The Problematic Prince - 105. Bölüm (Türkçe Novel)

the-problematic-prince

Björn sessiz kaldı ve dikkatle dinledi. İlk başta dile getirmesi zor olan o kelimeler, Erna’nın dudaklarından bir şelale gibi döküldü. Erna buz gibi olmuş ellerini bir araya getirdi ve hızla çarpan kalbini yatıştırmaya çalıştı.


Björn’e gidip kendisini mihraba götürmesini istediği gün, babası yerine onu seçerek kararını çoktan vermişti. Babasına olan bağlılığı ile Björn’ün karısı olma sorumluluğu arasında sıkışıp kalma fikrini aklından bile geçirmek istemiyordu.


Çaresizlikle dolu olduğundan, ilk başta bunu ona sormaya çekinmişti. Utanacak hiçbir şeyi olmadığını biliyordu, sadece bilmezlikten gelmişti. Kendini kandırmak anlamına gelse bile, ona teselli vereceğini bildiği tek şeye tutunmayı her şeyden çok istemişti.


“Festivalde, kürek yarışı gecesinde, benimle aynı tekneye binen kişinin bir ödül kazanacağına dair bir bahis varmış. O bahisteki ödül bendim, bu da beni sırf kazanmak için baştan çıkardığın anlamına geliyor. Benimle bu yüzden evlenmediğini düşünmek isterdim.”


Erna kederin boğazını düğümlediğini hissedebiliyordu ama gözyaşlarını geri tutmayı başardı.


“Benimle çocukça bir bahis yüzünden evlenmediğine inanmak istiyorum. Belki de adının Prenses Gladys ile anılmasını istemediğin ya da insanların senin hakkında dedikodu yapmasını engellemek içindi; ben de sadece doğru zamanda doğru yerde bulunmuş, kalkan olarak kullanabileceğin biriydim. Böylece senin ganimetin oldum, evlenmeye bu yüzden mi karar verdin? Çünkü bir eş olarak sana sunabileceğim kesin olan tek şey buydu.”


Erna utanmış ve sarsılmıştı ama ağlamasını engelleyeceğini umarak kederinin arkasından kendini zorlayarak gülümsedi. Ağlayarak Björn’ü öfkelendirmek istemiyordu ve içine cesaret aşılayan bu konuşmayı da yarım bırakmaya niyeti yoktu.


“Eee?” dedi Björn.


Yüzünde sakin, duygusuz bir ifadeyle başını Erna’ya doğru eğdi. Björn’ün neden bahsettiğini bildiği Erna için son derece barizdi ve kadın kendini bomboş, acınası hissetti. Durumu daha da kötüleştiren şey ise, bu ıstırabına tuz biber eken sabah bulantılarıyla boğuşuyor olmasıydı.


Eğer hamile olmasaydı, Björn tüm bu yaptıklarını yapar mıydı? Erna, taşıdığı çocuğa bir minnet ifadesiymişçesine ellerini hemen karnının alt kısmına koydu. Karnı henüz şişmeye başlamamıştı ama içindeki değişimi hissedebiliyordu.


“Yani, demek istediğim...” Erna gözlerini sildi. “eğer beni bu yüzden eşin olarak seçtiysen, artık sana hiçbir fayda sağlayamadığıma göre, bu sadece bir başka zarar bilançosu olduğum anlamına gelir. Sana kayıptan başka bir şey getirmedim, seni tüm dünyanın eleştirilerine maruz bıraktım. Benim yüzümden hayatın daha karmaşık ve sıkıntılı bir hal aldı.”


“Eee, Erna?” Björn kaşlarını çattı ve kollarını kavuşturdu.


“Eğer gerçekten böyle hissediyorsan, o zaman artık arsızca senin aşkını dilenmeyeceğim ya da yanındaki bu konum için gözüm dönmüş gibi davranmayacağım.”


“Efendim?”


“Yani, eğer benden boşanmak istersen bunu kabul edeceğim.”


Erna gözyaşlarını tutmak için elinden gelenin en iyisini yaptı ancak gözleri kederle yanıyor ve nefesini kontrol etmesi giderek zorlaşıyordu.


“Boşanmak mı?”


“Bana dürüstçe söyle Björn, kalbinden ne geçiyor? Ben de sana aynı şekilde karşılık vereceğim.” dedi Erna gözyaşları içinde.


Björn, sulu gözleriyle karşısında nefret edilesi bir güzellikte duran Erna’ya bakarken, içinde garip hislerin ve karmaşık duyguların harmanlandığını hissetti. Karısının masumiyeti ve cazibesi normalde bir gülüşe vesibe olabilirdi fakat bu defaki davranışının oldukça aptalca olduğunu söylemek pekala mümkündür.


“Ne duymak istiyorsun, Erna?” Björn kaşını kaldırdı. “Bir özür mü, yoksa sana aşık olduğumu itiraf etmemi mi?”


Erna’nın üzerindeki bakışları bitkindi ve kadına bir yaz ortası akşamının yumuşak, kehribar rengi parıltısını hatırlatıyordu. Erna ne yapacağını bilemez haldeydi; zihni aldığı bu darbenin etkisiyle sarsılıyor, masum görünüşü insanda acıma hissi uyandırıyordu. Bu hali, çok uzun zaman önce hayatına paldır küldür giren o geyiği fazlasıyla andırıyordu.


'Boşanmak. Bir boşanma.' Kelimeler zihninde yüzdükçe Björn’ün gözleri daha da derinlere çöktü.


Kadının bir bahisle bu derece meşgul olması hem eğlenceli hem de çileden çıkarıcıydı. Kendisi burada kadının babasının işlerini yoluna koymaya çalışmakla meşguldü; peki kadın, boşanma tehdidi savurduğunda onun öylece önünde diz çökmesini mi bekliyordu? Bu fikir baştan aşağı absürttü.


O piknikte olmuş olmalıydı, kesinlikle öyleydi. Erna bir an her zamanki o ürkek, masum haliyle dururken, sonra aniden ortadan kaybolmuş ve üstü başı darmadağınık, neşesi kaçmış bir halde geri dönmüştü. Bu hamilelikten ötürü değildi, işin içinde başka bir şey vardı; acaba bir şeyler mi kulak misafiri olmuştu? Onu Pavel Lore’a koşmaya iten şey buydu.


Björn, Erna’nın o ressamla geri döndüğü anı canlı bir şekilde hatırlayınca boğazının kuruduğunu hissetti. Kendisi adamı pataklarken, kadın saçma sapan bir şekilde “Arkadaşım” diye geveleyip durmuştu. Björn, Erna’nın Pavel Lore’a her şeyi anlatıp anlatmadığını merak etmekten kendini alamadı; kocasının ona nasıl bir ganimet, hava atılacak bir mülk gibi davrandığını... O sinir bozucu adamın kollarında, o güzel gözleri bile yaşlarla dolmuştu. Belki de o ressam, gecenin bir yarısı arkasında o pislik kocayı bırakarak kendisiyle birlikte kaçmasını isteyecek kadar cüretkar ve küstah davranmıştı.


“Eğer bu bahis meselesiyle bir derdin varsa, o zaman konuşalım.” dedi Björn, içindeki öfke yumrusunu yutarak. “Evet, bir bahse girdim ve sen o bahsin ödülüydün ama bunun ne zararı oldu? Bizi bir araya getiren o bahis olmasaydı, muhtemelen ölüm döşeğindeki kokuşmuş yaşlı bir adama bakan biri ya da Heinz gibi ıslah olmaz bir canavarın elinde kalmış bir kadın olurdun. Bu durumda bahis senin için daha faydalı olmadı mı?”


Björn Erna’ya baktı, kadının yataktaki o hüzünlü çehresi ona karşılık vermiyordu.


“Ah, Pavel... Onunla kaçamadığın için mi üzgünsün yoksa? Seni sadece bir ganimet olarak gören o düşüncesiz kocanla alay edip, el ele tutuşarak gün batımına doğru kaçamadığın için mi?”


“Öyle değil!” diye çığlık attı Erna, başını sallayarak. “Pavel ve ben... Biz sadece arkadaştık, arkadaştık. Onun hakkında böyle konuşma.”


“Pekala, arkadaş olduğunuzdan eminim!” Björn’ün dudakları alaycı bir tebessümle kıvrıldı. “Bilmezlikten gelme Erna, bu kadar duyarsız olmak bir günahtır, anlıyorsun değil mi? Hangi arkadaş, gece vakti bir kadınla kaçmak uğruna kafasından vurulmayı göze alır ve geleceğini çöpe atar? Hangi arkadaş, akademide gelecek vadeden bir sanatçıyken sokaklarda portre çizme noktasına düşmeyi göze alabilir?”


Kendine duyduğu nefret büyüdükçe, Björn’ün ikiyüzlülüğü daha da şiddetlendi ve öfkesi kontrolden çıktı. Neden?


Bu soruyu birkaç kez tekrarlamasına rağmen Björn hâlâ bir cevap bulamıyordu, bu da onu daha da gerginleştiriyordu. Artık kontrol edemediği duyguların altında ezilerek, kendine karşı garip ve mantıksız bir korku hissetti.


Kendi kartları tamamen açıkta dururken, rakibinin elini bir türlü göremiyordu. Bu, kaçınılmaz bir kayba yol açacak bir durumdu ve Björn daha önce hiç kaybetmemişti.


“Boşanacak olursak, çocuğa ne olacak?” Björn’ün gözleri karısının karnına doğru kaydı.


Erna kızardı ve gözyaşlarını geceliğinin koluyla sildi, kollarını karnına dolayarak adeta kendine sarıldı.


“Çocuk... Onu ben büyüteceğim.”


“Benimle kafa mı buluyorsun?” Björn neşeden uzak bir kahkaha koyuverdi. “İstiyorsan boşan, ama çocuk benimle kalır ve buradan çekip gittiğin an bir daha çocuğu asla göremezsin. Bununla baş edebileceğinden emin misin?”


“A... ama geçmişte...” Erna tam karşılık vermeye çalışırken irkilerek dudağını ısırdı. Gladys’in adını anmak istemişti ama onu durduran bir şey oldu.


Karısı hamileyken ilişki yaşayan ve daha sonra her ikisini de terk eden vicdansız bir adam... Lechen’in o sorunlu prensi, Björn’ün bizzat kurguladığı ve hayatının geri kalanında onunla yaşamaya karar verdiği, herkesçe bilinen bir yalandı.


Erna ve çocuğu, tüm o barizliğine rağmen bu yalanı bir gerçek olarak yaşayacaklardı; fakat Björn, kadının buna inanırken gözlerinde beliren o bakışa katlanamadı. Şu an bu uydurma hikayeyle yaşayamayacağını fark etmek oldukça garipti.


“Geçmişte... Ah, Gladys, doğru ya... Çocuğunu Gladys’ye verdim.” diyerek ismi yavaşça telaffuz eden Björn güldü. “Çünkü dünyanın en ücra köşesinde yaşayan senin aksine o bir Prenses.”


Björn, Erna’nın çocuğunu asla terk etmeyeceğini biliyordu, bu durum onun bu amansız acımasızlığını daha da körüklemekten başka bir işe yaramadı.


“Çocuğumuzun dünyanın böylesine gözlerden uzak bir köşesinde büyümesine asla izin vermem, Erna. Eğer çocuğumuzu bir daha asla göremeyeceğinden eminsen durma ve boşanma davası aç.”


İlk başta, sık sık güvensizliklerle boğuşan Erna’yı rahatlatmaya çalışmıştı. En azından bu niyetle yola çıkmıştı fakat boşanma lafının geçmesi her şeyi mahvetti. Buna rağmen Björn’ün hiçbir pişmanlığı yoktu. Erna bunu bir daha asla gündeme getirmeyecekti. Eğer kaybedilen şeyi geri kazanamıyorsa, ortada başka hiçbir alternatif kalmamasını sağlamak en iyisiydi.


“Benden istediğin o dürüst cevabı verecek olursam,” Björn yüzünde yine o ifadesizlikle Erna’ya döndü. “seninle sessiz, zararsız ve güzel olduğun için evlendim. Hayat tarzıma karşı çıkmadan beni oyalayabilecek bir kadındın, tıpkı üzerinde titreyip durduğun o çiçek korsajları gibi.”


Karısının parmak uçlarında can bulan ve sonsuza dek açan o çiçek imgesi zihnine geldiğinde, Björn içindeki öfkenin eriyip gittiğini hissetti. Erna’nın o çiçek gibi olması gerektiğine inanıyordu, böylesi bir kayıp karşısında bile her zaman güzel ve sarsılmaz kalmalıydı. Tek faydası için seçtiği kadın oydu ve kadın buna tutunmak zorundaydı.


“Bu yüzden başka hiçbir şey düşünme. Olduğun yerde kal ve çocuğumuzu dünyaya getir. Tek görevin bu.”


Björn’ün uzun gölgesi, yatakta iki büklüm olmuş sessizce ağlayan Erna’nın üzerine düştü.


“Şimdi sıra sende,” Björn’ün büyük eli Erna’nın yüzünü kapladı. “cevap ver bana, Erna.”


Erna’nın gözyaşları durmaksızın aktı ve Björn’ün elini ıslattı. Kaybolmuş bir çocuk gibi, keskin ama boş bakışlarla ona baktı ve yavaşça başını salladı.


“Evet.” diye fısıldadı.


Björn, Erna’nın kederli hıçkırıklarına karışan cevabını duyduğunda içini çekti. Utanç duygusuna karışan bir rahatlama hissi üzerine çöktü ve sanki az önce çamurlu suda yıkanmış gibi kendini kirli hissetmesine neden oldu.

Yorumlar