkörü bir bakış bile bu buketin bir araya getirilmesi için büyük bir özen gösterildiğini anlatırdı. Düşes Arsene dilini şaklatırken bile Erna’ya nazik gözlerle bakıyordu.
Konuşma hava durumundan, son çıkan kitaplardan ve sonbahar planlarından bahsederek seyrinde devam etti. Sohbet ederlerken Erna ilk başta çekinmişti ama yavaş yavaş konuşmanın akışına bırakarak rahatladı. Düşes Arsene bunu görmekten memnun olsa da, Erna adına içten içe biraz üzülüyor ve bakışlarını bu genç kızdan alamıyordu. Tam Erna yeniden gülümsemeye başlamışken, Lisa, Björn’ün dönmekte olduğu haberini getirdi.
*.·:·.✧.·:·.*
Björn hoş karşılanmamıştı. Erna’nın tavırları ve ifadesi bunu oldukça net bir şekilde aktarıyordu. Bir süredir neşeyle gülüyor olan o hali aniden yok olmuş ve geriye sadece hareketsiz bir oyuncak bebek kalmıştı. Björn, azar işitmiş bir çocuk gibi kendisine hizmet eden Erna’ya karşı öfkesini dışarı vurma dürtüsüyle savaşmak için tüm sabrını toplamak zorunda kaldı.
“Erna’nın bir süreliğine benimle kalmasına ne dersin?” dedi Düşes Arsene.
Teklifini sunabilmek için bitkin düşen Erna’yı yatak odasına geri göndermişti. Björn’ün gözleri şüpheyle kısıldı.
“Bunun ikiniz için de en iyisi olacağını düşünüyorum.” diye devam etti Düşes.
“Erna’nın yeri burası, büyükanne.” diye karşılık verdi Björn hiç tereddüt etmeden. Erna gitmeyi hiç düşünmüş müydü?
Björn, ikinci kavgalarından beri Erna’nın gözle görülür şekilde keyifsiz olduğunu düşünmekten kendini alamadı; sebebi sadece buydu, değil mi? Kendisi yokken bu üçü ne hakkında konuşmuştu?
“Büyük Düşes unvanının, hamileliği ve diğer her şeyiyle birlikte Erna için artık daha ziyade bir yük olduğunu düşünmüyor musun?”
“Erna için neyin en iyisi olduğunu biliyorum.” dedi Björn, büyükannesine soğuk bir bakışla karşı koyarak.
“Gerçekten mi?”
“Evet, tüm bu sıkıntılar geçip gitti ve Erna artık Schuber Sarayı’nın duvarları arkasında güvende. Oturduğu koltuk mükemmel büyükanne ve o konumu korumaya devam edecek.”
“Björn Dinyester!” dedi Düşes emreder bir ses tonuyla. “Karına kucağındaki Charlotte gibi davranıyorsun!”
Düşes, hayatında gördüğü en acınası ve zavallı şey oymuş gibi torununa bakarak onaylamazca dilini şaklattı.
“Charlotte mı?” Björn kaşlarını çattı ve Leonid’e baktı.
Björn’ün, uzun süre boyunca üzerine bu kadar titrediği kedinin adını hatırlayamadığı çok barizdi.
“Kedi.” dedi Leonid sessizce.
“Ah, şu beyaz kedi.” dedi Björn, hâlâ duygusuzca.
Düşes iç çekti ve yelpazesini katlayıp kaldırdı. İki çocuk arasında Charlotte’a her zaman en çok şefkat gösteren Björn olmuştu. Kediyi her ziyaretinde kucağına alır, şefkatle sarmalar ve severdi. Belki de onun bu yumuşak dokunuşundan ötürüydü ama Charlotte da her zaman sadece Björn’e sokulurdu.
Onu her kucağına alıp sevgiyle okşadığı için, herkes onun Charlotte’a karşı gerçek bir sevgi beslediğine inanabilirdi. Gözleri parıldar ve tıpkı üzerine titreyen bir aşık gibi sıcak bir şekilde gülümserdi.
Düşes, Charlotte’ın günün uzun saatleri boyunca pencere kenarında nasıl oturduğunu, ardından Björn’ün kollarında nasıl mırıldandığını düşündüğünde; bu durum, Erna’da gördüğü şefkatin aynısıydı. Björn hakkında konuşurken kızın yüzünün nasıl aydınlandığını hatırlamak Düşes’in kalbini sızlattı. Bu yüzden Düşes şimdi Erna’yı gördüğünde, bir şeylerin ters gittiğini çok net anlayabiliyordu.
Bir zamanlar Björn’e dünyasının merkeziymişçesine hayranlıkla bakan o çocuk, şimdi bakışlarını alelacele kaçırıyordu. Bir zamanlar parıldayan gözleri artık yere dikilmiş ve cansızdı. Eğer Charlotte bir insan olsaydı, o da aynı böyle mi görünürdü?
Düşes Arsene göğsünden derin bir iç çekti ve başını kaldırıp bir kez daha torununa baktı. Björn, yaşlı kadının üzerindeki inceleyici bakışlarını hissederek duruşunu dikleştirdi.
Dışarıdan hoşnut görünen ama içten içe bir çalkantı içinde olduğunu anlayabildiği adama söyleyebileceği tek şey “Nefes aldığın her an, atalarının yüzlerine minnet duyarak yaşa.” oldu.
Annesinin Erna, babasının ise Björn olduğunu düşününce, Düşes onların çocuğunun ne kadar güzel ve yakışıklı olacağını şimdiden görebiliyordu.
« Önceki Bölüm Sonraki Bölüm »

Yorumlar
Yorum Gönder